Küba için…
Yayın Tarihi: 14.02.2026 , 23:16 Güncelleme Tarihi: 15.02.2026 , 00:02
Karayip Denizi’nin ortasında uzanmış Kuzey Amerika'yı izleyen küçük bir timsahı andıran Ada hiçbir zaman deniz, kum ve güneşten ibaret olmadı. Küba yüzyıllar boyunca dünya piyasalarının en tatlı ama en kanlı dişlilerinden birinin, şekerin merkezi konumundaydı. Küba’nın modern tarihi de böylece, şeker kamışı plantasyonlarında ter döken kölelerin, topraksız köylülerin ve liman işçilerinin ellerinde yazılmaya başlandı. Koloniciler adaya ayak bastıkları andan itibaren, diğer pek çok yerde de örneğini sergiledikleri gibi, Küba'yı bir arka bahçe, her şeyini alıp hiçbir şey vermedikleri bir hammadde deposu olarak adım adım dönüştürdüler.
Yüzyıllar boyunca İspanyol kalyonları, ardından da Amerikan şilepleri Havana Limanı’na yanaştı. Küba büyük kapitalist ülkelerin sanayisi, serveti, mutluluğu ve refahı için şeker ve tütün gibi ucuz hammaddeler üretecek, karşılığında ise pahalı mamul mallar satın alacaktı. Baştan kaderi çizilmişti, razı olacak, boynundaki kementle yaşamaya alışacaktı. Zaten Karayipler'deki bir küçük ada ülkesinin dünya üzerindeki rolü daha başka ne olabilirdi ki?
1898’deki İspanyol-Amerikan Savaşı sonucunda İspanya Küba üzerindeki egemenliğini kaybederken ada fiilen ABD’nin kontrolüne geçmiş oluyordu. Sömürü kılık değiştirmişti. ABD başlangıçta Küba’nın bağımsızlığını desteklediğini ilan ederken 1901’de Küba Anayasası’na Platt Değişikliği’nin maddelerinin eklenmesini şart koştu. Böylece de Küba siyaseten sözde bağımsız, iktisaden ise tam bağımlı bir sömürge hâline getirilmişti.
1950’lere gelindiğinde artık Havana, Amerikan mafyasının, kumarhane sahiplerinin, burjuva âlemcilerinin eğlence parkına çoktan dönüşmüş bulunuyordu. Şehrin ışıltılı sokaklarının hemen ardında, kırsalda korkunç bir yoksulluk hüküm sürüyor; toprakların %75’i nüfusun %10’undan azının, özellikle de Amerikan United Fruit Company gibi dev tekellerin elinde birikiyordu. Diktatör Batista, bu sömürü çarkının bekçisi, yerli işbirlikçi burjuvazinin silahlı gölgesiydi. Kübalının ürettiği her ne varsa artık New York Borsası’ndaki hissedarların kâr hanesine yazılmaktaydı.
Ve sonra Küba Devrimi… Bir zaferle değil, çok ağır bir askerî bozgunla başladı ama bozgunu takip eden dönemde alınan bu yenilgi aynı zamanda bir siyasî zafere dönüşüyordu. 26 Temmuz 1953’te Fidel ve yoldaşları, diktatörlüğün en güçlü kalesi Moncada Kışlası’na saldırdıklarında amaçları uyuyan Küba halkını sarsmak ve bir genel ayaklanmanın zeminini oluşturmaktı. Askerî olarak yenildiler. Ancak mahkemede Fidel’in yaptığı “Tarih Beni Beraat Ettirecektir” savunması aslında burjuva hukukuna karşı okunmuş bir manifesto idi. Fidel orada sadece Batista’yı suçlamadı; topraksız köylünün, işsiz gencin, tedavi edilmeyen hastanın durumunu, yani bizzat kapitalizmin kendisini yargıladı. Bu savunma devrimin ideolojik omurgasını oluşturacaktı.
Meksika’daki sürgün ve hazırlık döneminden sonra 1956’da Granma yatıyla Küba’ya dönen 82 devrimci, üç gün içinde Alegría de Pío’da ordunun pususuna düştü. Geriye sadece 15 kişi ve 7 tüfek kaldı. Hayatta kalmak için Sierra Maestra Dağları’nın derinliklerine çekildiler. Burada ise Küba’da sürmekte olan sömürünün belki de en ağır sonuçlarıyla yüzleşen en yoksul köylülerin kaderiyle bütünleştiler. Sadece savaşmıyor, köylüye okuma yazma öğretiyor, çocuklarını tedavi ediyor, onların sorunlarını çözüyorlardı. 1958’de Fidel stratejik bir hamle yaptı. Che Guevara ve Camilo Cienfuegos komutasındaki kolları dağlardan ovalara, Las Villas’a gönderdi. Amaç adayı ortadan ikiye bölmek, Batista’nın ikmal hatlarını kesmek ve savaşı şehirlere taşımaktı. Bu hamle, kırsal gerilla savaşı ile şehirdeki grev dalgasını birleştirme stratejisinin ürünüydü. Santa Clara Savaşı'nda bu strateji sonuca ulaşmış ve Che’nin, Batista’nın son umudu olan zırhlı bir askerî ikmal trenini raydan çıkarıp ele geçirmesi ile rejimin askerî belkemiği kırılmış oldu.
