Eylem ama nasıl?

30/11/2010 Salı
Eylem ama nasıl?

yeni törenler gerek bize / yeni törenler - kimi zaman en eski
Cemal Süreya

Belirlenmiş bir tarihte, bir buluşma yeri ve saati söyleniyor bize, orada toplanıyoruz ve bir süre beklemeye başlıyoruz. Ardından, yürüyüşe geçiliyor, yürüyüş güzergâhı genelde izole edilmiş bir yerde oluyor. Yürüyüş boyunca, önceden belirlenen sloganları, eğer bu işlere yeni başlamanın heyecanını yaşamıyorsak, biraz da zoraki biçimde atıyoruz. Güzergâh izole bir yerde olduğu için, çoğu kez attığımız sloganları bizden başka kimse duymuyor.

Polis, üzerine uzun zamandır çalışılmış bir stratejinin parçası olarak bizler, yani yürüyüşçülerle halk arasına aşılmaz duvarlar örüyor, eylemin daha saatler öncesinde yolları kapatıyor, trafik akışını değiştiriyor, ulaşımı kilitliyor. Böylelikle daha baştan, eylemci ile sokaktaki insan arasına bir doğal bariyeri yerleştirmiş, eylemcileri daha baştan sokaktaki insan nezdinde itibarsızlaştırmış oluyor.

Her siyasetin yalnızca kendisine ait sloganları attığı, kendi bayrağı ne kadar çok olur ve ne kadar yükseğe kalkarsa kitlelerin devrimin öncü partisi olarak kendisini göreceğine inandığı, yol kenarındaki birkaç duyarlı insanı saymazsak, atılan sloganları kendimizden başka kimsenin duymadığı ve insanların çoğu kez bizlere uzaydan gelmiş gibi baktığı uzun bir yürüyüşün ardından miting alanına varıyoruz.

Tıpkı yürüyüş güzergâhı gibi izole edilmiş olan miting alanında, kim alanın en stratejik yerini kapacak, kim kürsünün önünde yer alacak, kürsüden en çok kimin sloganları attırılacak, kürsüden kime en coşkulu biçimde hoş geldiniz denilecek gibi “son derece mühim meseleler”in gölgesini üzerimizde hissederek, yerimizi alıyoruz.

Kitle, kürsüye çıkan konuşmacıların yeni bir şey söylemeyeceğini düşündüğü için midir bilinmez, konuşmacıları dinlemiyor. Organize şekilde ve tek bir ağızdan tek bir slogan bile atılamıyor. Yürüyüş yeterince yorucu olduğundan olsa gerek, insanlar bir süre sonra kaldırımlara ya da çimlere serilmiş oluyorlar. Konuşmacılar kürsüden indikten sonra, sıra müzisyenlere geliyor, kitlenin belki de en çok hoşuna giden an bu an, hafif bir kıpırdanma oluyor, halaya duruluyor. O sırada alan çoktan boşalmaya başlamış durumda, insanların görevlerini yerine getirmiş olmanın verdiği iç huzurla, barların, kafelerin, sinemaların, evlerin yolunu tutuyorlar.

Miting “olaysız bir şekilde” dağıldıktan ve barlara, kafelere, sinemalara, evlere doğru yola düşüldükten sonra, değerlendirmeler yapılmaya başlanıyor. Çok az kişi düşüncelerini yüksek sesle dile getirebilse de, hemen herkes, bir eylemden daha hayal kırıklığıyla ayrılıyor. Çünkü yine beklenen kalabalık toplanamamıştır, çünkü yine eyleme davet edilen komşular, akrabalar, arkadaşlar, dostlar gelmemiştir, çünkü yine biz bizeyizdir, çünkü yine bir önceki eylemin üzerine herhangi bir şey koyamamışızdır ve yine içimizde bir heyecan ya da geleceğe dair bir umut taşımaksızın alanı terk etmişizdir.

Eğer eylemde herhangi bir olay çıkmamışsa, medya eylemi ya görmezden gelecek, ya da bir dakikalık bir haber olarak aktaracaktır. Haber metninin son cümlesi kaçınılmaz olarak, “eylemciler, olaysız bir şekilde dağıldı” olacaktır. Böyle olacaktır çünkü halkın zihnine bir eylemin olaysız bitmesinin istisnai bir durum olduğu, eylem, miting, yürüyüş gibi şeylerin başlı başına bir tehlike arz ettikleri fikrinin nakşedilmesi, işlenmesi gerekmektedir.

