Ayşe Şule Süzük
Geçmişin Hayaletleri: Göçmenler
Yayın Tarihi: 16.11.2025 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 16.11.2025 , 00:05
Tarih neden önemlidir? Geçmiş neden peşimizi bırakmaz da dün, bugün, yarın eksenine; o ekseni bütüncül bir biçimde kavramaya ihtiyaç duyarız? Gideni ve gelmekte olanı anlamayı heyecanlı bir film izlermiş gibi isteriz. Bilmeyi, öğrenmeyi, anlamlandırmayı, akıl yürütmeyi çıkarımlarda bulunmayı hayatımızı yaşanabilir kılmak için gereksiniriz. Biz, ölümlü varlıklar; yekpâre bir anlam arayışı içerisinde, bütün olmayı, tam olmayı özleriz.
Tarih; işte, geçmişin hikâyelerini kulağımıza fısıldarken, bugünün çıkışsızlığında yaslanmak istediğimiz, ihtiyacımız olan o büyük hikâyeyi gerçeklik ışığında yeniden biçimlendirmeye olanak sunar. Ayıklarız, öne çıkartırız, parlatırız, biçimlendiririz, kurarız ve bugüne dair olanı çekeriz. Böylelikle tarihin o muazzam kuruculuğunda geleceğe yol alırız. Tam da böyle olduğundan belki hem tarih hem de edebiyat -aslında bütün sanatlar- insana, bizlere şöyle fısıldar: Köksüz değilsin, değersiz değilsin, yapmıştın, yeniden yapabilirsin. Yeniden ve yeniden ışıldayıp kaderini eline alabilirsin.
İki hafta önceki yazımda Aleksey N. Tolstoy’un “Göçmenler: Stockholm Cinayetleri” romanına giriş yapmış, hatta sizleri kitabı okumanız için “ödevlendirmiştim.” Kimler okudu bilmiyorum ama ben yine kesinlikle hiçbir sarkma olmayan, içinde mizahı da dehşeti de barındıran, dönemin siyasi atmosferini çarpıcı bir şekilde yansıtan bu gerçekçi roman karşısında afalladım. 1931 yılında yazıldığını anladığım roman, geriye, 1919’un Avrupası’na, Paris’ine götürüyor okuyucuyu. Bu tarihsel yolculukta 1882-1945 yılları arasında yaşamış “yoldaş Kont” olarak da bilinen Tolstoy’a, yani yazara büyük bir hayranlık duydum. Rus ve Sovyet edebiyatının önde gelen yazarları arasındaki Tolstoy, roman zamanı olan 1919’larda, daha o zaman Soğuk Savaş’ın ayak seslerini duyuyor.
“Clemenceau Fransız dünyasını işliyordu: İki yüz milyar dolarlık Alman tazminatı (her alman canından üç bin dolar), eyaletler, Ren Nehri, koloniler, Türkiye’nin bölünmesi, büyük Polonya’nın yaratılması ve silahlandırılması ve son olarak Avrupa’nın doğusunda büyük bir askerî harekât: Berlin-Moskova. Yani tek kelimeyle, Birinci Napolyon İmparatorluğu’nun yeniden kurulması…
Doğu, Fransa burjuvazisini özellikle tedirgin ediyordu. Kızıl bir mikrop her şeyi mahvedebilirdi. Almanya ve Macaristan devrimci fırtınalarla sarsılıyordu zaten. Polonyalı efendilere karşı ayaklanan Galiçyalılar Lviv’i işgal etmişlerdi. İtalyan işçilerin göğüsleri Lenin profili madalyonlarla donanmıştı. Eski Avusturya’nın Slavları güvenilmez görünüyordu. Lloyd George’un söylediği gibi tüm Doğu Avrupa’nın Bolşevik çılgınlığına kapılıp yüz milyonluk bir Kızıl Ordu’yu Paris’e sürmeyeceğini kimse garanti edemezdi.”
Öte yandan
“Altmış milyon Alman diz çökmüş oldu. Ren Nehri üzerinden Fransa’ya gece gündüz kömür, hammadde, silah ve makinelerle yüklü uzun kara trenler uzuyordu. Sıska, çökük yanaklı Almanlar, kemikleri çıkmış Alman kadınları, yaralarla dolu çocuklar bu trenlerin ardından, yıllar boyunca zihinlerinden uçup gidecek yeme ve dinlenme umutlarının ardından bakıyorlardı. Almanya’nın üzerine doğudan düşen bir parıltıyla aydınlanan gece çökmüştü. Ancak Almanya’yı yönetenler için bu parıltı geceden daha korkunçtu.”
Yönetenler için geceden daha korkunç olan elbette Ekim Devrimi’nin ardından kurulan SSCB idi. Bizde, Türk romanında ise SSCB “şimal” olarak geçer. Reşat Nuri’nin “Yeşil Gece” romanının sonunda Şahin Efendi’nin olamayan devrim karşısında yaşadığı hayal kırıklığı çok çarpıcıdır.
“… Yükünü yere bırakarak mendilini çıkardı. Gözlerini ve gözlüğünü sildi. Arkasında kaybolmaya başlayan Sarıova’nın hafif ışıklarına son bir defa baktı. “Çok doğru söylemişler… İnkılap denilen şey bir günde olmuyor.” dedi. Yol burada dörde ayrılıyordu. Sarıova’dan çıkarken nereye gideceğini kararlaştırmamıştı. Karanlıktan bir ilham bekler gibi uzun uzun ileriye baktı. Nihayet: ‘şu ortadakini tutarsam beni zaferin ve inkılâbın doğduğu yere götürür. Orada derdimi nasıl olsa anlatırım.’ dedi. Bu ümit, ona bütün neşesini ve bedbinliğini iade etti. Bohçasını, kitaplarını, testisini tekrar eline aldı. Şimalden esmeye başlayan serin rüzgâra karşı pardösüsünün yakasını kaldırarak yola düştü.”
