Ecevit rüzgarı

05/03/2015 Perşembe
Ecevit rüzgarı

Dağ taş Karaoğlan sloganlarıyla doluydu. Sazlar çalınıyor, türküler söyleniyor, Karaoğlan geliyordu. “Toprak işleyenin, su kullananın” değil miydi? “Halkın istediği yere kadar soluz” kulağa hoş gelmiyor muydu? “Halkın” kim olduğu ve nereye kadar “sol” olmayı isteyebileceği henüz biz küçüklerin aklında tam teşekküllü soru işaretleri oluşturmasa da, bir şeylerin ters gittiğini anlamayacak kadar dünyadan habersiz değildik. Gerçi hapisteki sosyalistler çıkacaktı ve bu elbette iyi bir gelişmeydi. 1973 yılıydı.

Sonrasında, “karpuz” şeklinde kodlanan, “dışı yeşil içi kırmızı” denen Erbakan partisiyle koalisyon fazlasıyla kafa karıştırmıştı, ama olsun. O günlerde yeryüzü sofraları icat edilmemişti fakat İslam sosyalizmi hakkında tonla lakırdı ediliyordu. İslamcılar aslında sosyalist değil miydi? Orta 1 öğrencisi olarak sınıf başkanıydım ve lakabım Ecevit idi; yardımcımınki de Erbakan. Politik bir ülkeydi.  

Kıbrıs rüzgarı sonraki yıl geldi. Öncesinde, 1974 Dünya kupasında, Doğu Almanya Batı Almanya ile oynadı. Sparwasser gol attı, Doğu Almanya kazandı. O gece evde tonla tanınmış sosyalist aydın vardı. İşte böyle olurdu, “Doğu” üstünlüğünü göstermişti. “Batı Almanya daha iyi oynadı ve daha iyi takım” gibisinden lakırdılar gevelemiş ve çok kötü terslenmiştim. “Sen daha bu işlerden anlamazsın” diyen aydın ağabeylere bakıp, bir şeylerin ters gittiğini yine, yeniden o gece mi anlamıştım? Yoksa tuttuğum takım olan Hollanda onbeş gün sonra finalde –Doğu Almanya’nın üstünlüğünü gösterip yendiği- Batı Almanya’ya kaybettiğinde mi...

Gerçi, anlamıyordum. O kadar şair, yazar, sosyalist aydın ve kütüphanesini tırtıklayacağım günleri beklediğim babam anlıyordu ama ben anlamıyordum. Neyi? Sadece “Doğu’yu” destekleyerek yapılan kaçınılmaz “solculuk gösterisini” mi? Doğu Almanya’yı desteklemek gerekiyordu ama Ecevit’i de desteklemek lazımdı. Sosyalist dediğin pek çok şeyi bir arada yapmalıydı: Dışarıda Jürgen Sparwasser’i, içeride Bülent Ecevit’i desteklemeli, olmadı “demokratik devrim henüz tamamlanmadı” demeli, başka mahallelere uğradığında “ezilen ulusun kaderini tayin hakkını” selamlamaktan da asla vazgeçmemeliydi. 

Ecevit Allende’den iyiydi. Allende bir yerlerde hata yapmış olmalıydı. Oysa Ecevit başaracaktı. 141-142’yi kaldırsa fena mı olurdu, ? Hem daha ne olacaktı? Yasal bir komünist partisi hayal bile değildi; neredeyse ütopyaydı. “Avrupa gibi olabilsek” daha ne isterdik? Marksizm “büyük teoriydi” ama bizde bu işler ancak bu kadar olurdu. “Umudumuz Ecevit” idi ve 141-142’yi kaldırmasını bekleyecektik. Elbette adama yardım etmek, destek olmak gerekiyordu. Hem Don Quijote bile yel değirmenlerine karşı savaşta tek başına mıydı? Değildi.

1977. Akıl fazlasıyla başa gelmişti. Artık “sen anlamazsın” diyecek kimse kalmamıştı. Dedirtmezdim zaten. O yaştaki adama kimse gözünün üstünde kaşın var diyemez. Biz de biliyorduk işte. Henüz Kapital okumak kolay değildi; ama “teoriyi” elbette ki biliyorduk. O kadar kusur kadı kızında da olurdu.

