Devrimci mücadelede gerçekçilik, iyimserlik ve stratejik tercihler üzerine

23/10/2016 Pazar
Devrimci mücadelede gerçekçilik, iyimserlik ve stratejik tercihler üzerine

Haziran Direnişi sırasındaki eylemlerden birinde kalabalığın arasında örgütlü mücadeleden uzaklaşmış ama vicdanları bu uzaklığı sorgulayan iki arkadaşımla karşılaşmıştım. İki taşın arasında “haklı çıktınız” deyiverdiler, gülümseyerek. AKP Türkiyesi’nin bu halk tarafından reddedileceğini birkaç yıldır ısrarla söylüyorduk ve her geçen gün buna kuşkuyla bakanların sayısında artış oluyordu.

Haziran Direnişi, kuşkuları dağıttı, birçok kişiyi kovuğundan çıkardı. İşte onlardan ikisi buradan hareketle “haklı çıktınız” diyordu. Benim yanıtım, “hep haklıyız” olmuştu. Kibirden filan değil, şu ya da bu öngörünün doğrulanmasından hiç değil!

Eşitsizliğe, adaletsizliğe, gericiliğe, zorbalığa karşı mücadele her zaman haklıydı; bu haklılık mücadelenin kafasını dik tutma, en uygunsuz koşullardan umut çıkarma hakkını da kapsıyordu.

Hep söylediğimiz gibi siyasette ayakların yere basması gerekir ama aynı ayakların yere çakılı hale gelmesi en az havalanmak kadar tehlikelidir.

Haziran Direnişi o hacim ve heybetle kendini göstermeseydi bile, AKP Türkiyesi’nin yerleşiklik kazanamayacağını söylerken haklıydık. Haziran Türkiyesi geri çekildiğinde ve hatta şimdi “gerçek miydi” diye sorgulandığında da haklıyız. “Hiç boyun eğer mi insan”ı laf olsun diye bir motto haline getirmemiştik. İnsanın birçok örnekte boyun eğdiği, birçoğunda da boyun eğmese bile yenildiği gerçeğine rağmen benimsemiştik bu sözü.

Tarihi boyun eğmeyenler yapar, tarih de onları yazar.

Peki bugün… Bugünkü Türkiye’yi kabullenmeyenlerin arasında bir salgına dönüşmekte olan “yenildik, bittik” havası, bizim ısrarla bardağın dolu tarafına işaret etmemizden daha gerçekçi değil mi? Bu karabasanı görmezden gelmek yerine bireysel de olsa “çözüm” aramak, bir nebze olsun ayakta kalmak, hatta daha uygun koşullarda insanlığa “dönmek” neden yanlış olsun?

Yanlış.

Yanlış çünkü, gerçeğin çarpıtılması üzerine kurulu.

Geçenlerde soL’da yazdım, bugün Türkiye’de kentli nüfusun AKP Türkiyesi’yle uyumsuz kesimlerini panik ve korkuya terk eden açık bir biçimde CHP zihniyetidir. Kuşkusuz, CHP’nin tabanının yıllardan gelen alışkanlıkları, ideolojik-kültürel yönelimleri de bir veri olarak alınmalıdır. Ancak CHP yönetimi bu alışkanlık ve yönelimleri kemikleştirmek için “bilinçli” tercihler yapmış, kendi tabanını sağcılaştırıp düzenle uyumsuzluklarını ortadan kaldırmaya çalışmıştır.

Madem AKP’den söz ediyoruz, o zaman 15 yıl boyunca CHP etkisindeki kesimlerle yaşadığımız gerilimin öyküsüne yakından bakalım.

Erdoğan’ın ilk yıllarında CHP cenahından topluma yayılan “bilgi” şuydu: “Erdoğan yolcu, biz hancıyız. Devlet, cumhuriyet bütün kurumlarıyla ayakta, buna izin verilmeyecek, az kaldı.”

Biz diyorduk ki, sermayenin, başat emperyalist ülkelerin AKP’ye gereksinimi var, bu gereksinimlerin ötesinde bir devlet ya da kurumsal yapı tam bir şehir efsanesidir. Laiklik için, bağımsızlık için sermayeye karşı mücadele edilmelidir.

Bunun imkanları vardı. Bu imkanların üzerinin örtülmesi için    en az AKP kadar çaba gösterdi CHP. Biz hayalciydik, onlar gerçekçi. Şimdi “ne olacak halimiz” diyen de onlar.