Tam da böyle olmuştur. Avrupa’ya göre doğu, bize göre kuzeyden parıldayan ışık kimine umudu kimine ise kâbusu beraberinde getirmiştir Emperyalizmin yönetenleri için ezilmesi gereken bu parıltı, “Göçmenler” romanında Paris’in göbeğinde bir dizi siyasi cinayetin işlenmesine neden olur.
“İngiltere’de grevler vardı, İtalya huzursuzdu, Almanya ve Macaristan komünist ateşiyle titriyordu. (Burjuvalar gözlüklerini çıkarıyorlar, yorgun gözlerini ovuşturuyorlardı.)”
Ve yine Paris’in başka bir yerinde “Rus usulü sıcak mezeler bir tepside getirilince…” anlık bir saygı duruşu olur; Bolşevik Devrimi düşmanı bir dizi gerçek şahsiyet “iş” konuşmaya başlar. Bu evde toplanan beş şahsiyetten biri “Bakü’deki devasa petrol sahalarının sahibi olan soylu Azerbaycanlı Tapa Çermoyev’dir” Masada henüz kimse bir şey söylememiştir.
Ancak
“On sekiz yılında Bakü’yü işgal eden İngilizler Çermoyev’e Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurmayı teklif etmişlerdi. O, İngilizlere sadakat göstermiş ancak petrol sahalarını onlara satmaktan şimdilik imtina etmişti. O zamanlar Azerbaycan’ın, Dağıstan’ın, Gürcistan’ın, Abhazya’nın İngilizlerin himayesine sağlamca gireceği görülüyordu ve bu durumda ancak akılsız bir ibu petrol sahalarını İngilizlere satmak için acele ederdi.
Genel görüşün aksine, Bolşevikler İngilizleri Bakü’den Azerbaycan’dan sürdüler. İngilizler iktidarın ve petrolün tekrar Çermoyev’e geçmesi için nedense ne bir filo ne bir askerî birlik gönderdiler. Çermoyev Paris’e kaçtı ve burada diğer herkes gibi sabah umutla kalkmaya, gece kasvetli bir umutsuzlukla yatmaya başladı. (…) O sırada hepsi kalktı ve kahve fincanlarının tüttüğü salona geçtiler. (…) Tifüs bizim en büyük endişemiz. Ama belki en büyük silahımız. Bize büyük miktarda ilaç sağlanıyor. Bolşeviklerde yok. Kızıl Ordu askerlerinin yedek gömlekleri yok. Ölüm oranı yüzde yetmiş. Bizdeyse bunun yarısı. Tifüs biti bizim için mermiden, süngüden daha iyi savaşıyor.”
İşte, 1919’lar… İşte tarihin hızla aktığı zamanlar. Devrimler ve ihanetler çağı. Umudun ve umutsuzluğun at başı gittiği, soluksuzca, insanlığın yıldızının parladığı anların yüreklere kazındığı dönemeçler bunlar. SSCB’ye karşı Paris’te Rus göçmenler arasında “Kurtarma Ligi” kurmaya girişen İstanbul doğumlu Çerkes gazeteci, yazar, ajan ve antikomünist terörist Hadji Laşe’nin Rusya’daki devrimi boğmak amacıyla şehvetle işe giriştiği günleri anlatıyor roman.
Devran döner, aparatçıklar kimi zaman fillere fazla kirli, fazla kaba saba gelir ve tez elden kurtulunması gereken virüslermiş gibi muamele edilirler. Ellerin temizlenmesi, sterilize edilmesi gerekir bazen karanlığın devam edebilmesi için.
“Artık onun uğursuz Lig’i kirli maceracılardan oluşan bir çetedir. Anlıyor musunuz? İngilizler bütün bir ordusuyla Yudeniç’e bile ihanet ettikten sonra, Lig nedir ki? Topuklarının altında ezerler. Bunu onun yüzüne de söyledim. Aptal, büyük bir karışıklık çıkardı, genelkurmayları, istihbarat servislerini bulaştırdı, küçük pislik, bir hiç… Taşra haydutları bile çok daha iyisini yapardı… Dünyanın başına bela olmaya kalktı ama aslında sadece pasaportsuz bir serseri. Alçak, Atina’da kerhaneciydi, Marsilya’da pezevenklik yaptı. Üsküdür’da camcılık… Galata’nın pis kokulu bir sokağında fedailik…”
Bitmiyor, başka bilgiler de geliyor, romanın ana karakteri üzerine… Tarih, işte böyle bir şey… Neler yaşandı? Yaşananlardan hangileri ayıklanıp bugünlere devrolacak, geleceğe hangi hikâyeler kalacak, geleceği hangi hikâyeler kuracak?
Aleksey N. Tolstoy’un romanını henüz okumadıysanız mutlaka mutlaka okuyun. Dünün dünyasını, Ekim’i ve Cumhuriyet’i anlamak, selamlamak için, gerçek insanların edebiyat yoluyla dile gelen öykülerine tanık olurken kendinize ve yaşadıklarınıza dair düşünmek için mutlaka okuyun. Edebiyat molası iyi gelir. Şifa olur, yaşam enerjinizi yükseltir. Ayrıca diğer okuma yine Tolstoy’un “Ekmek”i olsun.
Kaybettiği o şeyi arayanlar için dünün dünyasından yarına uzanan bir yol bulunur elbette.