Montesquieu, Tayyip'i nereden tanıyordu?

20/08/2015 Perşembe
Montesquieu, Tayyip'i nereden tanıyordu?

Montesquieu’nun en sık tekrarladığı hakikatlerden biri de, despotik düzenlerde yasaların geçerli olmadığıdır.  

“Despotizmin ilk ve temel özelliği, hiçbir yapısı olmayan siyasal bir rejimdir. Ne siyasal-hukuki, ne de toplumsal bir yapısı vardır. Montesquieu, despotik istibdat rejimlerinde yasaların olmadığını yineler pek çok kez; bu da en başta temel yasalarının olmadığı anlamına gelir" der Louis Althusser.

Montesquieu'nun bu despotizm tanımından hareket edersek, Türkiye’nin AKP yönetiminde tek adama dayanan gerici bir despotik rejime sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Çünkü despotik istibdat düzeni, temel yasaların, başta da en temel yasa olan anayasanın olmadığı rejimler olarak tarif ediliyor.

Türkiye'de kâğıt üzerinde bir anayasa var görünüyor. Ancak fiilen yok sayılan, askıya alınan, en tepedeki kişi tarafından sürekli ihlal edilen bir anayasa bu. Yönetmeliklerle, tebliğlerle, kanun hükmünde kararnamelerle, torba ve paket yasalarla ve de en önemlisi yaratılan fiili durumlarla sürekli ve sürekli delinen, yok sayılan, paçavraya çevrilen bir anayasadan söz ediyoruz.

Geçen hafta Tayyip Erdoğan “itiraf” niteliğinde önemli bir konuşma yaptı. “Türkiye'nin yönetim sistemi değişmiştir, şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun anayasal olarak kesinleştirilmesidir” dedi.  

Erdoğan’ın söylediği çok açık.

Yaşanan fiili despotizme uygun bir "hukuki çerçeve" istediğini söylüyor. “Rejimi değiştirdik, anayasal düzeni askıya aldık, yasaları ilga ettik, şimdi bunu yeni bir anayasal bir çerçeveyle taçlandıracağız” diyor. Oluşturdukları kanunsuz, hukuksuz, gayrimeşru, şer’i rejimi bugüne kadar idari kararlarla, yönetmeliklerle, tebliğlerle, kanun hükmünde kararnamelerle, torba yasalarla oturtmaya çalıştılar. Şimdi bunun anayasasını yazmak istiyorlar.

***

Bundan tam 326 yıl önce doğan Montesquieu, Tayyip Erdoğan’ı nerden tanır, nasıl tanır bilemem.

Ama Montesquieu’nun temel eseri olan Kanunların Ruhu Üzerine’yi öyle uzun uzadıya değil, şöyle üstten, kabaca karıştırdığınızda bile, “Bu Montesquieu, Tayyip’i kesin tanıyor” diyebilirsiniz.

Montesquieu, yaşadığı dönemin koşullarında “cumhuriyet”, “saltanat” ve “istibdat” rejimlerini en ince ayrıntısına kadar inceleyip kayda geçirmiş bir aydınlanmacı.

Bugün bu yazıyı da ben yazmadım zaten. Montesquieu yazdı. Aşağıda italikle dizilmiş olan tüm paragraflar Kanunların Ruhu Üzerine adlı eserden.

Tayyip Erdoğan da, malumunuz, pek kanun sevmez, kanunların ruhunu hiç sevmez. Hatırlarsınız, kanunlara, yönetmeliklere, tüzüklere, mahkeme kararlarına “mevzuat amca” demiş, çevresine topladığı patronlara akıl vermişti geçenlerde: “Takılmayın siz mevzuat amcaya!”

Lafı uzatmadan sözü Montesquieu’ya verelim, bakalım despotik istibdat rejimlerini nasıl anlatıyor üç asır önce görelim:   

***

“İstibdat yönetiminin niteliği gereği, bütün yetkileri elinde bulunduran tek kişi, yürütme yetkisini de yalnız bir kişiye bırakır. Beş duyusunun birden devamlı olarak “Sen her şeysin, başkaları hiçbir şey değildir” dediği kişi doğal olarak tembel, bilgisiz olur. Devlet işlerini birçok kişinin eline bıraksa bunların aralarında kavga çıkar; hükümdara bağlılıklarını göstermek için hileye başvurmakta adeta yarışırlar; bu yüzden hükümdar yönetimi yeniden eline almak zorunda kalır.”

