Popo

30/10/2010 Cumartesi
Popo

KENTİN SESİ-İZMİR Yazıları

Adam sürekli küfür ediyor, her lafının başında bir “hass..ktir”. Hass.. aşağı hass.. yukarı. Amel defterindek günahları da her ağzını açtığında hızla çoğalıyor. Böylece genç bir yaşta kendisini cehennemde buluyor.

Günahlarından dolayı genç yaşta cehennemde olmanın verdiği şaşkınlık ve çaresizlikle meleklere yalvarıyor, kendisine son bir şans vermeleri için. Görülmüş şey değil ama genç adam yeminler ediyor, bir şans daha verilirse asla bu küfrü bir kez daha ağzına almayacağına dair.

Böylece tek bir küfür etse dahi yeniden cehenneme gönderilmek üzere melekler tarafından dünyaya bırakılmak üzere yola çıkıyor. Meleklerin acelesi olsa gerek, dünyaya 1-2 metre kala yere bırakılıyor, bizim genç adam. Yere kıç üstü sert bir düşüş sonucunda ilk tepkisi kızgınlıkla “hass..ktir!” oluyor. Birden meleklere verdiği söz aklına geliyor ve pişmanlıkla “hass..ktir!” diyor. Bu kez aklına, verdiği sözü iki kez ihlal ettiği geliyor ve boşver gitsin anlamında “hass..ktir!” diyor.

Bu fıkranın bizim kitapevi ile şöyle bir ilişkisi var. Çalmak için bara gideceğim ve elimde okumam gereken bir kitap listesi var. Kitapçılara da uğramak için yola erken çıkıyorum ve ilk darbeyi yiyorum, otobüse biner binmez yolculuk etmek için kentkart denilen plastik şeyde yeterli kontörüm olmadığını anlıyoruz, şoförle birlikte. Tek kurtuluş yolu olarak, normalde 4.5 TL’ye malolan 3 binişlik kontör için geçici bir 6.5 TL’lik kart almam yeterli. Ama yo, hayır olay bu kadar basit değil bu kez: şoförümüzün elinde geçici kartı kalmamış! Basmaları için yolculardan kart iste diyor, verirsin bir 1.5 TL!

Allahtan cebimde bozuk 1.5 TL var ve yolcuların birisinden bulduğum kartı basıyorum otobüste. Küfürü içimden ediyorum şoföre.

Sırtımda ve elimde taşıdığım ağır çantalarla eskiden “sevimsiz” iletişim, şimdi “sevimsiz” kitapsan olan kitapevine giriyorum, alacağım yanıtları bile bile: efendim baskısı tükenmiş, efendim diğer dükkanda var vs. vs.

Sonunda şans eseri bulduğum bir iki kitapla kalakalıyorum kasada elimde para, kitapların üzerinde fiyat etiketi, kurtulamıyorum sevimsiz ortamdan. Barkod sorunu varmış vs. vs... Omuzlarımdaki ağırlık artık kollarımı kesmeye başlamış, bu tür bir sorunla ilk defa karşılaştığımı söyleyip, şaşkınlığımı ve öfkemi dile getiriyorum, ne gam...

İçimden küfür ediyorum...

Öğrenciliğimdeki Ankara kitapçılarına benzettiğim Yakın kitapevine ayak basıyorum, sanki Ankara’ya adım atıyorum. Aradığım kitaplar için herkes seferber olmuş...

Ama baskısı yok, ellerinde yok vs. vs.

Yine de mutlu ayrılacakken, kitapçıdaki bir kadın, bana İzmir NKE’yi bilip bilmediğimi soruyor, yanıtımı beklemeden de orada bir kitapevi olduğunu ve ne ararsam arayayım mutlaka not alıp bulduklarını söylüyor.

İşte, İzmir NKE daha bir yıl olmadan böyle nam salmış demek ki diyorum.

İzmirli okurların eskiden İzmir’in en orjinal kitapevi Duvar kitapevinden tanıdığı, İzmir’in en kitaba ve cana yakın kitapçısı Ali Üşümezgezer, gerçekten de aradığım tüm kitaplardan bazılarını şimdi çalıştığı İzmir NKE kitapevinin raflarından “eliyle koymuş gibi” çıkarıp veriyor, bazılarını da 1-2 gün sonra telefonla arayıp bulduğunu haber veriyor. Lenin’in Edebiyat ve Sanat” kitabı 1968 tarihli 1. baskısı ellerimizde ve birlikte kitap kapağının ne kadar estetik ve kağıdın ne kadar kaliteli olduğuna şaşırıp kalıyoruz.

Bir yandan da o eski kitaplarda içindekiler bölümünün neden kitapların başında değil de sonunda yer aldığını çözüyoruz: çünkü ofset değil tipo baskı diye düşünüyoruz ama daha ileri gidemiyoruz çünkü sürekli her yaştan bir sirkülasyon var kitapevinde, yayıncılığa dair daha derin analizler yapmamıza izin vermiyorlar, çok şükür....soL’a abone olacaklar, TKP kongresine katılacaklar vs. vs...

Böylece kanın gödeyi götürdüğü bir sahne deneyiminden çıkıp yine makus otobüs durağına varıyorum.

Otobüs çok geçmeden geliyor ama şoför kadeşimizde bu kez kart var ama bozuk para yok!

Tartışıyoruz ve bir sonraki durakta parayı bozdurmak için beni indiriyor. Tam parayı bozdurmak üzereyken de hızla uzaklaşıp gidiyor. Bu kez bağıra bağıra ana avrat küfür ediyorum, otobüsün arkasından.

Yine de ne rahmetli dedem ne de bizim mahalledeki travestiler kadar yaratıcı olabiliyorum küfür ederken.

Tarrafçı Roni Margulies 2 hafta önce yayınlanan yazımdaki “Referandumla eli güçlenen AKP karşısında ‘Yetmez ama Evet’çi liberallerin bir kısmı ‘elini veren ...nü de verir’ havasına girmiş durumda.” ifadesinden yola çıkarak TKP’nin eşcinsel düşmanı, yani homofobik olduğu sonucunu çıkarmış. Tarrrafçı Halil Berktay’da aynı ifadeler üzerinden referandumdaki hayırcı cephenin “şiddet” eğilimlerinden dert yanmış.

Efendim bu ifadeler cinsiyetinden bağımsız olarak memlekette yaşayan her aklı başında homosapien’in doğal tepkisidir.

Ya da üstat Can Yücel’in yazılarında kullandığı “göt” kelimesi nedeniyle mahkemede anlattığı bir fıkradan sonra verdiği savunmada dediği gibi “bizim köyde göte göt derler.”!

Fıkra şöyledir:

Bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora getirir hastayı köylüler. Koca devletin koca doktoruna. Doktor hastaya fitil verir ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere.

Köylüler tabi ' Tamam doktor bey' deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir.

Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü.

Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, 'Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey' falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: 'Makattan verin dedi doktor' der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar falan ama makat ne bilen yoktur yine.

Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor bayağı. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: 'Çok kızacak doktor,çok! ' diye.

Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: 'Ben çok kızacak demiştim size götüne sokun dedi'.

ÖNCEKİ YAZILARI