Ayşe Şule Süzük
Hepsi Roman mı?
Yayın Tarihi: 12.07.2025 , 23:54 Güncelleme Tarihi: 13.07.2025 , 19:51
Yaz sıcak, çok sıcak. Sarı sıcağı boca ederken üstümüze küresel ısınma ile harmanlanmış yangınlar, nasılsa elektrik şirketleri sessiz sedasız temize çekildi. Sağlı sollu “gündem” gülleleri altında sersemledik. Takip etmekte zorlandığımız ancak bir bütünün türevleri şeklinde uzanıp giden siyaset arenasını aralayıp edebiyata, insana kürek çekmek istiyorum. Çünkü pek çok alanda olduğu gibi edebiyat alanında da unuttuğumuz ezberler var nicedir. Ezberler dediysem peşin hükümler değil sözünü ettiğim tam tersine ilkeler, hassasiyetler, hakikatler ve eteğimizde bunca zaman iyi edebiyat için, iyi edebiyat adına biriktirdiğimiz taşlar.
Yazma işi, hep söylediğim gibi önce kendi kendimle konuşma ve bir anlam arama uğraşı benim için. Sonra ise kendimce ulaştığım sonuçları sizlerle paylaşma, düşündüklerimi sizin görüşlerinize sunma ve sizinle söyleşme arzusu. Bu yazı aslında yaklaşık bir aydır kafamın içinde evirip çevirdiğim başlıkların biraz gecikerek de olsa paylaşılması ey sevgili okur seninle. Elimde üç kitap var. Aslına bakarsanız çok kitap içinden damıtılanlar var aklımda ancak bütün söylenecekler bir çırpıda ifade edilince anlam erozyonuna uğrayabilir diye endişeliyim.
Dediğim gibi Seray Şahiner’in “Vatan Millet Samatya”sı (2025), Figen Şakacı’nın “Pala Hayriye”si (2014), Orhan Veli’nin “Hoşgör Köftecisi” (Bunun ilk basımı 2012-son 18. baskısı 2025 ancak elbette öyküler 1947-50 arası Orhan Veli’nin çeşitli yayınlarda çıkan öykülerinin derlemesi).
Nereden başlayayım, şöyle: Seray Şahiner son dönemin ödüllü, popüler yazarları içinde neredeyse en fazla öne çıkanlardan biri. Günceli kekeme şekilde, kesinlikle benden kaynaklı bir zaaf olarak, takip ederken “Ülker Abla” romanı ile ilk kez okumuştum yazarı. Burada da yazdığım üzere beğenmiş, okunması için önermiştim. Ülker Abla karakteri, kadın ve işçi kıyımına doğru dört nala koştuğumuz ülkemizde şiddet sarmalından çıkmak isteyen yoksul ve dayanaksız bir kadının hayata tutunma çabasını keskin bir mizahi dille anlatıyordu. Bu dile ve kurguya inanılmaz bir mekân eşlik ediyordu: önce acil servisi olmak üzere hastane. Canına kasteden bir kocadan kaçan şiddet mağduru bir kadının hem izini kaybettirme hem de namusuna halel gelmeden yaşama yeri ne olur sorusuna muhteşem bir yanıt olarak hastane. Ülker Abla da hastanede başta görünmez ve kimliksiz olarak sonra tırnaklarıyla tutunup yaşamı söküp alarak hastanede yaşamaya başlamıştı. Tempo roman boyunca düşmüyor, “Şimdi ne olacak?” sorusu okuru kitaba mıhlıyordu. Bayıldım. Evet. Evet de kalbime kıymık gibi batan tanımadığım bir duyguyu ve bir tereddüt de bıraktı roman. Bir ağırlık verdi. Evet iyiydi, yaratıcıydı, süperdi, ironikti, keskindi ama bir şey, bir tortu, bir gölge… Neydi o? Bulamadım ve kafamın içindeki sesi susturdum. Ta ki “Vatan Millet Samatya” romanını bitirene kadar. Ve buldum.
Bu kez Doğan Kitap’tan çıkan “Vatan Milet Samatya”da yine kadınlar ve kız çocukları odak karakterler olarak öne çıkıyor. Üç kuşak kadının hikâyesi iki kız çocuğunun dilinden anlatılıyor. İlki Melek, Melek annesini, ailesini ve büyüme öyküsünü anlatıyor romanın ilk iki bölümünde, sonra bu kez üçüncü bölümde Melek’in kızı İnci alıyor sözü ve yine annesini, babasını ve olup bitenleri çocuk gözünde aktarıyor. Hâliyle çocuk gözünden anlatıldığında Türkiye, dünya, aile yalnızca betimleniyor ve derinlemesine çözümleme, olay ve olgular arasındaki bağlantılar es geçilerek sığlaşıyor. Bu açıdan düşündüğümüzde Ülker Abla karakteri de evin dışını tanımayan, evden bağımsızlaşmamış bir çocuk karakter olarak okunabilir. Seray Şahiner yeni romanı üzerine yaptığı pek çok söyleşisinde kentsel dönüşüme dair bir romandan söz ediyor ve kesinlikle günümüzde kentin kalbinde yer alan yoksul, kadim semtlerin “soylulaştırılması”, emekçilerin kentlerin çeperlerine itilmesi üzerinden yürürken kent kapitalizmin rant ihtiyacı üzerinden planlanıyor. Roman bu anlamıyla bu konu üzerinden örülmemiş, dahası kentsel dönüşümden geçerken söz edilmiş hissi yaratıyor ancak vaadiyle iyi bir çoksatar stratejisi geliştirildiği görülüyor. İstimlak edildikçe emekçi ailelerin yer değiştirmesi yeni kiralık evlere çıkması, nihayetinde Vatan Caddesi’ne bakan bir apartmanda hem Adnan Menderes’in 1990’da Anıt Mezarı’na taşınma korteji hem de Özal’ın 1993’teki cenaze merasimi ile çocuk İnci ve yazar, Türkiye tarihine kentsel dönüşü üzerinden ışık tuttuğunu düşünüyor.