***

“Saltanat hükümetinin niteliği, bir hükümdarın egemenliği elinde tutmasıdır ama bunu kurulu kanunlara göre kullanmasıdır. İstibdat hükümetinin niteliği ise bir kişinin geçici isteklerine ve keyfine göre milleti yönetmesidir.”

***

“Nasıl ki bir cumhuriyete fazilet gerekiyorsa, istibdat hükümetine de korku gerekir; fazilete lüzum yoktur orada; onur ise tehlikeli bir şey olur. Şu halde korku bütün cesur insanları baskı altında bulundurmalı ve gözü yükseklerde olanların bu tutkularını en küçüğünden en büyüğüne kadar söndürmeli. İstibdat hükümetinde hükümdar bir an olsun yumruğunu indirdiğinde, üst mevkileri işgal edenleri bir anda yok edemezse her şey mahvolmuş demektir.”

***

“İstibdat devletlerinde, hükümetin niteliği aşırı bir boyun eğmeyi gerektirir; hükümdarın iradesi bir kere belli oldu mu, bir bilye başka bir bilyeye doğru fırlatıldığı zaman nasıl bir etki yaparsa öylesine yanılmaz bir etki elde etmeli. Ilımlılık, değişiklik, anlaşma, süre, eşdeğerlik, uzlaşma, itiraz diye bir şey yoktur orada; teklif edilecek eşit ya da daha iyi bir şey olamaz; kişi, buyuran başka bir kişiye boyun eğen varlıktır. Kişinin nasibi orada, hayvanın nasibi gibi içgüdü, boyun eğme ve cezadır.”

***

“Bununla beraber, ara sıra, hükümdarın iradesine karşı ortaya atılabilecek bir şey vardır; o da din. Hükümdar buyurursa kişi babasını bırakabilir, hatta öldürebilir de. Hükümdar ister ve buyurursa kişi şarap içmekten de vazgeçer. Dinin yasaları, daha üstün buyruklardır; çünkü bu yasalar halkın olduğu gibi hükümdarın da başının üstüne yer almıştır.”

***

“Luizianalı vahşiler yemek yemek istedikleri zaman ağacı dibinden kesip yemişi koparırlar; zorba hükümet de böyledir işte.”

***

“İstibdat hükümetinin ilkesi korkudur. Şu halde, korkak, bilgisiz, boynu bükük insanlar için fazla kanuna lüzum yoktur. Her şey orada iki üç fikir üzerine dayanmalı ve olup bitmeli. Şu halde yeni yeni fikirlere de lüzum yok demektir. Bir hayvanı eğitmeye kalktınız mı, eğiten insanı, eğitim şeklini ve tarzını değiştirmeye gerek görmezsiniz. İki üç defa kafasına vurursunuz, olur biter.”

***

“Sarayda herkesin el pençe divan durmasına, bütün isteklerinin yerine getirilmesine alışık olan böyle bir hükümdar, kendisine karşı gelinmesine, hele elde silah karşı gelinmesine katlanamaz. Şu halde çoğu zaman öfke ya da öç alma isteğiyle harekete geçer. Zaten kafasında gerçek şan ve onur hakkında da belirli bir şey yoktur. Bundan ötürü, savaşlar bütün şiddetiyle olur, devletler hukukuna da başka ülkelerdekinden çok daha az uyulur.”

***

“Devletin devamı, hükümdarın, hükümdarın kapatılmış olduğu sarayın devamıyla mümkündür. Bu sarayı ya da hükümet merkezini doğrudan doğruya tehdit etmeyen şey, bilgisiz ve iradesiz kişiler üzerinde hiçbir etki bırakmaz. Olayların devamına gelince… Bunu da izleyecek, tahmin edecek, hatta tahmin edecek durumda değillerdir. Kanunlar, siyaseti yöneten güçlerle sınırlanmış olmalıdır orada… Bütün mesele, siyasi ve medeni irade ile iç iradeyi, devlet memurlarıyla saray erkânını uzlaştırmaktadır. Bu gibi devletlerde dinin, başka herhangi bir devlette olduğundan çok daha fazla etkisi vardır. Korkuya eklenen başka bir korkudur o. Müslüman devletlerinde halk, hükümdarına karşı duyduğu olağanüstü saygının çoğunu dinden alır.”

