Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Atilla Özsever

Atilla Özsever

Aşk, direniş ve ‘68’

Zülfü Livaneli’nin “Bekle Beni” isimli romanı, 68 kuşağının özellikle 12 Mart 1971 askeri darbesi sürecinde yaşadıklarını anlatıyor. Bu çerçevede roman kahramanları Selim ve Leyla’nın aşkları, direnişi söz konusu ediliyor. Livaneli, kitabının sonunda da bu süreci yaşamış 68 kuşağına saygısını dile getiriyor…

Yayın Tarihi: 08.10.2025 , 23:34 Güncelleme Tarihi: 09.10.2025 , 00:00

Zülfü Livaneli, ünlü bir müzisyen, yazar ve politikacıdır. Bizim kuşak kendisini öncelikle bir müzisyen olarak tanıdı, şarkılarından çok etkilendi. Livaneli daha sonra edebi tarafını ortaya koydu, kitaplar yazdı. Bu arada bir süre de politika ile uğraştı, milletvekili oldu.

Bu yazımızda Zülfü Livaneli’nin son çıkan romanı, “Bekle Beni”den (Can Yayınları, Eylül 2025) söz edeceğiz. Livaneli, 68 kuşağının bir bireyi, 12 Mart 1971 askeri darbesi sürecinde gözaltına alınıp tutuklanmış ve bir süre cezaevinde kalmış. O nedenle romanında cezaevi koşullarını çok iyi yansıtıyor.

189 sayfalık kitabın nerdeyse 100 sayfası cezaevi süreciyle ilgili. Roman kahramanı Selim’in gözaltına alınması, hapishaneye gelişi, işkence olayları, cezaevindeki günleri, eşi Leyla ile mektuplaşmaları, “Bekle Beni”nin büyük bir bölümünü oluşturuyor.

Zülfü Livaneli ile aynı kuşaktanız, yaşlarımız çok yakın, Livaneli 1946, ben de 1948 doğumluyum. Zülfü’nün romanında özellikle hapishane süreçleriyle ilgili anlattıklarına ben de kişisel yaşanmışlıklarım üzerinden kısaca değineceğim.

Şöyle ki ben de 12 Mart darbesi sürecinde 2,5 yıl cezaevinde kaldım, ünlü Ziverbey Köşkü’nde işkence gördüm. Kitaptaki sahnelerle kendi yaşadıklarımı yan yana getirip bir anlamda Zülfü Livaneli’nin romanının gerçekliğini ortaya koymaya çalışacağım…

Aşkın doğuşu

“Beni Bekle” romanı, bir aşk hikayesiyle başlıyor. 17 yaşındaki Selim, ruhu fırtınalarla dolu bir genç, Leyla isimli bir albayın kızına “vuruluyor”. Lisede aynı sınıfta okuyup bakışmalar, Selim’in Leyla’ya yönelik duyguları, bir mektupla buluşma eylemine yol açıyor.

Leyla ise, babasının subay olması nedeniyle kurallara bağlı, disiplinli bir ailede yetişmiş, önce çekingen davranıyor, sonra buluşmalar başlıyor. Zülfü Livaneli, bu aşkın başlangıcını lirik satırlarla anlatıyor.

Neyse ailelerinin onayı ile Selim-Leyla aşkı, daha ciddi bir sürece evriliyor. Bu arada “evlilik aşkın mezarıdır” tartışması da Selim’in kafasında var, mektubunda Leyla’ya bu görüşten söz ediyor ama “evliliğin aşkı öldürmeyeceğine olan inancını da” belirtiyor.

Sonuçta Ankara’da evleniyorlar ve bir süre sonra Zeynep isimli kızları doğuyor. Ancak bu iki aşık, bir ayrılıkla karşı karşıya. Selim, askerlik hizmetini yapmak zorunda.

12 Mart darbesi

Selim, Sivas’ın ayaz ve çok soğuk olan Temeltepe’de askerlik hizmetine başlıyor. Livaneli, bu süreçte Selim’in askerlikte çektiği sıkıntıları, ıslak çarşaflarla yatışını anlatıyor. Roman kahramanın hastalanması, hastanedeki süreçler ve nihayetinde askerliğin bitişi.

Selim, askerlik sonrası yazarlık tutkusunu geliştirmeye çalışıyor, öyküler yazıyor. Bu arada Türkiye’nin 1970’ler atmosferinde çalkantılı günleri, öğrenci hareketleri, çatışmalar, grevler, eylemler, romanda kısa da olsa yansıtılıyor.