Akşam olduğunda ana haber bültenleri izlenecek, internette dolanılacak, ertesi gün gazetelerde eylem haberlerinin sayfanın ne kadarını kaplayacak şekilde ve hangi fotoğraflarla verildiğine merak edilerek bakılacak ve tüm bunların üzerinden geçen beş on dakikanın sonunda söz konusu eyleme dair hemen her şey unutulacaktır.

Çok mu karamsar bir tasvir oldu?

Öyle denilebilir belki ama, kimse yukarıda anlatılanların mükemmel bir hayal gücünün ürünü olduğunu ve gerçekliğin hiç de tasvir edildiği gibi olmadığını söyleyebilecek durumda değildir. Son on yıl söz konusu olduğunda, birkaç istisnai eylemi saymazsak, yaşanan, yaşadığımız, tam da budur. Çoğu kez, örgütler, eylemleri, adeta bir mecburiyeti yerine getirir gibi düzenlemekte insanlar eylemlere yalnızca bir görevi yerine getirmek amacıyla gelmekte sloganlar, atılmış olması için atılmakta tüm bunlar sona erdiğinde ise gündelik hayata, gündelik hayatın telaşına, dertlerine ve tasalarına geri dönülmektedir.

Peki, yürüyüş ve miting yapmanın ve pankart taşıyıp slogan atmanın sol siyaset açısından vazgeçilemez bir nitelikte olduğunu hiç unutmayarak, alternatifler üzerine, alternatif eylem biçimleri üzerine düşünmemiz, kafa yormamız mümkün değil midir?

Halktan izole olmayan, hedef kitlesine derdini doğrudan anlatabilen, eyleme katılan insanlarda yabancılaşma hissi uyandırmayan, coşku yaratabilen, umudumuzu arttıran, kolektif aklımızın yaratıcılığının farkına varmamızı, bittiğinde haz duymamızı, tatmin olmamızı ve sonrasında da umudumuzu korumamızı sağlayan eylem biçimlerinden bahsediyorum bunlar üzerine kafa yormamız ve hayata geçirmemiz mümkün değil midir?
Bir YÖK protestosu misal, illa ki, bir yerlerden bir yerlere, birkaç yüz kişiyle ve binlerce polis eşliğinde yürümek ve yürürken sloganlar atmak şeklinde mi olmalı mıdır?

Böyle bir eylemin öğrenciler, akademisyenler ya da halk üzerinde YÖK’le ilgili herhangi bir farkındalık uyandırdığına, birilerini YÖK, eğitim sistemi ve üniversiteler üzerine düşünmeye sevk ettiğine, herhangi bir akademisyeni ya da bir öğrenciyi etkilediğine inanan var mıdır?

Hayal edelim, 6 Kasım haftasında bambaşka bir eylemlilik yöntemi benimsenseydi örneğin örneğin üç güne yayılan bir eylemlilikler, konferanslar, konserler dizisi düzenlenseydi akademisyenler üç gün boyunca özgür bir üniversitede eğitimin nasıl olabileceğini gösteren dersler verebilselerdi yazarlar, aydınlar, sanatçılar üniversiteye davet edilseydi öğrenciler o üç gün boyunca, üniversitenin kendilerine ait olduğunu, üniversiteyi yönetebileceklerini, polis ya da özel güvenlik olmaksızın üniversitenin güvenliğini sağlayabileceklerini gösterebilselerdi üniversite çalışanları, o üç gün boyunca, akademisyen ve öğrencilerle birlikte, kendilerini üniversitenin bir parçası hissedebilselerdi ve o üç gün, şenlikli, türkülü, şarkılı ve binlerin katıldığı bir yürüyüşle taçlandırılıp nihayetlendirilebilseydi özetle üniversiteler üç günlüğüne hayalini kurduğumuz bir dünyanın ve hayatın parçası haline gelebilselerdi, bizler o üç gün boyunca o dünyanın ve o hayalin gerçek olabileceğini görseydik, söz konusu üç gün bizim ve bütün bir üniversitenin zihnine nasıl kazınırdı acaba?

Devrimci, en çok da, hayal edebilen ve bu hayalin peşinden koşabilen insansa, şu zamanların, en çok devrimci olmamız gereken, yani en çok hayal etmemiz ve bunları hayata geçirmemiz gereken zamanlar olduğu ortada. Eğer şairin dediği gibi, “yeni törenler gerekse bize, kimi zaman en eski”, bu törenlerin neler olabileceği üzerine zihinsel bir mesai yürütmemiz kaçınılmaz görünüyor.