Alpaslan Savaş
Bahçe hortumu
Yayın Tarihi: 12.11.2025 , 22:29 Güncelleme Tarihi: 13.11.2025 , 00:00
Evi hemen beş on metre ötede, fabrikayı biraz yüksekten gören bir yerde. Kapının önünde gazetecinin sorduğu soruları yanıtlarken arkasında yangında küle dönmüş fabrikanın ağır görüntüsü var. Tanık olduğu dehşeti anlatıyor:
“Sabah dokuz sularıydı, uyanıktım. Patlama sesi oldu. Kalktım balkondan baktım, adam yanıyordu. Hemen aşağıya indim, bahçedeki hortumu aldım adamı söndürdüm. Sonra onu köşeye aldım. İçerde bağrışma sesleri, çocuklar ve kadınların çığlıkları vardı. Dönüp fabrikanın kapısına doğru gitmeye çalıştım. Müdahale etmek istedim ama alev çok büyüktü. Giremedim ben…”
Sonra çevreden toplaşanlarla beraber çaresizlik içinde itfaiyeyi aramışlar. Gelene kadar olan olmuş zaten. Sürekli patlamış içerisi. Dev bir alev topuna dönmüş fabrika. Ne onlar içeriye girebilmiş ne içeridekiler dışarıya çıkabilmiş.
Görgü tanığının dehşete tanıklığı böyle.
Fason parfüm üretilip depolanan fabrikada yanıcı ve parlayıcı tonlarca madde öylece ortalıkta. Yangın tüpü bile yoktu diyor eski çalışanlar. Gerçi olsaydı neye yarar öyle bir ortamda o da şüpheli ya… Biri karışımı hazırlıyor, diğeri tanka döküyor, başka biri oradan tüplere dolduruyor. Dört yıl önce açılan fabrikanın bugüne kadar patlamaması mucize.
Dışarıya kadar yayılan ağır kokunun yarattığı rahatsızlığa ek olarak gelip geçerken açık kapıdan gördükleri tedbirsiz kimyasal tankları hep korkutmuş mahalleliyi. Kaç kere şikâyet etmişler. Arada bir belediye zabıtaları gelir, üç beş dakika sonra ellerinde birer parfüm kolisiyle çıkıp giderlerdi diyor dehşetin görgü tanığı. O şikayetlerden birinde yine belediye yetkilileri gelip inceleme yapmış, binaya kaçak raporu vermiş. Bir miktar ceza kesildikten sonra yıkım kararı alınmış ama her ne hikmetse o karar bir türlü uygulanmamış.
Demek ki patlayıp yanmasaydı bile vardiyanın birinde içerdekilerin başına yıkılacaktı fabrika.
Yangından kurtulmayı başaran kadın işçilerden biri “ne sigorta vardı ne kayıt” diyor. Yevmiye 800 lira. İşler yoğun olduğunda dışarıdan Suriyeli ya da Afgan işçiler gelip çalışıyor. Onlara verilen daha da az.
6 işçi yaşamını yitirdi dehşet fabrikasında. Hepsi kadın. Üçü 18 altı. Yani fabrikada değil, okulda olmaları gereken yaştalar. Diğerleri 55 ve 65 yaş üstü. Onlar da hayata emeklilik güvencesiyle bakmaları gereken dönemdeler.
Fabrikanın dibinde, iki sıra bitişiğinde İŞKUR hizmet binası var. Burayı denetlemekle yükümlü bakanlığın iş ve işçi bulma kurumu. Geçen sene açılmış. Açılışta vali orada, kaymakam orada, belediye başkanı, ticaret odası başkanı, kurum müdürü herkes var. Hadi o gün hiç birinizin gözü kestiğiniz kurdeleden başka bir şey görmedi, peki sonraki bir yıl boyunca kurumda görev yapan tek bir yetkili insan evladı, burnunun dibinde bu şikayet üstüne şikayet alan fabrikadan tüm sokağa yayılan ağır kokuyu da mı almadı? Her gün çalışmaya gelen çocuk yaştaki işçileri de mi görmedi? Önünden geçerken şöyle göz ucuyla bile olsun içeriye hiç mi bakmadı?
Adlı adınca bir ölüm fabrikasıymış burası, kesin. Ama kesin olan asıl şey, bu fabrikanın istisna olmadığı. Türkiye’nin en yüksek katma değerinin üretildiği Dilovası-Gebze-Çayırova-Darıca bölgesi burası. Daha geçtiğimiz hafta durup dururken çöken bir binanın altında can verdi bir aile. Milyonlarca dolarlık değer üretililen bölgede işçiler ya fabrikada yanarak ya çöken evlerinde can veriyor. Bu mu iki lafın başı dilinizden düşürmediğiniz Türkiye Yüzyılı? Bu mu sanayi üretiminde kırdığınız ihracat ve üretim rekorlarınızı borçlu olduğunuz işçilere ödettiğiniz bedel?
Burada ya da başka yerlerde, hiçbir iş cinayeti istisna değil artık. Yaygın ve sıradan. Daha fazla ve kaçınılmaz. Dilovası’ndaki bu cinayetten birkaç gün sonra, Diyarbakır’daki karayolu yapımı sırasında çöken iskelede 4 inşaat işçisi can verdi. Ondan önce Mersin’de kendilerini tarlaya götürürken şarampole yuvarlanan servisin içinde öldü tarım işçileri. Bir hafta sonra öncekine yakın bir yerde yine devrildi başka bir servis, orada da öldü işçiler. Grizu patlaması nedeniyle Türkiye tarihinin en yüksek can kaybının meydana geldiği Soma madeni, devletin örnek gösterip ödül verdiği ocaktı, 301 madenciye mezar oldu. Ermenek’teki madende ise grizu değil ocağın duvarları patladı, yerin yüzlerce metre altında işçiler o duvardan içeri dolan tonlarca suda boğularak can verdi. Tersane işçileri filika testinde kum torbası niyetine kullanılmaları sonucu boğularak öldü. İşi can kurtarmak olan işçiler, batmakta olan gemiye batmak üzere olan bir botla gitmek zorunda bırakıldıkları için öldüler. Tazminatını vermeyen holdingin önüne parasını istemek için gelen işçi patronun adamları tarafından dövüle dövüle ya da pasaportu bile olmadan çalışmak zorunda kalan göçmen işçi, iş kazası geçirdiğini kimse bilmesin diye ormanda yakılarak öldürüldü.
Sayfalarca tutar bu suç listesi. Hangisi istisna sayılır sizce?
Yeni eski ayrımı, merdiven altı üstü farkı yok. KOBİ’si de aynı holdingi de. Bu düzen işçileri öldürüyor ve buna devam edecek. Ne kazaları önleyebiliyorlar ne ölümleri. Çözüm arıyorlar mı, o da başka soru elbette. Çözümleri var mı, belki de asıl soru bu.
Piyasacı düzen acımasız. İnsan yok orada. Sadece para var. Kâr odaklı üretim işçi sağlığını ve onun güvenliğini maliyet kalemine yazıyor. Daha iyi işyeri, daha vicdanlı patron aramasın kimse. Bize insan odaklı üretim gerek. Patronun kasasını doldurmak için değil, toplumsal ihtiyaçları önceleyen, merkezi planlanmış bir üretim. Hayatta kalabilmenin yolu bu. Yoksa işçilerin canı bahçe hortumuna emanet.