12 Mart 1971 muhtırasıyla birlikte ülke askeri bir darbe sürecine giriyor. Ve muhtıra sonrası bir gün, Selim’lerin evlerine polis baskını oluyor. Evde aramalar, küçük kızı Zeynep’in önünde babası Selim’in gözaltına alınması.

Selim, gitmeden önce Leyla’ya son bir kez sarılıp kulağına “Güçlü ol, bu da geçecek” diyor…

Ordunun konumu

Zülfü Livaneli, askeri darbe sürecini anlatırken devletin ve de onun güvenlik gücü ordunun konumuna da değiniyor. Gençlerin sorgusuz sualsiz hapishaneye tıkılışı, korkutma ve işkenceler. Ardından bu muameleyi yapan generaller hakkındaki sözleri:

“Ülkenin en iyi okullarından geçmiş, yabancı diller bilen, edebiyatla, sanatla yoğrulmuş olanlara bu cezayı reva gören generaller, bu koğuştaki insanların toplam bilgisi yanında çırak bile olamazlardı.

Geleneksel, dar kafalı memurlardı; vatan sevgisi dedikleri, cehaletten ve kör itaatten başka bir şey değildi. Ama güç ellerindeydi: kelepçeler, göz bantları, pikaplar, merkezler”.

“Ziverbey Köşkü”

Roman: Zülfü Livaneli, romanında “Merkez” adı verilen ve 12 Mart sürecinde gözaltına alınanlara yapılan işkencelerden söz ediyor: “O gizli Merkez- adı bile tam koyulmamış, sadece ‘Merkez’ diye fısıldanan o yer- yaşarken cehenneme gönderilmiş insanların anlattıklarında canlanıyor”.

Yaşanmışlık: Bizler ise ayni süreçte “Ziverbey Köşkü” denilen bir işkencehaneye götürülmüştük. Orada işkence yapanların ilk sözü şuydu: “Burası Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Kontrgerilla Merkezi’dir. Burada kanun, kitap, anayasa geçmez. Sizler bizim harp esirimizsiniz”.

Roman: İşkence görenlerin koğuşta arkadaşlarına anlattıkları: “Cinsel organına elektrik verecekler, bir süre kan işeyeceksin, erkekliğinin bittiğini sanacaksın ama merak etme bitmeyecek, hepsi geçecek.”

Yaşanmışlık: Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceden sonra Selimiye Askeri Cezaevi’ne getirilmiştik. Ben üsteğmen, kardeşim Olcay da teğmen rütbesinde cezaevindeydik. Annem ilk ziyaretinde bizlere “Aslanlarım sizlere de işkence yaptılar değil mi? Ama ben torun bekliyorum, merak etmeyin” demişti.

Leyla’ya mektup

Selim, cezaevinden eşi Leyla’ya mektup yazıyor, kontrolden geçtiği için mümkün olduğu kadar olumlu. Koğuşunu bir okul yatakhanesi gibi tanımlıyor. Gündüzleri elden ele geçen gazete okunuşlarından, ilanlara kadar her şeyin didik, didik edilmesinden söz ediyor.

Roman: “Leylam, tek gerçek sıkıntım, sizden uzak olmak, sizi görememek, kızımın kahkahasını duyamamak, senin gülüşüne eşlik edememek…”

Yaşanmışlık: Selimiye Cezaevi’nde kalırken bir ara bodrum kata indirilmiştik. Koğuş pencereleri biraz yüksekteydi. Bir keresinde yukarı bakarken pencereden binanın biraz ilerisinde el ele tutuşmuş bir çiftin geçişini görür gibi olmuştum. İki sevgilinin tutuşan ellerini gören bir genç olarak içim özlemle dolmuştu…

Babanın ziyareti

Selim’in babası, yüksek devlet görevlerinde bulunmuş bir müfettişti. Ziyarete gelmesi, şaşkınlık yarattığı gibi yüreğini de ısıtıyordu.

Roman: “Oğlum, sen ailemize leke sürecek bir şey yapmadın. Fikir suçu diye bir şey varsa ki bence olmamalı, seni ondan aldılar. Kaç nesildir bu topraklara düşünen, yazan, çizen insanlar hapishanelerde çürür. Üzülme, bu karanlık günler geçer, kendini güçlü tut”

Yaşanmışlık: Benim babam da askerdi, yüzbaşıyken ordudan ayrılmıştı. Bizler küçükken annem, babam boşanmışlardı. Babam sanki eski ihmal ettiği yılları affettirmek için ziyaretimize sık gelir, harçlık bırakır, avukatlık ücretlerini öderdi.