Sonra büyük Cumhuriyet mitingleri dönemi geldi. AKP’ye karşı içten tepkilerle, düzeni koruma refleksleri iç içe girdi, halkla kurumlar iç içe girdi, halkın öfkesi derin hesaplara yazıldı. “Muhafazakar” bir kültürün egemenliğinde olmasaydı, o kalabalıklar Türkiye’nin yol haritasını on kez değiştirirdi. Sonuç: Kalabalıkların anlam yitirmesi, moral bozulması… Bizse düzen içinde kalarak AKP ile baş edilemeyeceğini söylemeye devam ediyorduk. Gerçekçi değildik yani. Gerçekçi olanlar ise hep yanlışlanıyor ve her defasında psikolojik çöküntü içine giriyordu.

Ardından batıdan, hadi adını da koyalım Obama’dan medet umma dönemi geldi. Öyle ya, “batı değerleri”ni temsil eden biri olarak şark kafalı gericiye prim mi verecekti? AKP TSK’ya öldürücü darbeler vurmuştu vurmasına ama ABD’ye diş geçiremezdi. İşi gücü bıraktık emperyalizm gerçeğini anlattık, ABD’nin Erdoğan’dan vazgeçmesi durumunda, daha beter bir alternatifi devreye sokacağını vurguladık. Yine olmadı, biz hayal kuruyorduk, onlar işin oluruna yöneliyorlardı. Ama iş olmuyordu!

Bir yandan da mezarlıkta ıslık çalmayı öğrenmişlerdi. “Birinci Cumhuriyet yıkıldı” diyorduk, “o nasıl söz, dimdik ayakta” diye itiraz ediyorlardı. Genel Başkanlarının “Laiklik tehlikede diyemem” sözünde teslimiyet, acizlik ve AKP ile normalleşme arayışı görmek yerine, bir keramet aramayı tercih etmekteydiler.

Yaşananların, tehlikenin boyutlarını biz işaret ettiğimizde abartıyor, çıkış yolunu gösterdiğimizde  ise gerçekçilikten uzaklaşıyorduk! Merak edecek bir şey yok diye diye memleketten kaçma noktasına geldiler.

Yılların ardından, bir aşamada “ABD ve Almanya Erdoğan’ı gözden çıkarıyor, sermaye sınıfı da arayış içinde, halk kendi alternatifini yaratmazsa daha kötü olur” uyarısını yapmak zorunda kaldık. “ABD Erdoğan’ı neden harcasın ki” diyenler mi ararsın, ABD’nin özgün operasyon gücü haline gelen Fethullah Gülen cemaatinin dümen suyunda iktidar hayalleri kuranlar mı!

CHP iki yıla yakın bir süre cemaat üfürüklerine bel bağladı, 15 Temmuz’dan sonraysa Erdoğan’ın yardımına koştu. Gülen ve Erdoğan dışında seçenek yok; ya biri ya öteki!

Gerçekçilik buraya kadar!

Ve şimdi CHP’lilerde Gülen ya da Erdoğan’dan ibaret bir ülkeden çekip gitme isteği yaygın bir duygu haline geliyor. Bu düzene karşı mücadele ise gerçekçi değil!

Pekala…

Son söyleyeceğimizi tam bu noktada yazalım: İnsanlık kapitalizm denen alçak düzenden vaktiyle kurtulamamanın bedelini ödüyor. Kurtuluş geciktikçe, bedel artacak.

Maceracılığa övgü düzmüyorum. Bardağın dolu tarafına odaklanıp, zoru başarmak, zoru denemek dışında çare yok. “Daha yaşanabilir” bir kapitalizmden ne anlaşılıyor bilmiyorum. Ancak bu orta sınıf algısına “müjde”, olay bitiyor. Amerikalılar bizdeki gibi Trump ve Hillary arasına sıkıştı, “göktaşı çarpsa daha iyi” demekte birçoğu. Peki bu çaresizliğe nasıl geldiler? Obamacılık yaparak! En az Bush kadar, Reagan kadar tehlikeli misyonlara sahip olan bu siyah, zeki ve arsız adamın dün peşinden gidilmeseydi, bugün büyük tekeller Trump ya da Clinton ikilisini cepheye pervasızca sürmekte o kadar cesur davranamazdı.

Her yerde aynı mekanizma.

Avrupa’da sosyal refah uygulamaları bir bir elden gidiyor. ABD-Almanya-Rusya-Çin arasındaki karmaşık rekabet ve çelişkilerin gerçek bir savaşa evrilmesinin hiç bu kadar güçlü bir olasılık haline gelmediği söylenmekte. Irkçılık, polis devleti uygulamaları her yerde. Her yerde ücretler tepetaklak, işsizlik artıyor ve en önemlisi insanlar karamsar.