İroni yapıyorum ben de evet. Bu ışık çok karanlık oysa. Çünkü Ülker Abla ile üzerime yapışan gölgenin ne olduğunu “Vatan Millet Samatya” ile tanıyorum. Sevgisiz, ilgisiz, trajik, ezilmiş, hınçlı karakterler yaratmış gibi görünen Seray Şahiner aslında kolaya kaçıyor. Ezberlerimizden, öfkemizden ve sınıfsal hıncımızdan yararlanarak bir ölçüde şablonlar inşa ediyor. “Keşke büyüklerin çocukları aldırabildiği gibi biz de babamızı aldırabilseydik.”, “Sen prensessin Melek halk” “namus çöpçüsü”, “Bütün kocalar üveydir.” “Anneanneme göre bana alınmış her şeyle aslında ev alınabilir.” gibi özlü sözler çocukların gözündenmiş gibi olunca sempatik değil itici ve derinliksiz geliyor. Dahası yazar ile kafamdaki tartışmamı gerçekte tetikleyenin her iki romanında üzerimize boca edilen umutsuzluk olduğunu fark etmem oluyor. Bu öyle koyu bir umutsuzluk ki “Vatan Millet Samatya”da “Ülker Abla”da olduğu gibi tek bir olumlu karakter bulamıyorum. Yoksulluk fena diyor yazar adeta, yoksulluk arsızlığa, uğursuzluğa, namussuzluğa, tekinsizliğe davettir diyor. Tecavüzcü bakkallardan, sevgisiz annelere, dayakçı ve içkici kocalardan, kıskanç komşulara, despot öğretmenlerden, görgüsüz akrabalara kadar tek bir olumlu ve umut taşıyan bir tip/karakter olmaz mı romanlar boyu? Lars Von Trier filminde, özellikle “Dogville”de gibiyim. Ya da Zeki Demirkubuz’un tekinsiz filmlerinde. İşte buna itiraz ediyorum. Doğan Kitap 100 bin adet baskıyı duyururken şöyle diyor oysa “Zor hayatların coşkulu ve ironik bir metne dönüştüğü benzersiz bir kitap”.
Peki. Köşe yazısının sınırlarını zorluyorum. Ancak benzer bir eleştiriyi Figen Şakacı’nın “Pala Hayriye” romanı için de yapacağım. “90’larda üniversiteye başlayan Hayriye’nin 40'lı yaşlara kadar yaşadıkları” nın anlatıldığı romanda umutsuzluğu coşturmak, okuyucuyu sola, insana ve ona dair değerlerden nefret ettirmek için neredeyse her şey var. Tam bir roman denebilir mi emin değilim ancak Hayriye’nin evinden kaçıp İstanbul’a okumaya gelmesinden ve devrimci öğrencilerle tanışmasından itibaren Hayriye’nin dilinden anlatılanlar tıpkı Şahiner’inki gibi zaman zaman aforizmaya çalıyor: “Bekâret esaret”, “Söyle bakalım, sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” vb. Ayrıca baştan aşağı bir ironi içinde gerçeklik ufalanıyor, gevşiyor ve sığlaşıyor. Her iki yazar da muhaliflik adına insana ve umuda dair her şeyi ironi ile yerle bir ederek tutunulacak tek bir dal, üzerinde yükselinecek tek bir zemin bırakmadan yola devam etmek istiyor. Niyeyse son günlerin 1923 saldırıları aklıma geliyor. Ancak bu bakışın götürebileceği herhangi bir yol bulunmuyor.
Neyse ki detoks olarak “Hoşgör Köftecisi” canım Orhan Veli elimden tutuyor. Nasıl güncel, nasıl bugüne dokunan, güç veren bir kalem Orhan Veli. Garip Akımı şairi cümleleriyle büyüyor, çok erken yaşta göçmesine bir kez daha içim sızlıyor. Mutlaka okuyun. “Baharın Ettikleri” öyküsünden bir bölüm ile sonlansın bu yazı.
“Küçük burjuvanın hayatını anlatan, onun zaaflarını, adiliklerini dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyecanları gibi gösteren hikâyelerden illallah dedik artık. Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysa ki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine yuvarlanıp gidiyoruz. (…) Gökyüzü mavi, masmaviydi. Güneş gittikçe ısıtıyordu. ‘Bir makale mi yazsam acaba?’ diye düşündüm. Son zamanlarda zihnimi kurcalayan bir mesele var. Realisme meselesi. Realisme’i artık on dokuzuncu yüzyıldaki gibi anlamamalı.”
Evet, sevgili Orhan Veli, bize yeni bir gerçekçilik lazım. Üstelik hemen, hemen şimdi.