1 Ocak 1959 sadece bir takvim yaprağı değil, Küba halkının geleceğini eline aldığı gün olarak kayıtlara geçti. Ancak belki de asıl savaş yeni başlıyordu.
Küba devrimcileri eski devlet mekanizmasını devralıp kullanmadılar, onu parçaladılar. Batista’nın ordusu lağvedildi. Polis teşkilatı dağıtıldı. Suç işlemiş bürokratlar yargılandı. Onların yerine silahlanmış halk milisleri ve devrimci komiteler geçti. Toplum tepeden tırnağa örgütlenmeye başlıyordu. Önce Birinci Toprak Reformu Yasası ilan edildi, ardından daha kapsamlı bir devletleştirme dalgası ile uluslararası tekeller birer birer Küba’dan kovulmaya başlandı.
Emperyalizm kâr musluklarının kesilmesini elbette hazmedemez. Domuzlar Körfezi’ndeki askerî işgal denemesi aslında kaybedilen pazarları geri alma girişimiydi. Başarısız olunca da silahların yerini tarihin en uzun ve en acımasız ekonomik kuşatması aldı: Abluka. Küba ekonomisini boğmayı, halkı açlıkla terbiye etmeyi ve “başka bir yol mümkündür” diyen bu tehlikeli örneği yok etmeyi istediler. 65 yıldır da bunu sürdürüyorlar…
SSCB çözüldüğünde liberal ideologlar Küba’nın haftalar içinde çökeceğini buyurmuşlardı. “Küba, petrolsüz, traktörsüz, gübresiz kaldı. GSYİH’si %35 düştü.” diye zil takıp oynamadıkları kalmıştı. Fakat Küba halkı okullarını ve hastanelerini kapatmadı. Kaynakları azdı ama olanı akılcı kullandılar, "özel dönem"de küllerinden yeniden doğdular. Dünyanın en büyük emperyalist haydudunun dibinde, ABD’nin efendiliğini reddederek, onursuzluğu ellerinin tersiyle iterek direndiler. Bu, liberal ekonomistlerin başka bir alternatif olmadığı iddialarına karşı verilmiş etten ve kemikten bir cevaptır.
Bugün Küba, tarihindeki en zorlu dönemlerden birini, belki de en zorunu yaşıyor. Önce 243 ek yaptırım uyguladılar, pandemi ada turizmine çok ağır darbe vurdu, küresel enflasyon yükseldi ve bunların tetiklediği enerji krizleri, ilaç sıkıntıları yaşandı.
Küba her zaman bir yol buldu.
ABD, “Terörü Destekleyen Ülkeler Listesi”ne aldı, dünya ile finansal bağlarını bütünüyle koparmaya çalıştı.
Küba her zaman bir yol buldu.
Şimdi bütün enerji ikmal hatlarını kesmeye kalkıyorlar; daha yeni Gazze’de bütün dünyanın gözü önünde işledikleri soykırım cürmünü Küba’ya da taşımanın hazırlıklarını yapıyorlar. Bu onurlu halkı teslim almak için her türlü barbarca yöntemi kullanabileceklerini hiç gizlemeden açıkça ilan ediyorlar.
Küba bir yol bulur ve bulacaktır! Ancak bugün Küba’nın ayakta kalması da yalnızca 11 milyon Kübalının meselesi değildir.
Küba kâr hırsının değil, insanca yaşam hakkının merkeze alındığı bir sistemin en ağır kuşatma altında bile yaşatılabileceğinin kanıtıdır. Sağlığın ve eğitimin bir meta değil, bir hak olduğu gerçeğini tüm dünyaya haykıran yaşayan bir örnektir. Afrika’ya, Latin Amerika’ya, gerektiğinde her yere doktor orduları gönderen, paylaşan, yaşatan, dayanışan bu halka bizim de borcumuz var.
ABD’nin yasadışı ticari ve finansal ablukası derhâl kaldırılmalıdır. Küba’nın “Terörü Destekleyen Ülkeler” listesinden çıkarılması sağlanmalıdır. İlaç, gıda ve enerji altyapısı için yürütülen somut yardım kampanyaları mutlaka büyütülmelidir.
Hikâyenin sonu henüz yazılmadı. Küba’ya karşı sorumluluğumuz, daha güzel bir geleceğe, sömürüsüz bir dünyaya olan inancımızdan ileri geliyor. O dünya için mücadele vermezsek sorumluluğumuzu da hakkıyla yerine getiremeyiz. Dünya bu kadere boyun eğmeyecek. Yeni bir devrimler çağı mutlaka açılacak. İnsanlığı boğamayacaklar, Küba’yı boğamayacaklar!