Harabesiz ve kişiliksiz!... Ahmet ÇINAR (Manisa)

23/10/2008 Perşembe
Harabesiz ve kişiliksiz!... Ahmet ÇINAR (Manisa)

19. yüzyıl Fransız olguculuğunun önde gelen adlarından düşünür, eleştirmen ve tarihçi Hippollyte Taine, "Harabesi ve arşivi olmayan bir kentte yaşayamam" demiş.

İyi ki Manisa'da doğmamış, iyi ki buralarda yaşamak zorunda kalmamış adamcağız, dedim kendi kendime.

Sahi siz yaşayabilir misiniz, harabesi olmayan, arşivi bulunmayan, belleği kaybolmuş, kimliksizleşmiş ve kişiliksizleşmiş bir şehirde?

Yaşıyorsunuz işte.

Yaşıyoruz işte.

Yaşatıyorlar işte.

***

Siz on yıl önceki Manisa'yı gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?

Ya yirmi yıl önceki?

Acı acı gülümsediğinizi görür gibi oluyorum.

İnsanların hayatında belki 10 yıl, 20 yıl önemli bir süredir, ancak şehirlerin hayatında çok çok kısacık sürelerdir bu zaman dilimleri.

Amsterdam'daki 400 yıllık mahalleler, Yunanistan'daki asırlık semtler, Fransa'daki, İber Yarımadası'ndaki yüzyıllara dayanan sokak dokuları...

Prag'ta Kafka'nın doğduğu evde, çalıştığı binalar da hala taş gibi ayaktadır. Hatta içinde yaşanmaktadır.

Kendi adıma çok fena kıskanıyorum bunları.

***

Doğduğum, çocukluğumu, ilk gençliğimi yaşadığım, sokaklarında büyüdüğüm şehrimi, Manisa'yı tanıyamadığım zamanlar oluyor.

Manisa'da hayal meyal hatırladığım en eski sokak görüntüsü, taş çatlasa 28-29 yıl önceki bir görüntüdür. Ama yok öyle bir şehir artık.

Böylesine hızlı değişen, böylesine hızlı "bozulan", kimliksizleşip kişiliksizleşen şehirlerde doğup büyüyen insanları bir başka tehlike daha beklemektedir.

Tamamen kişisel ve psikolojik bir tehlike.

Böylesi kentlerde doğup büyüyen ve yaşayan insanlar, şehirleriyle birlikte aslında çocukluklarını da yitirmektedirler. Şehirdeki bellek kaybı, insanlara da sirayet etmektedir. Babamın, çocukluğuna dair göstererek anlatabileceği tek bir mekan yoktur bugün Manisa'da. Ancak siyah-beyaz fotoğrafların yardımına başvurmak zorunda kalmaktadır.

O da varsa eğer.

Ya yoksa?!

Yoksa, babamın o yıllara dair çocukluğu bitmiştir, ne kentin hafızasında saklıdır, ne de eski fotoğraflarda...

***

Latin Amerikalı romancı Jorge Amado, "İnsanın anayurdu çocukluğudur" der.

Günümüzün Manisa'sı, çocukluklarını yitirmiş, anayurtlarını müteahhitlere teslim etmiş insanların şehridir artık.

Dedemin Manisa'sından ne kalmıştır geriye?

Ya babamın Manisa'sından?

Hadi bırakın bunları, benim 7-8 yaşlarımın Sultan Meydanı'ndan, 9-10 yaşlarımın Ulupark'ından, 11-12 yaşlarımın Çarşı Bulvarı'ndan, 13-14 yaşlarımın Adakale'sinden ne kalmıştır geriye?

Şimdi oralarda, yüksek, gri, kasvetli çirkinlik abideleri yükseliyor.

Bu şehir, kronik bir "amnezi" vakasıyla karşı karşıya.

Belleğini yitiriyor.

En acısı, en can yakıcısı da ne biliyor musunuz?

Kimsenin bundan rahatsızlık duymaması!

Gelişen, büyüyen, güzel Manisa nutuklarına herkesin çılgınlar gibi alkış tutması.

***

Geçen yıl yerel bir gazetede okumuştum, Vakıflar İl Müdürü "İşgal sırasında Yunanlılar yakıp yıktı Manisa'yı, yoksa çok tarihi eserimiz vardı" diyordu.

1950'lerden itibaren Manisa'daki doğal ve tarihi dokuyu bozan belediye başkanları, imar değişiklikleri marifetiyle şehri yandaş müteahhitlere peşkeş çeken belediye meclis üyeleri, bir kat fazla isteyen müteahhitler, Yunanlı mıydı?

Yunanlılar 1922'de yakıp yıktı diyelim. Tamam, kabul.

Erken cumhuriyet döneminin milli mimari özelliklerini taşıyan yapılara ne oldu peki?

1930'da, 1940'ta, 1950'de inşa edilen kaç bina gösterebilirsiniz bugün Manisa'da?

Onları da yakıp yıkan Yunanlılar?

Efendim?

Anlayamadım?

Sesiniz gelmiyor, duyamıyorum!

Allah Allah, sağır mı oldum ne?