Koğuş hikayeleri

Zülfü Livaneli, Selim’in cezaevi koğuşundaki geçirdiği günlerden, arkadaşlarla dostluklarının ilerlemesinden, okunan kitaplardan da söz ediyor. Dostoyevski, Kafka, Oscar Wilde gibi yazarların hapislik süreçleriyle ilgili kitaplarından da alıntılar yapıyor. Hapishanede edebiyatla tedavinin önemine değiniyor.

Livaneli, romanın içine tarihsel, mitolojik bilgileri de yerleştirerek kitabının entelektüel düzeyini yükseltiyor. Zaman, zaman işkence bölümüne de dönüşler yaparak Selim’in duygularına şöyle tercüman oluyor:

“Selim’in korktuğu fiziksel acı değildi… Bütün sorun aşağılanmaktı… işkenceci olma onursuzluğunu kişiliğine sindirebilen insanlar tarafından aşağılanmak korkunç bir şeydi”.

Cezaevinde gardiyan subayların tutarsız, absürd (saçma, mantıksız) tavırlarına da dikkat çekiliyor. Yine koğuşlarda arkadaşlarının ideolojik tartışmaları da gündeme getiriliyor. “Sosyalist Türkiye, Milli Demokratik Devrim (MDD) tartışmaları”, “Devrim ne zaman olacak?” sorgulaması gibi…

Yılmaz Güney’in türküsü

Zülfü Livaneli, Selim’in koğuşta arkadaşlarıyla birlikte söyledikleri türküleri de dile getiriyor: “Hapishanelere güneş doğmuyor”, “Mahpushane Çeşmesi” gibi. Yeri gelmişken ben de hatırlatayım, Yılmaz Güney hapishane arkadaşımızdı. Bize “Zahit Bizi Tan Eyleme” türküsünü öğretmişti. Mahzuni Şerif de, kısa bir süre kaldığı Selimiye Askeri Cezaevi’nde bizlere türküler söylemişti…

Bu arada Selim’in Leyla ile mektuplaşmaları da gündemde. Leyla’nın Selim’e yazdığı mektupta, “Ankara’daki evin kirasını ödeyemedikleri için İstanbul’a annesinin yanına gidişinden” söz ediyor.

Bu hapishane sürecinde Selim ve Leyla’nın dayanışması çok güzel anlatılmış. Sevginin, dostluğun ve yoldaşlığın öneminin altı çiziliyor…

Yine cezaevinde dirençli, dayanıklı olmanın da ne kadar önemli olduğu, Selim’in duygu ve düşünceleri çerçevesinde ortaya konuyor. Tabii cezaevinde niçin olduğunun farkında olmak çok önemli. Boşu boşuna değil, bir ideal, bir dava uğruna yatma düşüncesi, bilinci, insanın dayanma gücünü arttırır.

Selimiye’den sonra başka bir davadan Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde yatarken ranzamın duvarına Nazım’ın resmiyle şu şiirini kartpostal olarak asmıştım: “İçerde on yıl, on beş yıl / daha da fazlası hatta / geçirilmez değil / geçirilir / kararmasın yeter ki / sol memenin altındaki cevahir”

İsveç’e gidiş

Romanın son bölümü, Selim’in cezaevinden çıktıktan sonra Türkiye’de barınma ve yaşama şansının zorluğu nedeniyle İsveç’e gitmesiyle ilgilidir. Ülkeye ilk girişte İsveç polisinin sorgulaması, sıkıntılı günler ve nihayetinde Leyla ve Zeynep’in de buraya gelmesiyle ailenin birbirine yeniden kavuşması, hüzünlü ve umutlu satırlarla anlatılıyor.

Zülfü Livaneli’nin romanına yazdığı sonsöz de şöyle:

“Bu romanda benim ve ailemin hayatından izler var ama bir özyaşam öyküsü değil… ‘68’ olarak anılan bir kuşağın ortak hikayelerini anlatmaya çalıştım…

Ne yazık ki Türkiye, sistemin iliklerine işlemiş aydın düşmanlığını, asker ve sivil her dönemde sürdürdü; hem sürekli devlet zulmünü, hem de Doğu-Batı çelişkisinin yarattığı önyargıları omuzlarında taşımak zorunda kalan bilgili, rafine yüz binlerce insan ülke yaşamından dışlandı. Bazı arkadaşlarımız çok ağır bedeller ödediler.

Bu kitap, fırtınalar içinde yitip giden arkadaşlarımıza bir saygı duruşu olarak da algılanmalı”…

Atilla Özsever 'ın Son Yazıları