Türkçüler, Kürtçüler ve biz
Yayın Tarihi: 17.05.2026 , 00:11 Güncelleme Tarihi: 17.05.2026 , 00:11
Keşke on binlerce insan hiç ölmeseydi...
Eğer barış bunların ağzından çıkacak iki üç kelimeye, değişen bölgesel stratejilere veya konjonktürel önceliklere bu kadar kolay sığabiliyorduysa, bunca can neden gitti, düşündünüz mü?
İki yıla yaklaşan "süreç" denilen olgu; sokaktaki Türk’ün ve Kürt’ün hayatına tırnak ucu kadar dokunmuyor, kimseyi pek de alakadar ettiği söylenemez.
Bu kadar zaman mesele sadece pastanın boyutuysa; Kürt’ün, Türk’ün zenginleri, gözlerinde dolar sembolleri parlayarak genişleyen paylarına, aldıkları icazete, vaatlere göre on binleri ölüme gönderebiliyor ya da çatışmaları durdurabiliyorlarsa, bu kanın hesabını kim verecek?
Barışın halkla bir ilgisi yok muydu yani?
O halde keşke on binlerce yoksul emekçi evladı değil, bu zenginler ölseydi…
Milliyetçilik milliyetçilik doğuruyor. Yunan milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği nasıl birbirini besliyorsa, Kürtçülük ve Türkçülük de birbirini kuvvetlendiriyor.
Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve nihayet İran’da; her kritik virajda hem Türkçülerin hem de Kürtçülerin sayısız defa maskeleri düştü. ABD’nin dümen suyundan çıkamadılar, İsrail’in vaatlerinden bir türlü kafalarını kaldıramadılar. Halkımızın onurunu ayaklar altına aldılar.
Büyüyeceğiz diye önceleri Orta Asya’ya göz dikmiş olduklarını biliyorsunuz. Baktılar ki Asya’dan ekmek çıkmıyor, bu kez Osmanlıcılar bastı gaza. Böylece Türkçülerin de büyük kısmı Amerikan hamiliğinde pastayı büyütebilmek için Osmanlıcılığa iltihak etmiş oldular. Cumhuriyet’le ve onun çizdiği sınırlarla hiç barışmadılar; Lozan’ı her daim hedef tahtasına koydular. Nereye el attılarsa öncelikle Amerikan muhiplikleri ve Kürt düşmanlıkları bakidir! Fakat gün geldi, ABD her iki düşmanla da oturuverdi ortaklık masasına…
Bir yanda Türkçü siyaset, diğer yanda Kürtçü siyaset; adeta bir yarış içinde müttefiklerine yaranmaya çalıştı. Gidiş yolu farklı da olsa sonuç hep aynı oldu. Siyonizmin bölgesel çıkarlarına uyuldu, İsrail asla yalnız bırakılmadı. Emperyalizm ise her iki tarafı yıllarca idare etti ve sonunda herkesin aynı ortaklık masasında buluşabileceği bir çılgın proje ile çıktı da geldi:
Cumhuriyet’i gömeceksiniz, huzuru "demokratik" İslam’da, Yeni Osmanlı’da bulacaksınız. Tam boy piyasalaşma, tarikat-holding egemenliği… Özellikle Karadeniz’de yapılacak işlerimiz var. Avrupa için de "23 sentlik" askerinize başvurabiliriz. Bunlar karşılığında da Büyük Ortadoğu’da Küçük Osmanlınız için ufak bir oyun alanı verebiliriz!
Şimdi bizim bazı Türkçülerle bazı Kürtçüleri işte böyle barıştırıyorlar.
Hatta bazıları "Bu pasta bize altın tepside sunulmaz" diye çekiniyor. "Cumhuriyet’le yine hesaplaşalım, gericilikte ve Osmanlıcılıkta yine buluşalım ama ABD’ye de suyu başından kestirmeyelim" telaşındalar belki. Her zamanki sıkı pazarlıkçı tüccar zihniyet.
