1993’ten 2015’e, Sivas’tan Kırşehir’e…

10/09/2015 Perşembe
1993’ten 2015’e, Sivas’tan Kırşehir’e…

Ne değişti?

1993 Madımak yangınından 2015 Kırşehir Gül Kitabevi yangınına ne değişti?

Bundan 22 yıl önce yangın Sivas’taydı; 2015’te her kentte, her mahallede, her sokakta.

Madımak’ta diri diri insan yakarken sloganları “Ya Allah bismillah Allahü ekber” idi, 2015’te de aynı.

Sivas’ta yerel yöneticilerin yardım ve yataklığıyla yakılıyordu insanlar; 2015’te sarayın, hükümetin ve polisin yardım, koruma, kollama ve himayesiyle kundaklanıyor binalar.

1969’da emperyalist 6. Filo’yu kovmak için Dolmabahçe önlerine giden bu ülkenin en parlak, en ilerici, en devrimci gençlerini kana bulayan, o korkunç “Kanlı Pazar”ı yaratanlar, bugünkü IŞİD kafalı yobazların ağababalarıydı. Bu memlekette 40 yıldır ılımlı İslâm ekenlerin 2015’te biçtiği IŞİD’tir ve yine hep birlikteler.  

Çorum’da, Maraş’ta, Madımak’ta birlikte yaktılar, yıktılar, katlettiler. Bugün yine birlikteler.

1990’larda Hizbullah’ı, 2010’larda IŞİD’i destekleyen hep bunlar oldular. Aynı dinci gericilik, aynı selefi kafa, aynı dar mezhepçi alçak zihniyet, aynı emperyalizm tetikçiliği.

Sivas’ta da hep birlikteydiler. Bozkurt işareti, milli görüş işareti, tek kulaklı kurt işareti yan yanaydı Madımak önlerinde. 2015’te onlar yine var, yanlarına bir de rabia selamı eklendi.

Rejimin gerici dönüşümünün oylandığı 12 Eylül 2010 referandumunda yine bir araya geldiler. AKP’si, Saadet’i, eski ülkücüleri, AKP’den ayrılan Abdüllatif Şener’i, MHP-BBP tabanı kenetlendiler, yüzde 58’le anayasa değişikliğini gerçekleştirdiler. 2015’te hepsi yine yan yana, el ele, kol kola.

AKP İslâmofaşist diktatoryası 13 yılda ne zaman sıkışsa, ne zaman dara düşse, imdadına Hızır gibi yetişen MHP tabanı, kontrgerilla artıkları, gladyo tetikçileri oldu.

Yobaz, faşist, gerici, NATO’cu, karanlık odaklar her kritik eşikte, her uğursuz planda, her karşı devrim adımında hemen bir araya geldiler bu topraklarda.

Türkiye gericiliği her zaman iç içe, yan yana, birlikte oldu. Birbirlerine ideolojik, düşünsel, mezhepsel “kan” bağıyla bağlıdırlar.

Şimdi de birlikteler. Ülkü Ocakları, Osmanlı Ocakları, Alperen Ocakları adı altında örgütlendiklerine bakmayın. Aslında cehaleti, kötülüğü, gericiliği örgütlüyorlar o isimler altında.

Devletin zor gücü, kolluk kuvvetleri, polisi, yargısı nasıl olsa arkalarında. Bunu gayet iyi biliyorlar. Polis, bir güvenlik teşkilatı değil İslâmofaşist diktatoryanın militan vurucu silahlı gücü. Yaşanan bu saldırıların polisten habersiz ve polisin yönlendirmesi olmadan gerçekleşmesi imkânsız.

Partilere saldırıyorlar, kitapçı yakıyorlar, otobüs taşlıyorlar, cemevi kuşatıyorlar, şeklini beğenmedikleri insanları dövüyorlar, gazete basıyorlar, gazeteci tehdit ediyorlar, her türlü etnik ve mezhepsel farklılığı kaşıyorlar, “operasyon değil katliam istiyoruz” diye bağırıyorlar.

Tüm bu olup bitene “kendiliğinden oluşan toplumsal refleks” denebilir mi? Asla.

Tüm bu yaşanan örgütlü cehalet ve örgütlü kötülüğü, emperyalizmi görmeden gelerek açıklayabilir miyiz? Asla.

Hep vardılar. Şimdi devletin tüm zor aygıtları tamamen ellerinde ve arkalarında. Silah, polis, savcı, hakim, mahkeme…

Bu kaosun, rezilliğin, katliam girişimlerinin baş kışkırtıcısının kim olduğunu artık söylemeye gerek bile yok.

İktidarı bırakmayacakları, bırakmak istemedikleri kesin. İktidarı bırakmamak için her türlü alçaklığı yapmaya müsaitler.

Ne diyordu gazete baskıncısı Abdurrahim Boynukalın? 1 Kasım’daki seçimin sonucu ne olursa olsun, seni başkan yaptıracağız!

İktidarı bırakmayacaklardır. Bunun işaretlerini 7 Haziran’dan sonra yeterince verdiler zaten.

Diktatörler istifa etmezler, sandıkla gitmezler; ancak ve ancak devrilirler.

Bunların "fıtratında" var koltuğu bırakmamak. Bunların ağababası Erbakan, daha siyasete girmeden önce, mahkeme kararıyla bırakmak zorunda olduğu TOBB Başkanlığı koltuğunu bırakmamış, polis zoruyla TOBB'tan çıkarılmıştır. Bunların iktidarı bırakmayacağını yüz yıllar öncesinden Montesquieu ve o dönemin düşünürleri söylüyorlar zaten. Yeni bir durum değil. Gayrimeşru, hukuksuz, ahlaksız bir biçimde iktidarda olsalar da bırakmazlar.

Devirmek zorundayız. Biz devirmezsek, kendilerinden daha beteri gelir devirir! Bize de ölümlerden ölüm beğenmek kalır! Buna razı olmayacağız.

19. yüzyıl Alman şairi Heinrich Heine, “Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada önünde sonunda insanları da yakacaklardır” der. Bizim topraklarımızda da kitaplar ve insanlar değişik tarihlerde, değişik vesilelerle yakıldı.

Artık “tehlikenin farkında mısınız” demenin zamanı geçti. Tehlike dediğimiz o cehennemin içinde yaşıyoruz zaten. Bu bir olmak ya da olmamak meselesi.

Bu yobaz, bu alçak, bu faşist, bu asalak dikatoryadan kurtulmadıkça, insan olmaya, insan kalmaya, insanca onurlu bir yaşam sürmeye olanak yok.

İktidarı almadan; laik, aydınlanmacı, kamucu, ilerici, eşitlikçi, özgürlükçü bir cumhuriyeti kurmadan, herhangi bir geleceğimiz de olmayacak.

 

[email protected]
twitter.com/_ahmetcinar_