Liberale laf anlatmak mı, deveye hendek atlatmak mı?

12/03/2015 Perşembe
Liberale laf anlatmak mı, deveye hendek atlatmak mı?

Kuşkusuz ikincisini tercih ederim. Olasılığı daha fazladır.

Geçen hafta bu köşede yayınlanan “Bir yiğit sınıfsal aklı yitirse, gör başına neler gelir…” başlıklı yazıyı hatırlayanlar olacaktır.

680 sözcükten oluşan bir yazıydı ama… 484 sözcüğü bana ait değildi; BDP ve HDP’li yönetici, milletvekili, milletvekili adayı ve o çizgide siyaset yapanlara aitti. 196 sözcük ise benim siyasal kanaatlerimden oluşuyordu.

Yazının yayınlanmasından itibaren sosyal medyadan, e-postadan ve çeşitli kanallardan eleştiri, küçümseme, hakaret saldırısı altında kaldığımı söylemeliyim.

Yazının ana gövdesini oluşturan ve HDP’lilerin kurduğu cümlelerden alıntıladığım bölüm: Laik olmadığını beyan edeninden şeriat isteyenine, Said Nursi severinden Kürt sorununa ümmet reçetesi önerenine, hayatının referansının Kur’an olduğunu söyleyeninden kara çarşafın bir “renk” olduğunu iddia edenine kadar HDP çatısı altında siyaset yapan her türden siyasal İslâmcının ve laiklik karşıtının cümleleriydi bunlar. Bu cümlelere tek bir itiraz bile gelmedi, liberaller ve Kürt siyasal hareketinin takipçileri, sempatizanları tarafından.  

Benim siyasal kanı ve kanaatlerimden oluşan 4 cümle ise eleştiri oklarının tam hedefindeydi. Bir haftadır işitmediğim iltifat, takdir, övgü kalmadı! Elbette şikayetçi değilim: Siyasal İslâmcılardan rol kapmak isteyenler, laikliği ve aydınlanmayı tali bir konu olarak görenlerle aynı safta olacak halimiz yok. AKP’yle mücadelede pek çok başlık arasında “laiklik mücadelesini” ilk sıralara yazmak gerektiğini, sınıf mücadelesinin laiklik mücadelesinden ayrılamayacağını defalarca ifade ettik. İnsanlığın tüm ilerici birikimine savaş açan, arsızca, pervasızca tüm ileri değerleri yok etmeye çalışan siyasal İslâmcıya karşı laiklik bayrağını bir an bile elimizden bırakmayacağımızı söyleyegeldik. Laikliğin, “insan aklının özgürce çalışmasının önündeki bütün engellerin kaldırılması” olduğunu her fırsatta vurguladık.

Sosyal medyadan, e-posta adresinden ve çeşitli kanallardan gelen itiraz, eleştiri ve küçümsemeler genelde şu sıfatlardan oluşuyordu: Laikçi, Baasçı, Teşkilât-ı Mahsusa solcusu, tekçi, seküler Türk milliyetçisi, insan aklını miğfere sokan, egemen ulus kibirlisi…

Böyle olduğuma karar verenler, siyasal kanaat içeren 4 cümlemden yola çıkarak varmışlardı bu kanıya.

Şunlardı o cümleler:  

Solu ve sosyalizmi, ABD-AKP prodüksiyonu “çözüm sürecine” fit olan Kürt ulusal hareketine yedeklemek/yamamak için oluşan kakafonik koroya hatırlatmak istedim.

HDP’nin barajı aşmasını sağlamanın, solun ve sosyalistlerin bir “vicdan” ve “namus” borcu olduğunu söyleyecek denli şirazesi kayanlara, akıl tutulması yaşayanlara, sınıfsal perspektifi yitirenlere DOSTÇA bir anımsatma bu.

Öyle anlaşılıyor ki, Türk gericiliği ve Kürt gericiliği el ele vererek ülkemizi geleceksizleştirmeye, halklarımızı birbirinden koparmaya yemin etmişler.

Bir feodaliteyi kırmak ve yok etmek için, başka bir feodaliteye ihtiyacımız olduğunu sananlar ve buna inananlar; sınıfsal perspektifi terk etmiş, laiklikten ve aydınlanmadan uzaklaşmış, siyasal akıllarını yitirmişlerdir.

Bu 4 cümle yetti demek ki, benim laikçi (laik değil), Baasçı, Teşkilât-ı Mahsusa solcusu, tekçi, seküler Türk milliyetçisi ve de egemen ulus kibirlisi olduğuma karar vermelerine.

Bu arada ilginç olan şu: Yazının ana gövdesini oluşturan ve BDP-HDP’lilerin kurdukları 13 cümle, 13 ayrı konuşmadan verdiğim örnek, benim 4 cümlemden rahatsız olanları hiç ama hiç rahatsız etmedi. Etmedi ki, o cümlelerle ilgili tek eleştiri bile dile getirilmedi. Evet evet… Altan Tanların, Hüda Kayaların, cinci Prof. Kadri Yıldırımların, Demir Çeliklerin, Güler Özavcıların ve diğerlerinin kurdukları cümlelere dair tek satır bile eleştiri gelmedi. Laiklik karşıtlığına, kara çarşafa, Şeyh Said’e, Said Nursi’ye, şeriat özlemlerine, Medine sözleşmesine, ümmet modeline sempati duymak, bunları eleştirmemek, acaba gerçekten HDP’li olmanın temel şartlarından mıydı? İnsan düşünmeden edemiyor!

Bunca siyasal İslâmik söylem eleştirilmezken, yukarda tekrarladığım 4 cümle mahkum ediliyordu. Laiklik, aydınlanmacılık, kamuculuk, antiemperyalizm kavramlarını “arkaik sol söylem” olarak değerlendiren liberal bir şirretlik sergileniyordu!

Elbette son derece düzeyli, hakaret içermeyen, teorik tartışmayı ön planda tutan, anlamak ve anlatmak isteyen tepkiler de vardı, onlara teşekkür etmeliyim.

Ancak son bir haftada daha iyi anladığım şu ki: Liberalizm ve milliyetçilikle zehirlenen siyasal bünyeler iflah olmuyor. Sınıfsal perspektifi yitiren gözler, liberal virüsle körleşiyor. Eşitlik olmadan özgürlüğün bir vahşet olduğunu algılayamayanlar akıl tutulmasına uğruyor.

Deveye hendek atlatmayı tercih ederim.

[email protected]

twitter.com/_ahmetcinar_