Eksen Kayması: Bir Efsanenin Sonu

23/11/2010 Salı
Eksen Kayması: Bir Efsanenin Sonu

Yandaşıyla yandaş olmayanıyla Türkiye medyası el ele vererek bir efsane yarattı: Eksen kayması.

Yandaş medyada yazılıp söylenenlere bakılırsa, AKP cumhuriyetin 80 yıldır sürdürdüğü statükocu dış politika anlayışının yerine merkezinde Türkiye’nin bulunduğu, yüzünü aynı anda hem batıya hem doğuya dönen, çok yönlü ve bağımsızlıkçı bir dış politika anlayışını hayata geçirmişti Türk dış politikasının artık bir “stratejik derinliği” vardı.

Buna göre Türkiye bir yandan AB ve ABD ile ilişkilerini devam ettirirken, öte yandan Osmanlı bakiyesi topraklarda, yani Balkanlar'da, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da, mirasını taşıdığı medeniyetin, yani Türk-İslam medeniyetinin bir mirasçısı gibi davranacak ve 21. yüzyılın tarih sahnesine emperyal bir güç olarak çıkacaktı.

Yandaş olmayan (ya da olmadığı iddia edilen) medyada yazılıp çizilenlere bakıldığında ise ortaya şöyle bir manzara çıkmaktaydı: AKP Türkiye’yi ait olduğu Batı bloğundan koparıyor ve Ortadoğululaştırıyordu, ABD ve İsrail ile ilişkiler bozuluyor, buna mukabil İran, Suriye ve HAMAS’la ilişkiler ise yoğunlaşıyordu, AKP’nin gizli bir İslami gündemi vardı ve Türk dış politikası da buna göre dönüşmekte, yani Türkiye’nin ekseni kaymaktaydı.

Oysa CIA’nın eski Türkiye masası şeflerinden Graham Fuller, cemaatin yayınevi olan Timaş’tan çıkan “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitabında olanca dürüstlüğüyle şöyle söylüyordu:

“Bugün Türkiye’nin Müslüman dünya ve Rusya’daki şöhreti, Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar iyidir. Görünür derecede bağımsız olan bir Türkiye, Arap dünyasına belirli politika reçetelerinin savunusunu yapacak olursa, eski sıkı Batı yanlısı Türkiye’ye kıyasla daha büyük bir dikkatle dinlenecektir. Bu, Arapların Türkiye’yi tarafsızlaştırması değil aksine onların, Washington ve Kudüs ile iletişim kurmalarını kolaylaştırabilen ve Müslüman dünyanın kuşatılmışlık duygusunun hafifletilmesine yardım edebilecek bir dost kazanması olayıdır. Hem Doğu hem de Batı dünyasına gerçek anlamda uzanan bir Türkiye, Doğu için de Batı için de değerli bir varlık olacaktır.” (s. 320, vurgu bana ait)

Yandaşı ve yandaş olmayanıyla Türkiye medyasının yarattığı eksen kayması efsanesi belki Fuller’in yukarıdaki satırlarıyla değil ama 19-20 Kasım tarihlerinde Lizbon’da toplanan NATO zirvesi ile sona erdi. Sona erdi çünkü füze kalkanı projesinin Türkiye’ye ihale edilmesiyle birlikte, Türkiye egemen sınıfının 2. Dünya Savaşı’nın sona erişi ile birlikte başlayan ve NATO üyeliği ile birlikte pekişen Amerikancı/Atlantikçi niteliğinin AKP döneminde de değişmediği/değişmeyeceği bir kez daha anlaşılmış oldu.

Geçmişte Sovyetler Birliği’ne karşı göğsünü siper eden ve ülke topraklarını hedef haline getiren Türkiye egemen sınıfı, şimdi de “Asya tehdidi”ne karşı Batı bloğunun ileri karakolu olma görevini üstleniyordu.

Türkiye’yi kapitalist dünya sisteminin bir parçası olarak gören ve analizlerini de ona göre yapanlar açısından, Türkiye’nin dış politikasında herhangi bir kayma olmadığı, bilakis AKP’nin Türkiye’yi içerisine sokmuş olduğu dönüşüm projesinin Atlantik/ABD merkezli bir nitelik taşıdığı ortadaydı. AKP’nin dönüşüm projesi, Gürcistan, Sırbistan ve Ukrayna gibi ülkelerde yaşanan turuncu devrimlerin bu coğrafyada, kuşkusuz benzer ve farklı yöntemlerle, hayata geçirilmesinden başka bir şey değildi.

