Sembol, iletişim, ideolojik mücadele

11/12/2014 Perşembe
Sembol, iletişim, ideolojik mücadele

Siyaset sembolik dünyada yer bulma meselesidir. Burada kalmıştık. Sembolik dünya deyince hemen semboller, tabular, kutsallar akla gelmesin. Bunlar var ama sembolikten kasıt şu: İnsanlar, ne kadar “bilinçsiz” veya donanımsız da olsalar, tam da akvaryumdaki balık gibi değillerdir. Tarihi, devleti, toplumu, piyasayı, dünyayı –kısaca ekonomi politiği- bir şekilde algılayıp kavrarlar. Zihinlerinde farketmeden bile olsa yeniden kurarlar ve temsil ederler. Bu temsile nüfuz edilemediği ölçüde siyasileşme olamaz. Çünkü siyaset ancak bu düzlemde kurulan bir dildir (de).

Bu temsil “doğal” değildir. “Doğal” demek Fransız devrimiyle bile bağdaşmaz. Elbette insan doğasının bazı sabitlerinin olup olmadığı hep tartışılageldi. Mümkündür; fakat sabitlerin varlığı bile temsili “doğal” yapmaz. Başka bir jargonla, tercihler “dışsal” değildir. Yani zevkler ve renkler pekala tartışılır. Fakat verili bir anda, bir zaman kesitinde, bunu aniden yapabilmek neredeyse imkansız olabiliyor. Bu “imkansızlık momentine” ideolojik hegemonyanın kurulduğu an diyebiliriz. Bütün zihinsel referansların artık dine, milliyetçiliğe, etnik aidiyete, piyasacılığa –faşizmlerde führer, duce, caudillo olan kişiye- dayandığı “momentte” kendi siyasi dilinizle hitap edebilmek, hele hele nüfuz edebilmek imkansız hale gelir.

Yani? Yani hegemonyayı kurdurmayacaksınız. İş işten geçtikten sonra, insanların “sabitlerine” de, geleneksel ideolojik damarlarına da hitap ederek kurulmuş, çatısı çatılmış bir sembolik dünyada yer bulmak çok zordur. “Yapanlar” farkına tam olarak varmasalar bile –evet siyasi özneler dahi “yapıyorlar ama bilmiyorlar” benzeri bir işlevsellik taşıyabilirler- ideolojik mücadelenin taşıyıcıları uzun dönemde son derece önemlidir. Öyle olmasaydı sol liberalizme de, “liberal ihanete” de gülüp geçmemiz gerikirdi. Ama öyle ve tam olarak taşıyıcılarının başlangıçtaki amaçlarına uygun sonuçlar doğurmasa da, gericilik/sömürü çiftinin değirmenine yıllarca su taşıdılar.

Mesela, Batı’nın çevresindeki ülkelerde gericilik “Batı'nın iyi yanlarını alalım” cümlesiyle kurulmaya başlanır. Devamı da şöyledir: “İçine aynı adamları koyalım”. Bir yanıyla inatçılıktır: “Öğrenmeyeceğim, değişmeyeceğim, gelişmeyeceğim”. Öbür yanıyla “ben zaten iyiyim” göndermesinde bulunur. İdeoloji kuran açısından bu cümle “sen zaten iyisin” demektir. Evet, kadınların aklını kapatmak, şiddetle baskılamak, kim varsa fıtratla tanımlamak, okumamak, bilmemek, bir gecede zengin olmayı hakettiğini düşünmek gibi sayılamayacak özelliklerin var, ama aslında sen “Batılılardan daha iyisin, onlardan bu halinle üstünsün” demektir. “Değişmene gerek yok”. Ama bu da yetmez çünkü üstün ve değişmesine gerek olmama halinin nedeni bir ilk oluş halinde önden belirlenmiştir: Predestination veya kaderin doğuştan belirlenmesi. Bu üstünlüğü veren özelliğini –Alman olmak, Sünni olmak, Evangelist olmak, Yahudi olmak, o olmak bu olmak- vurgula ve bizim anlattığımız şekilde yeniden kurgula. Mesaj budur.

Sosyalistlerin de bir dili ve kurulmasını istedikleri bir sembolik dünya var. Bu dünyanın gerçek, doğru, bilimsel olup olmamasından bir ölçüde bağımsız olarak, bu referans sistemi de ideolojik olarak kurulur. Hatta sosyalist özneler de, hitap ettikleri kişiler de ekonomi politiği sembolik merceklerden geçirerek algılarlar. Nedir? “Sınıf mücadelesi önemsizdir” diyen bir sosyalist olabilir mi? “Sınıfsallık temel kriterimiz değildir” diyen bir sosyalist olabilir mi? “Sosyalizm –veya komünizm- bir ütopya olmanın ötesinde, arzulanır ve yapılabilir bir yeni dünyayı, ulaşılabilir bir amacı gösterir” demeden sosyalist olunabilir mi? Bizim dilimizde sömürü, sınıf, mücadele, burjuvazi, emperyalizm, işçi sınıfı vardır. Bizim dilimizde “fıtrat” olabilir mi? Bizim dilimizde “öteki” olabilir mi? Bizim dilimizde “demokratikleşme” olabilir mi? Olamaz çünkü hemen arka plandaki sistematiği çağrıştırır: Birisinde bir din yorumu, diğerinde post-modern bulamaç, öbüründe AB hayranlığı görmemek sosyalist için mümkün değildir.

Bu nedenle her zeminde kendi dünyamızın insanların zihinlerinde yer bulmasını sağlamaya çalışmalıyız. Milyonlarca insan “evet sınıf”, “evet sömürü”, “evet başka bir düzen mümkün” demeye başlarken, o momentte, zihinlerde bir kıvılcımın çaktığı momentte “sembolik dünyada kendimize yer bulma işi” olan siyaset olgunlaşmaya başlar. Bu, Marx’ın “transformasyon sorununa” bulduğu çözüm doğruydu veya “sorun zaten yoktu” demekle –veya, tersinden, doğru-yanlış cetveli çıkarmakla, ya da “emperyalizmin oyunlarını çok iyi analiz ettik” demekle aynı düzlemde bir olay değil. Analiz de, teori de farklı düzlemlerde yer alıyor. Bunlar siyasetin girdileridir. Aynı zamanda sosyalistlerin canlı bir entelektüel yaşamlarının olması için olmazsa olmazdır. Lakin bahsetmeye çalıştığım olguyu doğrudan belirlemez.

Üslupta yumuşak olmak faydalı. Ancak “eklemlenme” momenti geçti. Haziran direnişinin herhangi bir bileşeninden de, CHP ve Kürt hareketinden de, ne ideolojik ne de siyasi bir doğrultu ve netleşme çabası geldi. “Burjuvazinin gizli çekiciliğinden sana fayda gelmez” netliğinde açık, seçik, yalın bir siyasi dilden başka türlüsünü düşünmek mümkün görünmüyor.

ÖNCEKİ YAZILARI