Ayşe Şule Süzük
Çağımızın Romanı
Yayın Tarihi: 27.07.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 27.07.2025 , 00:01
Kocaman bir çöplükte mi yaşıyoruz? Bir söz vardı: “Hepimiz lağımın içindeyiz fakat bazılarımız yıldızları seyrediyor.” Buna benzer bir sözdü ama buraya yazınca hiç hoşuma gitmedi çünkü son derece toptancı, hiççiliği, öfkeyi, karanlığı ve çıkışsızlığı işaret ediyor. Oysa bu sarıdan karaya dönen ölüm sıcaklarında gönlümün istediği, serinlik eşliğinde biraz umut ve direnme gücü.
Nereden besleneceğiz? Hayat suyunu nereden emeceğiz?
Bir arafta baş aşağı asılmışken nasıl doğrulup yönümüzü bulacağız?
Ahmet Büke “Kırmızı Buğday”da “Ehtiyar kün öldü, bala kün doğamadı. İmdi börülerin vaktidir” diyor. Bu kurtlar zamanında, dişine kan değmiş canavarların insanı korkudan çıldırtan ulumalarını dinlerken saklandığın kuytularda hangi hikâyeyi duymak istiyorsun ey okur? Seni sana anlatan yüreğini gönendiren, içini ışıtan, kaderini kavratan, güç ve kök verenleri mi yoksa ıhtırıp seni insanlığından nedamet getirtenleri mi?
Bizim hikâyemiz ne/nasıl?
Bizim hikâyemiz nasıl yazılmalı?
“Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir başka bir deyişle toplumun egemen maddi gücü olan sınıf aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur; bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadır ki kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri aynı zamanda egemen sınıfa bağımlıdır” diyor Marx ve Engels “Yazın ve Sanat Üzerine”de. Şüphesiz tersyüz olmuş dünyanın dinamiklerini kavramamız, gerçek dünyanın üzerine örtülmüş kalın örtüyü önce aralamamız, sonra söküp atacak güce ulaşmamış önemli ve elbette bu praksise giderken gerçekliği apaçık edecek sanata, edebiyata, romana bugün her şeyden çok ihtiyacımız var. İşte çağımızın ve elbette günümüzün yazarları bu kadim ve “eski tedrisat”ın fenerini ellerinden bırakmamalı.
Ne oldu? Eski moda “şeyler”den mi söz ediyorum sevgili okur? Yapay zekâ kafası ile bambaşka bir bilinç durumuna mı geçiyor insanlık? Ancak unutmayınız Gazze’de açlık ve kıtlıktan ölüyor hâlâ çocuklar sözlerini kalplerimize mühürleyerek. Ya da… Neyse demem o ki gerçekliğin perdesini yırtmak gibi bir iddiası yoksa sanatın atın çöpe gitsin, işe yaramaz. Bu kadar da kabalaştırıyor ve indirgiyorum işte. Çünkü yolumuzu bulmak için ekmek kırıntılarına değil bildiğimiz sert, tarazlı ve şekilsiz çakıl taşlarına ihtiyaç duyarız; onlar bizi kurtarır.
Aydınlanmadan modernizme oradan postmodern zırvalıkların tuzaklarına varana kadar bir sürü yol yürüdük kimi dikenli kimi çıkmaz kimi bataklık. İşte bugün buradayız. Duyuyorum, okuyorum bazı entelektüeller diyorlar ki artık sanatta gerçekçiliğin, klasiğin zamanı tükendi, demode oldu, başka tür bir siber ya da hiper gerçeklik yaşıyoruz diye. Dedim ya eski modayım, 90’larda pek söylenir olmuştu bu kavram yaftalamak ve değersizleştirmek için ben bir dinazorum. Hâlâ “söz” e inanıyorum. Gerçek sözün, hakikat arayışının bizi insanlaştıracağını, aydınlatacağını, dirilteceğini biliyorum.
Kayganlaşmış, anlamı erimiş, hem o hem bu olan, sınıflandırmalara karşı çıkarak özgürlükçü olduğu iddiası taşıyan, pastişle ironi ve alegori üzerinde ter ter tepinen, durağan ve nesnel gerçekler olmadığını tüküren, kötücüllüğün ve karanlığın batağında her tür insani neşeyi yutan, umudu öldüren, sevgiyi travmatize eden bir edebiyata hayır diyorum. Bugün başsız ve sonsuz cesetleşmiş bu narsistik ve yalnızlık epiğini gözümüze sokan; inancı, duyguyu, kimliği ve manipülasyonu hakikatin yerine geçiren “söz”e tutunamayız ey sevgili okur.
Oysa söz o kadar değerli ki… İşte bu yüzden henüz yeni okumaya başladığım, okurken zaman zaman gözyaşlarımı tutamadığım, içimi sonsuz bir sevince bürüyen “Kırmızı Buğday” yazarına şimdiden teşekkür etmek istiyorum çünkü zeytine, pamuğa, toprağa, memlekete, Ege’ye, Gördes’e, sarma tütüne… başka türlü bakmama, sevgi ile coşmama, umut bulup yerden kalkmak için güç toplamama neden oldu. Bugün başka türlü tarihlerin yazılmaya yeltenildiği, hadi diyeyim cüret edildiği Anadolu coğrafyasında ölmeye yatırılan gerçek hikâyeyi destansı bir gerçeklikle yeniden var eden yazara selam olsun. Burnumu çeke çeke, estetik nesne/eser karşısında duyduğum büyülenmeyi başka türlü ifade edemeyerek gözyaşlarımla inandım! İşte bu yeni gerçekçilik, işte bu Anadolu destanı, işte bu kaybettikten sonra bulduğumuz o “söz”.
Biliyorum bazen heyecandan tıkanır insan, yeni bir keşfin çağıltısıdır bu, dedim ya iyi sanatın, iyi edebiyatın verdiği aydınlanma ve coşkunluktur. “Kırmızı Buğday”ı elime almazdan önceki ben ile 187. sayfaya gelmiş ben aynı insan değil bundan sonra. Bu coşku; adını Türk ve dünya edebiyatına, o en iyilerin arasına bir yazarın daha yazdırmasındandır hem de böylesi hikâyeleri koynunda saklayan Anadolu’yu bize tanıtmasındandır. Elbette üç elmanın üçüncüsü de benim gibi “buldum” diye etrafta dolanan, benim gibi sevinen, bu güzel anlatıdan umut ve güç devşiren okurlaradır.
İşte bu yüzden yaşasın Anadolu!
Yaşasın çağımızın romanı!