Ayşe Şule Süzük
Stockholm Cinayetleri
Yayın Tarihi: 02.11.2025 , 02:46 Güncelleme Tarihi: 02.11.2025 , 02:52
Birkaç gündür kitapların dünyasında hülyalı bir yolculuğa çıkıyorum. Nefesim kesilerek, zaman zaman kekeleyerek, başladığım cümlenin sonunu getiremeyip başka bir konuya atlayarak, onu diğerine, diğerini berikine bağlayıp bağlayıp çözerek yüreğim gümbürdüyor. Okumak, hazların en büyüğü. Ama en az onun kadar büyük olan ise okunanları paylaşmak, okuduklarım üzerinden söyleşmek, kıyasıya tartışmak, bilmediğim kara deliklerde afallamak, öfkelenerek meydan okumalara yanıt vermeye çalışmak, dipsiz ve karanlık kuyulara düşmek, uzanan bir elin kuvvetiyle kendimi başka denizlerde bulmak…
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle “Ah, bu ruh hafifliği, bu tazelik…” Tam da kitaplar dünyasında söyleşmelerin ve sohbetlerin hissettirdiği bu. Bir devrim rüyası gibi, bir âşk tozu gibi, yıldız parıltısı gibi… Mesuliyet duygusuna eşlik eden işte bu ânda, bu yüzyılda, tarihin şurasında, sizlerle, şimdi yaşıyor ve hâlâ gelecek üzerine umut ediyor olmak. Bundan güzel bahtiyarlık var mıdır ki? İşte böyle, pırpır etmede yüreğim.
Okumalıyız. Birlikte okumalı birlikte tartışmalıyız. Zamanın lime lime olduğu, mekânın tecrit hücresine döndüğü tek kişilik film izlemelerin, tek kişilik kekelemelerin, suskunlukların üstesinden ancak zamanı ve mekânı yeniden örgütleyerek gelebiliriz. Yalnız insan olmak marifet değil, kapitalist gereksinimlerin bizlere dayattığı bir şey… Narsistik pohpohlamalar ile ruh hastası psikopatlara dönüşmemiz için “evrenin” tüm güçleri amade neredeyse. Tükettiğimiz ve sustuğumuz ölçüde makbulüz “büyük patron”a göre. Oysa günümüzde tüm yükleri, zincirleri, dışlayıcı pratikleri yerle bir ederek yan yana gelme imkânları inşa etmek gerek.
Geçtiğimiz günlerde Aleksey N. Tolstoy’un “Göçmenler” romanı üzerine konuştuk arkadaşlarla. Kalabalık değildik ancak heyecanlıydık. Romanın alt adı: Stockholm Cinayetleri. Bu yazı bu kitap üstüne olacak ancak tek bir kitapta durmak, orayı başkasına teyellemeden söz söylemek ne mümkün. Bir sonraki gün de “Cumhuriyet” üzerine konuştuk yine kitaplardan yola çıkarak Penguen Kitap Kulübü buluşmasında. Malum bugünlerde yana yakıla herkes Cumhuriyet’i ve cumhuriyet kavramını epeyce kurcalıyor. Okumalar, tartışmalar, anlamaya çalışmalar, mahkûm etmeler, yok saymalar, kültleştirmeler, ayağı üzerine oturtmaya çalışmalar ya da baş aşağı boş bir korkuluk gibi sallamalar, kopuş diyenler, süreklilik diyenler, kurtuluş ve inşa, kurtuluş ve kopuş, devrim, inkılâp, Mustafa Kemal, Kemalistler, Atatürk, İttihat ve Terakki, Enver Paşa, Talat Paşa, resmî tarih karşıtları, resmî tarih yandaşları, konuşmalar, tartışmalar, söyleşmeler… İştaha ile, tıkanarak, ağlayarak, öfkelenerek…
İlanından 102 yıl sonra kemire kemire neredeyse imha edilmişken Cumhuriyet ve belirsizliklerle dolu bir gelecek önümüzde uzanırken hepimizdeki en baskın duygunun endişe olduğunu görebiliyorum. İtalyan Marksist Antonio Gramsci’nin dediği sarsıcı: Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı. İşte böyle olduğundan ötürü bugün heybemize doldurmamız gereken her tarihsel uğrağın bilgisi üzerine yazılmış onca kitap, fitili ateşlenecek onca tartışma çok ama çok değerli. Yine ille de her yazıda orasından burasından kendini dayatan Ahmet Büke’nin “Kırmızı Buğday”ından bir sahneyi paylaşmak isterim: Çanakkale Savaşı’ndan dönmüş gazi Arap Ali’nin anasından başka kimsesi yoktur ve anası yürüyememektedir, yıl da 1919-20 arası olsa gerektir. Anasını doktora götürmek ister ancak para yok. Bir gün Adnan Bey’in konağından avcılar çağrılır, mavzer ve üçer mermi verirler. Adnan Bey’in ağır misafirleri için mükellef sofraya geyik eti lazımdır, Arap Ali’ye ise para…
“(…) Gün ağırdan ağıyordu. Nişangâhı ayarladı, tüfeği omuzladı, nefesini kontrol etti. Yirmi-yirmi beş metre önündeki alış kümesinin ardından bir dişi geyik çıkıverdi. Havayı kokluyordu. Rüzgârın ona getirdiği tazelikten huylanmış gibiydi. Arap Ali geyiğin tam boynuna nişan aldı. Nefesini tuttu, tetik korkuluğundaki parmağını usulca tetiğin üzerine koydu, boşluğunu aldı. Artık bir milim daha bastırsa tüfek ateş alacaktı. Tam o sırada arkadan geyik yavrusu anasının yanına geldi, ona sürtündü. Ana geyik yavrusuna sürttü burnunu sonra yine Ali’ye çevirdi bakışlarını. İri gözlerle ona baktı, baktı… Arap Ali parmağını gevşetti. Nefesini koyverdi. Namluyu indirdi. Yerden bir taş alıp fırlattı. Geyikler ok gibi çalıların arasına dalıp kayboldular.
