Alpaslan Savaş
Tahtakurusu, jetonlu oyuncak, kazara yaşamak
Yayın Tarihi: 26.11.2025 , 21:19 Güncelleme Tarihi: 27.11.2025 , 00:00
Bir korku filminde gibiyiz. İnsanlar, sıradan olarak nitelenemeyecek olaylar sonucu ölüyor. Ölümlerin gerçekleşme şekli ve sıklığı ‘kazara’ denmesine de izin vermiyor. Ölüm değil de yaşamak kazara neredeyse.
Birkaç gün önce İstanbul Bağcılar’da bir mahalle parkında, jetonla çalışan elektrikli oyuncaklara binen beş çocuğu elektrik çarptı. Neyse ki hayattalar. Soyulmuş kablolar dışarıda ve öylece bantlanmış, uzatmalar ortalıkta. Park belediyenin, oyuncaklar belediyeden iş alan bir değnekçinin. Olaydan hemen sonra jet hızıyla parka ulaşan belediye görevlileri aynı hızla tüm oyuncakları kamyona doldurup götürmüş. Deliller artık yerinde değil, belediyenin hurdalığında. Açıklama falan hak getire. Olsa da muhtemelen ‘verilmiş sadakamız varmış’ diyecektir kimse o yetkili.
Bu işlerin verilen sadakaya bakmadığı geçen ay Dilovası’nda patlayan parfüm deposunda bir kez daha görüldü oysa. Patlamaması sürprizdi o deponun. Kimyasal tankın etrafında kaçamadan yanarak can veren çocuk işçiler parktaki çocuklar kadar şanslı değildi.
Şansızlık mı gerçekten? Değil ama öyle düşünmemiz isteniyor. Her örnekte ‘fıtrat’ demesi Erdoğan’ın sadece inancından değil, toplumu bu yeni normale ikna etme çabasından.
Dilovası’ndaki depoda da Bağcılar’daki parkta da çocuklar dudak uçuklatan ihmaller nedeniyle öldüler ya da yaralandılar. İhmal deyip duruyoruz ya, o da açıklamaya yetmiyor artık olan biteni. Sistemin içine yerleşmiş, işini bilen paragöz densizlere de yıkarsak hafifletmiş oluruz suçu. Piyasacı tercihlerin sonuçlarıyla yüzleşiyoruz. Arızi değil hiçbiri. Kazara yaşıyor artık emekçi halkımız. Sistemin normali haline geldi bu durum.
Başka nasıl açıklanır ki bunca ölüm. İstanbul’un kent içi turizminin merkez ilçelerinin birinde tahtakurusu basmış otel olur mu? Şikâyet edince ilaçlatılan odada aynı akşam kimse yatırılır mı? Odada zehirlenip ambulansla hastaneye kaldırılan aileye “hava değişimi olmuş, yediğiniz dokunmuştur” denip yarım saat serum sonrası otele geri yollanır mı? İki çocuk, anne, baba peş peşe ölünce, lokumcudan midyeciye günlerdir nerede yemek yedilerse hepsi toplanıp tutuklanır, sahibinin “sadece pakette su veriyoruz, o da ambalajlı” dediği otelde başka bir enayilik var mı diye hiç araştırılmaz mı?
Kazara yaşamak ya da ölümün yaşama göre sıradanlaşması değil mi bu?
İş cinayetlerinde kadın, erkek, çocuk demeden her gün altı işçi ölüyor. Kadın cinayetleri durmuyor. Öğrenciler kaldıkları yurtta yedikleri yemekten zehirleniyor. Sokakta, işyerinde, evde, parkta, yani gündelik hayatta ölüm hiç bu kadar sıradanlaşmamıştı.
Yoksulluktan bahsediyoruz, yüksek enflasyondan, eriyen ücretlerden, kredi kartları arasında dönüp duran borç sarmalından, işsizlikten, güvencesizlikten… Sömürü sadece eşitsizlik yaratmıyor, aynı zamanda emekçi halkı süründürüyor, evet ama bir başka büyük yıkımla daha karşı karşıyayız. Ölümün sıradanlaşmasıyla.
Piyasacı düzen emekçi halka karşı savaş dönemleri dışında hiç bu kadar kıyıcı olmamıştı. Yaşam hiç bu kadar ucuz olmamış, ölüm hiç bu kadar sıradanlaşmamıştı.
İnsanlığın sosyalizme hiç bu kadar ihtiyacı olmamıştı.