O bilgiyle donanmış olarak Haziran 1977’de gittik, Kadıköy CHP önünde dikildik. “232 ağabeyimiz mecliste” diye başlayan anonslar biterken, akşama doğru Ecevit’in tek başına iktidar olamadığını sonunda kabullenen “213” rakamıyla herkes evine süngüsü düşük yollandı. Tamam, Ecevit sosyalist ya da Marksist değildi, o kadarını bilmiyor değildik. Ama fena mı olurdu? Yine faşistlerin eline mi düşecektik?

Oysa ki “bildiğimiz” teori bize II. Enternasyonal neler yaptı, Kautsky kimdi gibi şeylerden de bahsediyordu. Lakin “gerçekçilik” mirasımızın parçasıydı. Gerçekçilik ve sofralarda konuşulanlar Ecevit demeye devam ediyordu. Sosyalist solun paramparça ve iddiasının çok üzerinde bir eylemlilikle eş anlı olarak “demokrat” pozisyonda olması zaten aradaki farkın ne olduğunu anlamayı güçleştiren bir etkendi. Herkes “devrimciydi”, devrimciliklerden devrimcilik beğenmek gerekiyordu. Ama neredeyse herkesin tüm beklentisi Ecevit’in faşistlere set çekmesinden ibaretti. Ecevit 1978’de sıkıyönetim ilan ettiğinde bile “mecburdu”, “CHP iktidardayken ilan edilen sıkıyönetim sola karşı olamazdı”, “bıçak hem kesici bir aletti, hem de elma soymaya yarayabilirdi”. Oysa...

Oysa gerçek şuydu: Ecevit rüzgarı eğik düzlemin başlangıcıydı. 1965 yılının temmuzunda İnönü “ortanın solunda” olduklarını söylemişti elbette, ama asıl ortanın solu Ecevit’le geldi. Bir rüzgardı ama başından itibaren sosyalizme (komünizme) set çekmek içindi. Her şey TİP’in 1965 çıkışıyla tetiklendi.

TİP’in 1965 seçim başarısı yüzde 3’tür. TİP, milli bakiye sayesinde 15 milletvekili kazandı. 1969’da seçim sistemini değiştirdiler: Oy oranı biraz azaldı ama milletvekillikleri 2’ye düştü. Fakat dönemin önemli bir farkı vardı: Çarpan etkisi büyüktü.

Öte yandan haksızlık yapmamak lazım: TİP’in 1965 sonucuna denk sonuç almak için bugün seçime tek girecek sosyalist partinin –veya birleşik halde- 1,350.000 oy alması gerekir. 

Yüzde 3’lük başarının bu kadar yayılarak yankılanmasının ilk nedeni sürpriz oluşudur. İkinci neden 1971 öncesi aydınların blok halde sosyalist olduklarını iddia etmeleri ve nispeten modern bir Türkiye’de, ideolojik hegemonya aygıtlarının gelişmemiş olduğu, medyanın bu şekliyle aklı henüz esir almadığı bir zeminde, bu tavrın çok ses getirmesidir. Kaç kişinin sosyalist olduğundan daha çok, sosyalist olanların nitelikleri etki yapıyordu.

Üçüncü neden ithal ikamesiyle gelen iç göçün derhal işçileşmeye yol açmış olmasıdır. Burjuvazi de, sözcüleri de muhtemelen şaşkındı yoksa “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” türü durumu güzel özetleyen bir laf etmek kolay olmazdı. Bu dönem 15-16 Haziran’da bitti. 1970’lerin reel ücretleri yer yer artıran –toplamda aşağı yukarı sabit tutan- grev ve sendikacılık dalgası 15-16 Haziran’ın büyük etkiye sahip ilk ve son işçi sınıfı isyanı olduğu gerçeğini değiştirmez. 

1971-80 arası interregnum: Fetret devri. 12 Eylül’ün 12 Mart’ta yapılması ve ekonomik modelin dokuz sene önce değişmesi mümkündü. Fakat hem ekonomi açısından erkendi, hem emperyalizm toparlanamamıştı –Küba, Latin Amerika, Afrika ve tabii Vietnam. İşçi dövizlerinin planlanandan hızlı akışı da acil tedbirleri geciktirdi. Acilen döviz, acilen ihracat gerekmediği için 24 Ocak kararları birkaç yıl daha bekleyebilirdi. Sonra Kıbrıs harekatı ve ambargo geldi. İşçi dövizleri hem Kıbrıs harekatını mümkün hale getirdi, hem de petrol fiyatının enflasyona tercüme olması sübvansiyonlarla 1977’ye kadar engellenebildi.

