Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ayşe Şule Süzük

Ayşe Şule Süzük

Bugünün Romanı

Yarım yüz yıl öncesinden söylenmiş bu sözler ve tezler karşısında peki, bugün manzara-i umumiye nedir? Oğullarımızın oğullarına, kızlarımızın kızlarına hangi hikâyeleri anlatacağız?

Yayın Tarihi: 09.08.2025 , 22:41 Güncelleme Tarihi: 10.08.2025 , 00:23

Ahmet Büke’nin “Kırmızı Buğday” romanında, hemen birinci bölümde, romanın başında, Çanakkale’ye İngiltere’nin sömürgelerinden savaşması ve ölmesi için getirilen köylü çocuğu ile tütünsüz reaya Arap Ali arasında dokunaklı, derin, şiirsel ve epik bir sınıf kardeşliği bağı romancının sözü olarak omurgaya çakılır. Her ikisi de “yatmış ekin” i bilir, ona üzülür, kışa açlık çekecek çor çocuk için kahrolur. Birleşik Donanma’da karaya işgal etmek üzere inmek için bekleyen bin beş yüz askerden biri olan kumral çocuğu deniz tuttuğundan kumral asker tek lokma yiyemez, kumanyasını arkadaşına verir. Oysa Birleşik Krallık bu kurbanlık kuzuları karaya indirmeden –siz ölüme göndermeden diye okuyun- hemen önce taze kahve, sıcak yemek, domuz pastırması, sosis, patates, yağda pişmiş yumurta ile beslemiştir.

“Elini usulca ekmek torbasına uzattı. Memleketinden ayrılırken bir avuç buğday kellesini çantasına atmıştı. Son kalan dolu başağı parmaklarıyla buldu. Hızlıca koklayıp yakasına taktı.”

Yakasına buğday başağı takan kumral genç ile Arap Ali savaş meydanında rastlaşmış mıdır ki?

Kim bilir? Okuyun. Ancak yakasına buğday başağı takmış küçük asker, benim usuma karanfilleri, oradan da “Karanfil Devrimi”ni getirdi. İmge bu…  Durmadı usum, bir de Melih Cevdet Anday’ın o muhteşem şiirine götürdü beni: Anı. Kimin anısına yazılmış, yanık yanık kokan karanfil kimi söylüyor, bakabilirsiniz. Serbest çağrışımla, kişisel tarihimin bam telleri akıp giderken aslında Melih Cevdet’e değil de İlya Ehrenburg’un şiirine doğru çağıldamışmış meğer. Hüzünlü… “Paris Düşerken”in yazarı Ehrenburg yazmış bu şiiri: Oğullarımızın Oğulları

“Oğullarımızın oğulları şaşıracaklar

Tarih kitaplarını karıştırırken:

1914… 1917… 1919…

Neler çekmişler. Zavallıcıklar!

Yeni bir çağın çocukları savaşları okuyacak;

Yazarların, generallerin adlarını öğrenecekler,

ölülerin sayısını

Tarihleri öğrenecekler.

Siperlerin üstünde ne güzel kokardı güller,

Bilmeyecekler.

(…)”

Tekrardan zarar gelmez.

Edebiyat toplumsal her tür, olay ve olguyu yansıtan kocaman bir aynadır. Bir yandan yansıtır bir yandan da kendini sözü edilen nesnellikten doğru yeniden kesip biçer, kurar ve çatar. Bu karşılıklılık içinde sözünü söylerken inşa ettiği dünya aslında yazarın penceresinden kurduğu bir evrendir. Bu evrende toplumsal sorunlar, ideolojiler, krizler, altüst oluşlar, yapılar, sistemler, mücadeleler, tarih, varoluş biçimleri, bireylikler, yalnızlıklar, özlemler, öfkeler, umutlar yeniden yeniden kurulur, yorumlanır metinler üzerinden yeni bir dünya yaratılır.

Edebiyatçı söze inanır. Yarattığı dünya sözden çatılmış, yüreğe üflenmiş, usa yönelmiştir.

Anısı güzel Asım Bezirci o güzelim yalın diliyle  “Üretim güçleri ile üretim ilişkileri toplumun ekonomik altyapısını meydana getirirler. Bu temel yapının üzerinde onu uygun ideolojik üstyapı yükselir. Üstyapı hukuk, felsefe, ahlak, sanat,  gibi ögeleri öte yandan devlet, aile, mülkiyet, siyaset gibi kurumları ve bunların hepsine ilişkin görüşleri, tasarımları içine alır. Gerçi altyapı son çözümde üstyapıyı belirler ama sırası gelince üstyapı da onu etkiler. İkisi arasında tek yanlı, edilgin (pasif) değil; çok yanlı, etkin bir ilişki vardır. Ayrıca üstyapının çeşitli bölümleri arasında da karşılıklı bir ilişki görülür: Bu bölümler hem birbirine bağlıdır hem de birbirlerini etkiler.  Sanat ideolojinin, edebiyat ise sanatın dallarından biridir. Dolayısıyla aynı karşılıklı ilişki edebiyat için de söz konusudur. Bu bakımdan gerek altyapının gerekse üstyapının oluşumunda edebiyatın da az çok etkisi olduğu söylenebilir. Belki bu etki dolaylı ve sınırlıdır ama derin ve süreklidir.” diyor, katılmamak mümkün mü?