Bu proje ile birlikte 1923 Türkiye’sinin Soğuk Savaş’la birlikte başlayan uzun intiharı nihayete erdirildi ve Türkiye’de piyasacılıkla gericiliğin diktatörlüğünü kuracak liberal-muhafazakâr yeni bir rejim inşasına girişildi. Şimdilerde nihayetlenmekte olan bu proje hayata geçirilirken, eski rejimin içerisinden yükselebilecek bütün muhalif seslerin bastırılması gerekiyordu. 1990’ların sonundan itibaren, devlet içerisindeki bir kanat, söylemsel düzeyde de olsa, Atlantikçiliği ve Avrupa Birlikçiliği sorgular hale gelmişti ve alternatif olarak Rusya, Çin ve İran’la yapılacak bir ittifakı önermekteydi. Ergenekon sürecinde kristalize olan “kansız iç savaş” en çok da bu yüzden gerçekleşti.

Bu süreci, bu köşede 5 Ocak 2010 tarihinde yayınlanan yazımızda şöyle tarif etmeye çalışmıştık:

“3 Kasım 2002’de AKP iktidara geldi ve Avrupabirlikçilik, Amerikancılık ve neo-liberalizm başlıklarında büyük sermaye ve askeri-sivil bürokrasi ile uzlaştı. Sosyalist solun ve sınıf mücadelesinin son derece güçsüz olduğu bu dönemde, AKP’nin karşısında ulusalcılar ve milliyetçilerden oluşan bir düşünsel cephe şekillendi ve “anti-emperyalist” bir söylemi dillendirdi. ABD ve AB yerine Rusya, Çin ve İran’la bir müttefiklik ilişkisine gidilmesini savunan bu cephe, medya tarafından Kızılelma Koalisyonu olarak adlandırıldı. Dışarıda Avrasya ittifakını savunan bu koalisyon, içeride ise kendisini Kemalizm/cumhuriyetçilik ve AKP karşıtlığı üzerinden var etti. Koalisyonun asker içerisindeki unsurları 2003–2004 yıllarında darbe planları yaptılar ancak bu planları hayata geçiremediler. Sonrasında ise “sivil toplum” alanına geçtiler ve AKP’yi bu şekilde devirmeyi amaçladılar. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı seçilme sürecine eşlik eden Cumhuriyet Mitingleri milyonları sokağa dökmeyi başardı ama siyasal önderlikten yoksun olduğu için bir iktidar değişikliğiyle sonuçlanmadı, 22 Temmuz seçim sonuçları ve sonrasındaki Ergenekon operasyonu ise Attila İlhan’ın “dip dalgası” olarak adlandırdığı ulusalcılık için sonun başlangıcı haline geldi.”

Özetle söylendiğinde, AKP’nin dönüşüm projesi Türkiye’nin Batı bloğuna 21. yüzyıla uygun bir şekilde ve çok daha sıkı bir şekilde eklemlenmesi ve bu eklemlenme sürecine taş koyabilecek unsurların tasfiye edilmesi üzerine kurulmuştu. Sadece Ergenekon sürecine değil, başta CHP ve Saadet Partisi olmak üzere siyasi partilerin nasıl yeniden dizayn edildiğine bakarak dahi, bu dönüşüm projesinin emperyalizmle çok daha derin bir işbirliği içerisine girecek olan yeni rejimi inşa etmek için bir düzleme/tasfiye projesi niteliği taşıdığını görebiliriz.

NATO’nun yeni konsepti de bunu ortaya koyar niteliktedir. Bu yeni konsepte göre NATO’nun potansiyel düşmanı, Rick Rozoff’un sendika.org’da tamamı yayınlanan "NATO: Hedef Asya" isimli makalesinde de ortaya konulduğu üzere, artık ne herhangi bir somut siyasal ideoloji ne de bir ülkedir, NATO’nun yeni potansiyel düşmanı bir bütün olarak Asya coğrafyasıdır.

AKP iktidarı, bu konsepti ve füze kalkanının Türkiye topraklarında konuşlanmasını kabul ederek, ekseninin neresi olduğunu ortaya koymuş ve bütün bir Asya’yı potansiyel düşman olarak gördüğünü zımnen kabul etmiş durumdadır. Yeni-Osmanlıcılığın gereği zaten tam da budur.