Erhan Nalçacı
Cumhuriyetçilerin birliği için kavramlar ailesi 3: Yurttaşların eşitliği
Yayın Tarihi: 26.12.2025 , 19:28 Güncelleme Tarihi: 28.12.2025 , 00:08
Cumhuriyetçiler Kurultayı Danışma Kurulu’nun 23 Mayıs 2025’te gerçekleştirdiği Kurtuluş Programı Çalıştayı’nda yurttaşların eşitliği en çok konuşulan kavramlardan biri oldu. Ancak gündemin yoğunluğu nedeniyle yeterince tartışılamadı.
Burada cumhuriyetçilerin birliği sürecine katkı amacıyla bir deneme yapalım.
Tabi ki yurttaşların eşitliği.
Ama nasıl bir eşitlik?
Zor kavramlar için tarihe dönmek en iyisi.
İnsanlığın milyon yıllara yayılan ilk sınıfsız toplumlarında anayasal bir yurttaşlık tanımı bulmak mümkün değil ancak bu dönemde toplumun üyeleri arasında eşitliğin çok temel bir özellik olduğu biliniyor.
Çok uzağa gitmeyelim, günümüzden 9 bin yıl kadar önce kurulan ve 1500 yıl boyunca kesintisiz bir şekilde süren Çatalhöyük’e bakalım. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan Çatalhöyük halkı eşitlikçi bir toplumdu. Dayanışmayı temsil eden sırt sırta yükselen evler birbirlerinden ne büyüklük ne dekorasyon açısından farklı değildi.
Toplumsal eşitliği yıkan şey, tarımsal artı ürünün üzerine çökülmesi ve sistematik emek sömürüsünün toplumun dokusuna yerleşmesi oldu.
Tarımsal artı ürüne sahip bir toplumun üzerine çöreklenen ve askeri olarak daha güçlü olanlar bir kast toplumuna yol açtı.
Ancak sömürü Sparta’da olduğu gibi sürekli silaha ve zora dayanamazdı. Binlerce yıl boyunca işe yarayacak olan bir ideolojik kılıf icat edildi. Tanrılar insanları kastlarına uygun bir doğa ile yaratmıştı. Sömüren soylu sınıf üstün özelliklere sahipti, köylüler ise aşağıydılar. Soylular Tanrıyı temsil ettikleri için Tanrıların yönettiği dünya işlerinde aracılık etme yeteneğini de sahiptiler.
Bu “yaratılmış” toplumsal eşitsizlik sömürüyü meşrulaştırıyor, köylülerin gönüllülükle ürünlerini saraya, tapınağa, vergi memuruna teslim etmesine neden oluyordu. Böyle bir toplum yurttaşlık tanımına da izin vermiyordu. Toplum soylular ve yaşamları üzerinde her türlü hakkın soylulara ait olduğu köylü yığınlarından oluşuyordu.
Bu korkunç eşitsizliği günümüzde anlamak kolay değil. Halbuki 250 yıl kadar önce feodal eşitsizlikler bütün boyutlarıyla sürüyordu.
Günümüzde klasik müzik besteciliği çok saygın ve önemli bir iş olarak görülür. Ancak zamanında Bach ve Mozart gibi sanatçıların hiçbir zaman soylularla birlikte yemek yiyemediğini, diğer hizmetçilerle birlikte sofraya oturduklarını akıl etmek zordur.
Goethe’nin Genç Werther’in Acıları adlı ünlü romanı kendi yaşam öyküsünden izler taşır ve kahramanın yanlışlıkla bir salonda soyluların arasına düştüğünde çıkana kadar esen buz gibi sessizliği çok iyi tanımlamıştır.
Yine Goethe’nin Bakanlık yaptığı Weimer Prensliği’nde Prens’in o bölgede doğan çocukların yarısının babası olduğu söylenir. Tebaanın bedeni üzerinde her türlü hakka sahip olan soyluların yargılanmaları mümkün değildi, yargı genel olarak tebaayı cezalandırmak için vardı. Yasama, yargı ve yürütme soylu sınıfın elinde tekleşmişti.