***

“İstibdat hükümetlerinin içinde kendi kendini yıkan hükümet, hükümdarın kendisini bütün ülkenin sahibi, bütün tebaaların mirasçısı olarak ilan ettiği hükümettir. Bu yüzden toprağın işlenip verimli olmasına çalışılmaz. Öte yandan, eğer hükümdar tüccarsa, ortada endüstri diye bir şey de kalmaz. Bu gibi devletlerde hiçbir şey onarılmaz, hiçbir şey ıslah edilmez. Kişiler evlerini hayatları boyunca dayansın diye yaparlar. Hendek diye bir şey kazmazlar, ağaç dikmezler; her şeyi topraktan alırlar, toprağa ise hiçbir şey vermezler; toprak kıraç, çöl halindedir.”

***

“Eziyet etmekten çekinmezler; çünkü yalnız çalabildikleri ya da gizleyebildikleri altın ya da paranın sahibi olabileceklerini sanırlar.”

***

“Temel kanunların bulunmadığı devletlerde, tahta geçme işi de belirlenmiş değildir. Hükümdarlık tahtı, kendi ailesinden olsun olmasın hükümdarın seçeceği kişiye verilir. Hükümdar istediğini seçmekte serbesttir.”

***

“Hükümet haksızlık edecek kimseler bulamazsa haksızlık edemez. Bu kimselerin ise bizzat kendi çıkarlarına davranmamaları imkânsızdır. Şu halde istibdat yönetimlerinde hırsızlık doğal bir şeydir.” 

***

“Onurun da, mevkilerin de, rütbelerin de aynı şekilde kötüye kullanıldığı istibdat yönetimlerinde, hiçbir fark gözetmeksizin bir prensten it uşağı, bir it uşağından bir prens yaratmak işten bile değildir.”

***

“İstibdat yönetimlerinde, dava konusu diye bir şey bırakılmamıştır. Dava açmak isteyenlere karşı kötü davranılmasının nedenlerinden biri de budur işte: Bir sürü kanun tarafından gizlenmiş, örtbas edilmiş ya da korunmuş olmadığından iddialarının yersizliği apaçık meydana çıkar. (…) Bunun içindir ki bir hükümdar mutlak egemenliğini artırmak istedi mi her şeyden önce kanunları sadeleştirmeyi düşünür. Böyle bir devlette de, insanların hiçbir değer verilmeyen hürriyetleri değil, daha çok özel kusurları göze çarpar.”

***

“Cumhuriyet hükümetinde bütün vatandaşlar eşittir; istibdat hükümetinde de bu böyledir. Birincisinde insanlar eşittir, çünkü insan her şeydir; ikincisinde insanlar yine eşittir, çünkü insan hiçbir şey değildir.”

***

Ne dersiniz, sizce Montesquieu Tayyip’i tanıyor muydu?

Sanki yakından tanıyor gibi, değil mi?

Despotizm her açıdan kanunsuzluk rejimi. Kanunların çok sık ve kolay değiştirilebildiği, hatta kanunların “torba”, “paket” gibi sözcüklerle tanımlandığı bir rejimde, kanun kavramsal ve olgusal olarak ortadan kaldırılmış demektir. AKP İslâmofaşist diktatoryası, işte bu kanunsuzluğun en yoğunlaştırılmış şeklidir.

Kanun, genel, herkesi kapsayan ve bağlayan düzenlemelerdir. Kişisel emirler ise somut ve tikel ilişkilere göre değişen bir niteliğe sahiptir. Ülkemizde son 13 yıldır giderek artan yoğunlukta kişisel emirler, kanun adı altında hızla parlamentoda onaylandı. Buna da “milli irade”, “demokrasi” falan dediler. Oysa bu bir diktatorya. Şu anda Türkiye tam anlamıyla anayasasız ve devletsiz bir yer.

Bu ülkede hukukun kırıntısı, zerresi, noktası olsaydı, savcılık makamı cumhuriyet adına harekete geçer ve Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta söylediği o sözlerden dolayı, anayasal düzeni ilga ve iğva etmekten, tahkir ve tezyif etmekten soruşturma başlatırdı.

Ama anayasayı öpen kadı olunca… Kadıyı kime şikayet edeceksin!

O nedenle tam da ihtiyacımız olan eşitlikçi, özgürlükçü, kamucu, laik yeni bir kurucu iradeyi iktidara getirmek için örgütlenmek.

Bilmiyorum başka çıkar yol.

[email protected]

twitter.com/_ahmetcinar_