Açılım Fiyaskosu ve Sonrası

26/04/2011 Salı
Açılım Fiyaskosu ve Sonrası

AKP’nin Kürt açılımı en başından beri bir tasfiye projesi olarak şekillendi. Bu projeye göre

- ABD ve Avrupa’nın desteğiyle Kürt hareketinin silahlı kanadı dağıtılacak, lider kadro sürgüne gönderilirken militanlara genel bir af çıkarılacaktı.

- İslam, Kürt hareketinin ulusal niteliğini zayıflatmak için kullanılacak, din kardeşliği daha güçlü bir şekilde vurgulanacak ve Müslümanlık Türklerle Kürtlerin üst kimliği haline getirilmeye çalışılacaktı.

- Kürt halkı ile Kürt hareketi arasındaki bağları koparmak amacıyla bir yandan Kürt hareketinin legal kanadı kriminalize edilirken öte yandan Barzaniciliğin bölgedeki etkisi artırılacak ve Irak’taki özerk yönetimle daha sıkı ilişkiler içerisine girilecekti.

Aradan geçen süre içerisinde kendisi istemediği sürece silahlı kanadın hiçbir şekilde tasfiye edilemeyeceği açık bir şekilde anlaşıldı. Bu anlaşıldığında ise giderek projenin diğer iki unsuru ön plana çıkmaya başladı.

AKP ilk olarak, bölgede son derece güçlü olan dini hassasiyetlere oynamayı tercih etti ve hem devlet olanaklarını kullanarak hem de cemaat aracılığıyla hegemonik bir güce kavuşmaya çalıştı. Cemaate ait dershaneler ve yurtlar, yerel yönetimler aracılığıyla yapılan kömür ve yiyecek yardımları, sosyal dayanışma fonlarından aktarılan paralar hep bu amaca hizmet etti.

KCK operasyonları ise hem Kürt hareketinin giderek daha siyasal bir görünüm almasını engellemek hem de Kürt siyasetçilerin Kürt halkı nezdindeki itibarını düşürmek amacıyla yürürlüğe sokuldu. Bununla da yetinilmedi ve Anayasa Mahkemesi DTP’yi kapattı böylelikle hareketin legal kanadına bir darbe vurulmaya çalışıldı, belki de hareketin bölüneceği dahi düşünüldü.

Son olarak ise Irak’taki özerk yönetimle diplomatik ve iktisadi ilişkiler geliştirildi ve Türkiye Kürtlerinin yönlerini özerk yönetime ve Barzani’ye çevirmesi amaçlandı.

Böylelikle iki kuş birden vurulacaktı: Hem PKK’yı tasfiye eden parti olarak AKP Türk halkı nezdindeki popülaritesini artıracaktı hem de Kürt halkının büyük bir bölümünü kendi tabanının bir parçası haline getirecekti.

Gelinen noktaya bakıldığında yukarıda özetlenmeye çalışılan tasfiye projesinin kesin bir şekilde başarısız olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Projenin başarısızlığının en büyük kanıtı ise AKP’nin bölgede BDP’yle rekabet etmekten vazgeçmiş olması. AKP, 2007 seçimlerinde olduğu gibi Kürt hareketini yenilgiye uğratabileceğini düşünmüyor, dolayısıyla da daha düşük profilli bir siyaset izlemeyi tercih ediyor.

Projenin başarısızlığına başka bir kanıt olarak ise BDP’nin desteklediği bağımsız adayların YSK tarafından veto edilmesinin ardından yaşananlar gösterilebilir. Kürt hareketinin sokağa sadece iki günlüğüne bile güçlü bir şekilde inmesi YSK’nın vetodan vazgeçmesi için yeterli oldu, o iki gün boyunca başbakan da dâhil AKP’liler sürece ilişkin yorum bile yapamadılar, sadece süreci izlemekle yetindiler.

AKP, tasfiye projesinin başarısızlıkla sonuçlandığını anladığı anda, referandumda oylarını aldığı milliyetçi-muhafazakâr halk kitlelerine yönelmeyi tercih etti ve hem söylemlerini hem de icraatlarını ona göre değiştirdi. Kürt sorununun kabulünden “artık Kürt sorunu yoktur”a geçişi böyle okumak mümkün görünüyor.