Türkiye’de hangi sınıfa karşı devrimin yapıldığını anlamak için Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesi’ni gezmenizi öneririz. Yüksek duvarların arkasında saklanan toplumsal eşitsizliği ve hanedanın yaşam biçimini kavramak Türkiye’de Cumhuriyet devriminin içeriğini anlamak için de önemlidir.
Burjuva devrimleri anayasacıdır. Laik bir anayasa soyluluğu ortadan kaldırır veya sınırlarken tebaanın hukuk önünde eşitliğini sağlar. Hukuk önünde eşitlik yurttaşlığın esasıdır. Bunu yaparken feodal mülkiyet biçimlerini de ortadan kaldırır.
1923 Devrimi de Cumhuriyet’i kurarken hukuk önünde eşitliği inşa etmiştir.
Bu uzun konu ancak burjuva devrimleri ilk atılımda tam bir hukuk önünde eşitliği sağlayamazlar. Örneğin, kadının toplumsal eşitliği veya emekçilerin seçme seçilme hakkı için uzun mücadeleler gerekecektir. 1923 Cumhuriyet Devrimi geçmiş deneyimlerin ışığında bu yolu oldukça hızlı almıştır.
Bu çok önemli toplumsal devrim dalgasına karşın hukuk önünde eşitliğin toplumsal eşitliği sağlamadığı acı bir şekilde fark edilecektir.
Evet, feodal mülkiyet şu veya bu şekilde, şu hızda veya bu hızda, ortadan kaldırılmış ancak yeni mülkiyet biçimi amansız bir toplumsal eşitsizlik jeneratörü haline gelmiştir.
Sermaye sınıfı öyle bir mülk edinme biçimi geliştirmiştir ki bu toplumsal eşitsizliği sıçratmıştır adeta. Fabrikaların mülkiyetinin yanı sıra işçilerin emek gücünü de satın almış, üretimin her dakikasında her saatinde işleyen bir sömürü mekanizması kurulmuştur.
Bugün Dünya Bankası gibi kurumlar bu sömürü ilişkisini saklamak için “dezavantajlı toplumsal kesimler” kavramını kullanır. Oysa emekçi sınıflar handikaplı oldukları için değil sömürüldükleri için yoksuldurlar, daha az eğitimlidirler ve daha az sağlıklıdırlar.
Bu açgözlü sermaye sınıfı sonunda tüm toplumun emeğiyle oluşmuş devlet fabrikalarını, madenlerini, limanlarını her şeyi yağmalamıştır, Cumhuriyet’i tamamen ortadan kaldıran bu yağmaya dayalı olağanüstü mülk eşitsizliğidir.
Mülkiyette eşitlik olmayınca hukuk önünde eşitlik de kalmamıştır.
Yoksullar için avukat tutmak bile imkansızdır.
Emekçilerin çocukları kazaya, cinayet veya saldırıya uğradığında çoğu kez adalet işlemez, kan parası, tehdit ve paraya dayalı güçlü savunma her seferinde adaleti sarsar.
Son 20 yıldaki mülk devri yargı, yasama ve yürütmenin sermaye sınıfının elinde birleşmesine neden olmuştur.
Tıpkı soylu sınıflar gibi yargı onlar için değil, onları halktan korumak içindir.
Hukuk önünde eşitsiz duruma düşmek sömürüyü ve mülkiyette eşitsizliği daha da artırır, bir kısır döngüye yol açar.
Açıklanan asgari ücret tamamen sermaye sınıfının sömürü oranını yüksek tutmak için tasarlanmıştır, itiraz edilebilecek hiçbir makam bulunmaz emekçiler için.
Yurttaşların eşitliğinin yeni bir Anayasa ile geleceğini söyleyenlerin yalancılığı sermaye sınıfının uzantıları olmalarından kaynaklanır.
Bu koşullarda Cumhuriyeti yeniden ayağa dikmek için hukuk önünde eşitlik yetmez, mülkiyette eşitliğin garanti altına alınması gerekir.
Günümüzde mülkiyette eşitliği sağlamayan her Cumhuriyet tasavvuru yanılsamaya dayanmaktadır.