10 Ağustos 1970 devalüasyonu 1 doları 9 TL’den alıp 15 TL’ye taşırken (yüzde 66 artış), Merkez Bankası Başkanı Naim Talu, Hazine Genel Sekreteri Kemal Cantürk ve DPT Müsteşarı Turgut Özal idi. Devalüasyon öncesi özel sektöre eski kurdan 533 milyon dolar kısa vadeli kaynak sağlanırken, 476 milyon dolarlık döviz satılmıştı. 1970’de ihracatın 388 milyon dolar olduğunu hatırlarsak kıyaslama yapabiliriz. 1970’de 273 milyon dolar olan işçi dövizleri 1974’de 1.5 milyar dolara yükselecekti. İşçi dövizleri 1971’de ithalat-iharacat farkının yüzde 95’ini karşılarken, 1972 ve 1973 yıllarında dış ticaret açığını karşılamakla kalmayacak, fazla verdirecekti (yüzde 109 ve yüzde 154). Yurtdışına en son masif işçi göçü de 1973’tedir; yaklaşık 136.000 kişi. 1974’de bu rakam 20.000’e düşecek ve sonraki yıllarda daha da azalacaktı.   

1977, hem 1 Mayıs ve etrafında dönen başka olaylar, hem de ekonomi açılarından 1973’te başlayan dönemin sonudur. İlk eğim düzlem artık hem ekonomik, hem politik açılardan eğimini artırarak son eğik düzleme dönüşüyordu.  

1977-80 arası, yaşarken hemen anlaşılamasa da, 1973-1977 arasından farklı, başka bir dönemdir ve sosyalist sol için açıkça eğik düzlemdir. Dağ taş devrimci sloganlarla doluydu; CHP gençlik kolları devrimci kaynıyordu. Fakat ne zaman seçime girilse, nasıl toplanıp çarpılırsa çarpılsın, 1965’in yüzde 3’ü bir üst sınır olarak kaldı. Sayılar çok, kalabalıklar büyük gibi görünürken hem çarpan etkisi yok oluyor, hem de seçimlerde oy alınamıyordu.

Fakat amorf bir hava vardı; oyu alan CHP’ydi ve bir tür solcu sayılıyordu. CHP’nin de kendisini tarihinde olmadığı kadar solcu saydığını varsayabiliriz. “Denenen” ve “eskitilen” CHP’ye son darbe 1979 kısmi (yenileme) seçiminde indirildi: AP (Demirel) 5-0 kazandı.  İki ay sonra 12 Mart 1971’de de önemli pozisyonda olan Özal 24 Ocak Kararlarını ilan ediyordu. Ekonomi politik çember kapanmıştı.

Neydi peki mesele? Yazılanların, sloganların ruhunun, tartışmaların, ortaya atılan konuların genelin gündeminde yer tutmadığını anlamamak tek şekilde izah edilebilirdi: “The Bell Jar”. 12 Eylül’e doğru sosyalist hareket, bütün akımlarıyla, bazen kalabalık, bazen sayıca da dar biçimde, bir fanusa hapsoldu. Retorik düzeyinde mangalda kül bırakmayan, eylem düzeyindeyse cinnete varan biçimlere kadar açılan dağınık bir toplam, aydınıyla, militanıyla, sendikasıyla CHP’ye mahkum ve Ecevit rüzgarının tekrar etmesine bel bağlayan bir ideolojik eğri çizmiş, 12 Eylül 1980 günü, siyasi ve ideolojik açıdan tükenmiş durumdaydı. İstisnalar kaideyi bozmaz.

“Ecevit rüzgarı” dindiğinde sosyalistlerin bağımsız bir hat kurmaları olasılığı düşürülmüş, güvenleri örselenmiş, “141-142 kalkacak” umuduyla başlayan aydın desteği “faşizme karşı omuz omuza” devrimci demokratlığıyla büyük bir tarihi fırsatı çoktan kaçırtmıştı. “Neyi anlamadığımı” anladığımda, benim için yaşça hayli erken ama ülke ve sol için çok geçti

Budur.  

ÖNCEKİ YAZILARI