AKP, referandumda aldığı % 58’lik evet oylarının çok önemlice bir bölümünün milliyetçi-muhafazakâr kitlelerden geldiğini düşündüğü ve seçimde de esas olarak bu oyların en az 45 puanlık dilimini kazanmak istediği için, bu kitlelerin en hassas olduğu konuda, yani Kürt sorununda, klasik sağ söyleme, yani inkârcı söyleme geri dönmeyi seçti.

Ayrıca, her seçim öncesinde birtakım gerilimler üzerinden tabanının saflarını sıklaştıran AKP açısından darbe tehdidini ya da Ergenekon hayaletini seçim sürecinde kullanmak çok da mümkün görünmediğinden olsa gerek, gerilimin Kürt sorunu başlığında yükseltilmesi tercih edildi.

AKP’nin, bu başlıkta yükselecek bir gerilimin MHP’nin değil kendisinin hanesine yazılacak oylara tahvil edileceğini düşündüğü için önümüzdeki süreçte gerginliği daha da tırmandırabileceği bir öngörü olarak ortaya atılabilir. Dün KCK’ya yönelik yeni bir operasyona girişilmesi ve Kürt siyasetçilerin gözaltına alınması, demokratik çözüm çadırlarına yönelik baskınlar, Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine izin verilmemesi vs. gibi gelişmeler ise bu öngörüye dair kimi işaretler olarak görülebilir.

Burada üzerine düşünülmesi gereken nokta, seçim sonrası oluşacak meclis aritmetiğinde BDP’nin yerinin ve AKP ile ilişkisinin ne olacağı aslında. MHP’nin meclise girdiği her durumda AKP’nin anayasayı referanduma götürecek milletvekili sayısına ulaşması imkânsız görünüyor. Bu ise AKP açısından son derece kritik bir duruma işaret ediyor. Anayasayı değiştiremeyecek güçteki bir AKP’nin dört yıl daha iktidarda kalabileceğini düşünmek hiç de gerçekçi değil. Dolayısıyla AKP iki şey yapabilir: Ya en kısa sürede erken seçime gitmek, ya da anayasayı değiştirecek bir partner bulmak.

Eğer yeni Türkiye’nin yeni CHP’si bu sürece kolaylıkla angaje olursa ve Türkiye burjuvazisinin de kadim özlemlerini karşılayacak şekilde merkezin iki partisi anayasayı değiştirirse büyük bir sorun ortaya çıkmaz.

Peki bu olmazsa ne olur? AKP’nin önünde MHP’ye ya da BDP’ye gitmekten başka bir seçenek kalmaz. Kürt sorunu ile ilgili somut herhangi bir şey söylemeyen bir anayasa değişikliği için BDP’nin elini taşını koyacağını söylemek çok da gerçekçi olmayacaktır. MHP ise başkanlık ve eyalet sistemine giden bir anayasa değişikliğine ilk başta uzak durabilir, ancak bu noktada Türk-İslam sentezi bir refleks olarak devreye girebilir ve bu iki parti yeni Osmanlıcılık ekseninde giderek birbirilerine yaklaşabilirler.

AKP’nin MHP’ye yanaştığı bir konjonktürde, Kürt sorununu çözmeye aday bir CHP’nin BDP’yle dirsek temasına girmesi ise eskisine nazaran artık çok daha yüksek bir olasılıktır. Önemli olan ise bu temasın liberal bir nitelik mi taşıyacağı, yoksa her iki parti içerisindeki yüzü sola dönük unsurlar aracılığıyla mı gerçekleşeceğidir. İlk durum yeni rejimin murat ettiği bir gelişme olacak ve onun hegemonyasına hizmet edecektir.
İkinci durum ise yeni rejimin muhalifleri için büyük önem taşımaktadır. Eğer yeni rejime muhalefette cumhuriyetçi kitlelerle Kürt halkını asgari bir müşterekte de olsa bir araya getirmek büyük önem taşıyorsa, sol bu birlikteliği nasıl sağlayabileceği, hangi müdahalelerde bulunabileceği ve bu müdahalenin araçlarını nasıl yaratabileceği üzerine düşünmek durumundadır.