Endişe

31/07/2010 Cumartesi
Endişe

KENT GÜNDEMLERİ-İZMİR Yazıları

İzmir’de bir türlü bitmeyen ama her geçen gün kapanan yeni yollarla yaşamı daha da çekilmez hale getiren metro inşaatı sayesinde şimdi otobüsler daha önce hiç geçmedikleri deniz kıyısına paralel, dar ara sokaklardan yol alıyor. Bu uzun hat boyunca çoğu ara sokağı bildiğimi sanırdım.

Yanıldığımı görüyorum. Bir zamanlar bir orman olan Hatay caddesinin altında ve üstünde, o eski zamanlardan kalma ağaç öbeklerinden oluşmuş küçük arsalar ve parklar hala ormanın şaşırtıcı gizemini taşıyor gibi.

Alışkanlıklardan kurtulmak, hep aynı caddeden aynı çirkin mağazaların arasından geçmemek güzel. Daha önce görülmemiş her sokak levhası, bir zamanlar bakkal olduğu anlaşılan terk edilmiş her dükkan, yoksul sokakları aydınlatabileceği tüm açılarıyla ışıtan güneş, yeni yapılan asfaltla bir karış daha kısalan her eski apartman girişi insanın yolculuk sırasındaki düşüncelerinin yeniden tazelenmesini sağlıyor.

Yine de bu tazelenme çok uzun sürmüyor levhaları, dükkanları, ışıkları ve apartman girişleriyle bu sokakların, insanın kendi yaşadığı sokağın neredeyse birebir aynısı olduğunu anlayıncaya kadar. Aynı dert, aynı keder, aynı gelecek…

Tanıdık sokaklardan otobüsle geçmekse aynı geçmişe götürüyor. Yıkılıp yerine apartman çıkılmış eski yazlık sinemalar, ağaç elektrik direklerine iplerle gerilmiş sinema afişleri…

1970’lerden Gregory Peck’li korku klasiği Omen, Marlon Brando ve Jack Nicholson’lı western klasiği Bozgun’un afişlerinin asılı olduğu direkler yok artık. Parkların adı değişmiş, kasabımız bir pimapen dükkanı olmuş, çocukluğumuzun dut ağaçalrı dolu gizemli arsasına bir kahvehane oturtmuşlar, abilerimizin ellerinden kurtulmaya çalışan farelerin yalağında sopalarla dövülerek boğulduğu çeşmeden bir damla su akmıyor.

Sadece artık kimsenin satın almayacağı tozlu ve sararmış oyuncak ve kitaplarıyla kırtasiyemiz duruyor.

Otobüste yanına oturduğum gencin Kürt olup olmadığını ve eğer Kürtse benim de şu son zamanların linç güruhundan bir Türk olduğumu düşünüp düşünmediğini düşünüyorum. Sonra da eğer Kürt değil de linç güruhundan bir Türkse benim Kürt olup olmadığımı düşünüp düşünmediğini ve farelerin yalağında sopalarla dövülerek boğulduğu çeşmeyi düşünüyorum.

Aynı dert, aynı keder, aynı gelecek… Endişeleniyorum ama hikayedeki gibi değil:

İki IRA militanı uzaktan kumandalı bombayı köprünün altına yerleştirip arabalarında İngiliz askerlerin gelmesini beklemeye koyulur. Askerlerin her zamanki nöbet yerlerine gelmesi epey gecikince endişelenen militan diğerine “Umarım başlarına kötü bir şey gelmemiştir!” der.

Not: Geçen haftaki yazıda geçen boyoz ve yumurta konusunda beni uyaran İzge hocamın düzeltmesini burada paylaşıyorum ve kendisine teşekkür ediyorum: Yumurta boyozla birlikte fırında pişiyormuş, haşlanmıyormuş. Yumurtayı kestikleri ip ise misinaymış. Aynı şekilde EHOT ve vuvuzela yazılarında da yorumlarıyla hata ve eksiklerimi gideren Yakup ve Eser hocalarıma da teşekkürlerimi sunuyorum.

ÖNCEKİ YAZILARI