(…)
Akşama doğru mülke vardı Arap Ali. Konağın bahçesine girip mavzeri ve fişekleri muhafızlara teslim ederken çeşmenin yanındaki ağacın dallarına asılmış iki iri geyiği yüzdüklerini gördü. Tetiği düşüren avcılar olmuştu ziyafet için.
(…)
Adnan Bey’in daveti şaşaalı olmuştu gerçekten. Ilık bir ekim gecesi seçilmişti. Konağın korunaklı bahçesine mükellef sofra kuruldu. Yüksek duvarın burçları, konağın hayatı, bahçenin dört bir köşesi ve kule meşalelerle ışıl ışıldı. Eşraf, mülki amirler, Yunan ordusundan şık zabitler, medreseden âlimler, eteği kudretli şeyhler, Rum cemaatinden kuvvetli misafirler ve başkaca güya zevat-ı kiramdan oluşan hazirun hiç doyurulmayacak bir iştihayla saatler boyunca yiyip içtiler.”
Tevfik Fikret’in “Han-ı Yağma” şiiri aklınıza gelmiş olmalı.
Ne kadar çarpıcı değil mi? Cumhuriyet’in yolları döşenirken manzaray-i umumiye budur. Cumhuriyet ayaklar baş mı olacak hezeyanını çözemedikçe içten içe çürümeye meyletmiştir. Çocuklar cephelerde vurulmuş, gazi olmuş üstüne bir de Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndaki Galip Usta gibi “İşsiz kalırsam.” Kaygısına düşmüştür. Yavrulu geyiği vuramayacak denli güzel Aligiller içten incitilmiş o noktadan itibaren ise kimsesizlerin kimsesi olma yolunda Cumhuriyet ağır yara almıştır. Ancak hikâye evrensel.
Geçiyorum.
“Stockholm Cinayetleri” diye girizgâh yapıp hiçbir şey söylemeden geçmek ne büyük saygısızlık okura ama vurucu bir bölüm de bu romandan alayım, üzerine detaylı sohbeti sonraya bırakarak… Aleksey Tolstoy’un romanı da aynı zaman diliminde, 1919 yazında Paris’te başlıyor. Hadi okuyalım birlikte:
“Terhis olup savaştan dönenler şamatalı bir dövüşten pek uzak kalmıyorlardı. Ne de olsa, aptallar siperlerde oldukları sürece, akıllılar cephe gerisinde vakit kaybetmemişlerdi. Ne var ki yetkililer, geri dönen “vatanın savunucularının” hayatta kendilerine sadece barışçıl bir yer bulmalarına izin veriyordu. Her şey yeniydi, şok ediciydi, değişmişti, karışmıştı. Frank düşüyordu, fiyatlar yükseliyordu.
Tüfek tutmaya alışmış eller cumartesi günlerinin cüzi kazancı için kasanın camına kolaylıkla uzanamıyordu. Aziz vatan için ne söylenirse söylensin, bazıları omuzlarında bezden alet çantasıyla şafağın dumanında iyi niyetle tuğla binalarının uğultusuna doğru yürürlerken, diğerleri (uykulu gözler, solmuş yaka çiçekleri, smokinlerinin göğsü buruşmuş hâlde) aynı kaldırımların yanından süslü arabalarıyla geçebilsinler diye bu kadar insanı harcamak vardı ki, şöyle düşünülebilirdi. “İşte anlaşıldı, sen başkalarının mutluluğunu kanınla satın mı aldın? Sen sersemin birisin Jacques!”
Berlin-Moskova-Türkiye hattı, yıl 1919…
Zaman akmaya devam ediyor, edecek… Bu, birbirine zıplayan düşüncelerden teyellenen yazı tamamlanamamış oldu. Sınırları aştık. O hâlde “Göçmenler” için, gelecek yazımda mutlaka buluşalım, belki okumayanlar da okumuş olur, üzerine konuşuruz. Çok çarpıcı, çok heyecanlı, çok gerçek bir roman. Gördes’in ovasındaki Arap Ali ile Paris’te Zafer Takı altında yatan meçhul asker birbirlerine hiç de öyle yabancı değiller çünkü.
Şöyle bitirelim mi?
Başlangıçta sadece karanlık vardı. Bana sorarsanız ışık kazanacak…