Edebiyat bunu yaptı. Edebiyatın yansıtma işlevi ile insan kendi hikâyesini okuduğu eserler üzerinden tanıdı, bildi. Ancak burada yazarın hangi pencereden dünyayı ve gerçekliği kavradığı, toplumun hangi kesimlerinin sözcüsü olduğu, nasıl bir dünya tasarımı üzerinden sanatını ürettiği son derece önemli.  Bu baş aşağı durmuş, okuyucuyu kandırmak üzerine kurgulanmış, ölümü gösterip sıtmaya razı eden,  tersyüz edilmiş bir gerçeklik mi? Yoksa toplumsal ilişkileri çarpıtmadan yansıtan, biricikliği bütünün kaderinde anlatan, umudu örgütleyen ve kulaklarımıza “bizim hikâyemiz”i fısıldayan mı?

Yazarın bir aydın olarak duruşunu bu tercihi inşa eder.

Bazen ortalık toz duman iken sakin kalan ve dili çatallaşmadan öylece sözünü söyleyendir o. Öte yandan edebiyat tarihimize bakıldığında, sanatsal metinler çözümlendiğinde görülür ki bu metinler pek çok akademik çalışmaya, siyasi alanın griliğine ve çıkışsızlığına karşı daha gelişkin ve derin bir söze, analize yaslanır. Hatta bu sözü, tarihselliği içinde söyleyerek kuruculuk işini edebiyat alanından örmek için kolları sıvar. Siyaset ve ideoloji onun ardından gelir ya da iki alan birbirini besleyerek, geliştirerek ve birbirine alan açarak “bilinç mimarlığı”na,  “ruh mühendisliği”ne soyunur.

Türk edebiyatında 19. yüzyıldan itibaren bu etkinin muazzamlığına tanık oluruz. Tanzimat’tan itibaren Erken Cumhuriyet Dönemi’ne, oradan Türkiye’nin 50’lerinden itibaren toplumsal altüst oluşlarına hep romanın tanıklığı ve romanın ideolojik bir söz makinası olarak kuruculuğu söz konusudur.

Sözgelimi 60’lı yıllarda yazdığı romanlar ve bu romanlar üzerinden oluşturduğu tarih tezlerine bakıldığında Türkiye aydınını derinden etkilemiş ve bir çatlama yaratmış nev-i şahsına münhasır bir Kemal Tahir vakası vardır. Öyle böyle tartıştırmış, kışkırtmış ve aydınları romanları üzerinden etkilemiş, karşıt tezler ve görüşler dâhil, pek çok aydını örgütlemiş, kendi mahallesinde aydınları ifrata kaçan ATÜT tartışmaları üzerinden konsolide etmiştir Kemal Tahir. Bu tartışmalar, tartışılmamasından yeğdir; geliştiricidir, aynı zamanda bugüne de dairdir.

Ahmet Büke’nin “Kırmızı Buğday” ile biz okurlarına tartıştırdığı “dünün dünyası”nın bugünün cumhuriyet tartışmalarına ne şekilde yansıdığı bir bakıma.  Elimizde egemen kesimlerce sistemli olarak belirsizleştirilmiş, değersizleştirilmeye çalışılmış Kurtuluş Savaşı anlatısının yeniden direklerini dikmek, oradaki sınıfsal ilişkileri tartışmak, sözünü bir tarih tezi inşası üzerinden kurmacanın gerçekliğinde yeniden yaratmak görevine soyunmuş bir edebiyat yapıtı ve bir yazar vardır.  Az şey mi? Çok şey… Belki yazarın yapmak istediği bu değil ama biz okurların ihtiyacı olan bu. Sonuçta edebiyat eseri okuruyla buluştuğu andan itibaren artık yazardan çok okurundur ve okurun ihtiyacına yanıt olur.

Son olarak Kemal Tahir’e verelim sözü “Gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. Bu savaşın zaferi sürekliliğindendir. ”diyor. Öte yandan  “Eski Yunan’ı heykel, Rönesans’ı resim, Fransız İnkılabı’nı müzik temsil etmiştir. Sosyalizmi de şiir ve roman temsil edecek.” de diyor. Yarım yüz yıl öncesinden söylenmiş bu sözler ve tezler karşısında peki, bugün manzara-i umumiye nedir? Oğullarımızın oğullarına, kızlarımızın kızlarına hangi hikâyeleri anlatacağız?

Ahmet Büke, (2025) Kırmızı Buğday, Can Yayınları.

Asım Bezirci, (1976). Bilimden Yana Sosyalizme Doğru, Cem Yayınevi.

Kemal Tahir, (1989) Notlar Sanat Edebiyat I, Bağlam Yayıncılık.

Ayşe Şule Süzük 'ın Son Yazıları