Barışmaya yanaşmayan, içine sindiremeyen Türkçüler de oluyor. Ama adı üzerinde Türkçü’nün karşı çıkışı da Türkçü’ye ve büyük planda ABD ve İsrail’in sopa göstermesine yarıyor. Büyüsen de büyümesen de kaderin belli, kemiksiz Amerikancısın, diyorlar. Koy şu yumurtaların hepsini aynı sepete, diye basınç oluşturuyorlar anlayacağınız! Buna da Cumhuriyetçilik diyenler çıkıyor, o da ayrı bir trajedi...
Oysa sokakta durum başka. Fabrikadaki işçinin, emeklinin, çiftçinin gündelik yaşamında “barış süreci” bir şey ifade etmiyor. Bereket zihinlerde katıksız bir ABD-İsrail antipatisi büyüyor. Büyüdükçe de ABD işbirlikçilerinin canhıraş savunmaları daha fazla göze batıyor, mide bulandırıcı hale geliyor…
Filistin’de on binlerce çocuk canlı canlı toprağa gömülmüşken, komşularımızın boğazı sıkılırken bu pervasız NATO’culuk, bu "postal sevicilik" nereden geliyor? Yanı başındaki insan, senin gibi yaşayanlar emperyalizme kurşun sıkarken; eğilip bükülmek insanlığa sığar mı? Bu nasıl bir köle ruhluluktur?
Bıraksalar birbirlerini gırtlaklayacak pek çok “Türkçü” ve “Kürtçü” İran’a dönük saldırganlık karşısında nasıl hep birlikte alkış tuttular değil mi?
Bu işte bir yanlışlık yok mu?
Sınıf gerçeğini görmeyen ve kimlikler üzerinden siyaset üreten bütün aktörler; kimi Türkiye’de “barış” diyerek, kimi İran’da savaş naraları atarak ama her şekilde aynı kapıya hizmet etmiş olmuyor mu?
Her yolu ABD’ye çıkarttın diyeceksiniz şimdi belki. Ama Türkiye’de tertemiz, kendi toprağına ayağını basan, kendi kaynaklarıyla hareket eden, dünyaya ve hayata buradan, alın teri döküp namusuyla geçinen vatandaşın zaviyesinden bakan bir siyaset atmosferi bırakmadılar ki!
Biz bu ülkeyi şucular, bucular gibi parça parça değil, bütünüyle seviyoruz. Çünkü bu bütünün her zerresinde sınıfımızın kanı, emekçinin alın teri var. Onun için, memleketi leş kargalarıyla, asalaklarla, hırsızla, uğursuzla paylaşmayı reddediyoruz. Saflaşma sömürenlerle sömürülenler arasındadır!
Artık durduruldu mu, donduruldu mu, sürüyor mu, bitti mi bir süreçtir başımızda ama biliyoruz ki bunların barışı da yalan, savaşı da...
Onlara bakmayın. Asıl bizim barışmamız lazım. Türkçülükle, Kürtçülükle yolun sonu gelmez; birbirini yer, başkalarına hizmet edersin.
Eğitim, sağlık, enerji, konut sorunu ne olacak? Kaynaklar bazı ellerde mi toplanacak, halkın mı olacak? Devlet kimin için çalışacak? İnsanlar nasıl mutlu ve refah içinde olacaklar? Nasıl halkımızın ve ülkemizin güvenliğini sağlayacağız?..
Sistemi sorgulayın. Sistemi sorgulayanları "sınırlar içinde" tutmak için tasarlanmış emniyet supabı oluşumları görün. İnsanların birbirine olan inancı kırılmış; güzel günlere, bir araya gelince neleri değiştirebileceklerine olan inançları sönmüş. Geçmişin devrimlerini, zaferlerini birer masal gibi okuyor ama inanmıyorlar…
İnanın yahu!
Medyaya, iktidara, cici muhalefete bakarsanız; oralarda herkes ABD’ye inanıyor!
Oysa, biz sadece birbirimize inandığımızda kurtulabiliriz sömürü düzeninden ve gerçekten barışabiliriz mücadele içinde.
Yanındaki Kürt ve Türk kardeşinin gözünün içine bak. Orada parıldayan bir amerikan doları görüyor musun? Hiç sanmıyorum!