Bizse… Gerçekçi değiliz?

Neden; çıkışı gösterdiğimiz için.

Kolay olduğunu söylemedik ki!

Tehdidin boyutlarını ilk haykıranlardanız; “Felaketin Eşiğinde" diye adlandırdık ve çözümün zor ama mümkün olduğunu anlatmayı denedik. Diğer “çözüm”lerin ise teslimiyet ve yıkım olduğu kesindi, yaşayarak görüldü. Şimdi söylüyoruz, kaçmak bazen mümkündür ama kapitalizm şu sıralar kaçış için hiç ama hiç uygun değil. Çok parası olanın kaçmasına gerek yok zaten, onlar mutlu-mesut. Az parası olanlar refah ve huzur satın alabileceklerini sanıyorlarsa aldanıyorlar, refah ve huzurun maliyeti her yerde çok yükseldi, eldekinden de olursunuz. Yoksulların kaçışı ise kabuğuna çekilmektir; bizi en fazla ilgilendiren bu kaçış türüdür. Ve en ağır darbeyi doğal olarak bu kesim, kabuğuna çekilmeye devam ettikçe, yiyecektir.

Unutmayalım, insanlık bundan çok daha ağır koşullardan çıkmayı becerdi. 1915 yılında, büyük devletler birbirinin gırtlağını sıkarken “herkes silahını kendi sömürücü sınıfına çevirsin” diyen Lenin’i hayalci bir ahmak haline getirmeyen, bardağın dolu tarafına Marksizmin kendisini sürekli yenileyen anlama ve dönüştürme gücü ve devrimci bir iradeyle bakma yeteneğiydi. 1917’nin sonunda bütün dünyanın gözü o bardağın hızla dolmasına çevrilmişti.

Sonrasında ağır yenilgiler yaşadı büyük insanlık. Nedenleri çok tartışmalı. 1919-24 arasında ve 1933’te Almanya’da, 1934’de Avusturya’da, 1936’da Fransa’da, İkinci Savaş’ın hemen öncesinde İspanya’da, savaşın bitiminde Yunanistan’da, 1974’de Allende Şilisinde.

Bu yenilgilerin kimisi “koşulları abartmanın” ürünüydü ama çoklukla “henüz vakti değil” tedbirliliğinin ve kapitalizm içi çözümler aramanın bedelini ödedi işçi sınıfı.

Stratejik ihtiyatlılığın bugünün çok daha ağır koşullarına, elverişsiz nesnelliğine su taşıdığını görmemek için aptal olmak gerekiyor.

Örnek olsun, şu “solda birlik” fetişi de aslında “devrimci hedeflerin zamanı değil” demenin bir ürünü değil mi? Bütün yirminci yüzyıl, sosyal demokrasi ile komünistlerin işbirliği iyi midir, kötü müdür tartışması ile geçti. 1933’te Hitler’in zaferi de komünistlerin sosyal demokratlardan uzak duruşuna bağlandı, el çabukluğuyla. Diyelim ki öyle… Neden bir yıl sonra Avusturya’da işçi sınıfının ve örgütlerinin ezilmesiyle ile sonuçlanan Şubat Devrimi’nden kimse söz etmez? Orada komünist parti sosyal demokrat partiyle pek sıkı fıkıydı, hatta onu neredeyse hiç rahatsız etmiyordu. Sosyal demokrat liderlik ise faşizm bastırdıkça “itidal” çağrısı yapmaktaydı. Bir nokta geldi, işçi sınıfı kendini kararlılıkla savunmaya karar verdi. Avrupa’da 20. yüzyılda tanık olunan en sert silahlı kent savaşları Avusturya’da meydana geldi. Sosyal demokrat yönetim, kendi yandaşı olan yüz binlerce işçiyi ortada bıraktı, “düzen değişikliği” doğal olarak gündemde değildi. Savunmacı bir perspektifle diren-diren bir noktadan sonra doğal olarak işçi semtleri polis ve orduya karşı koyamadı. Sosyal demokrat liderlerden bazıları “keşke korkak davranmasaydık” dediler daha sonra.

Geri, düzen içi arayışların ecele faydası yok anlayacağınız.

Şili’de de böyle oldu. Bunları ayrıntısıyla yazacağız. Allende’nin sosyalizmi kurmak için değil, kapitalizmi iyileştirmek için hamleler yapıp aynı zamanda kendi sonunu hazırladığını, Yunanistan Komünist Partisi’nin o çok tartışmalı İç Savaş dönemine bugünden bakarken, maceracılığı değil, sosyalist devrim hedefinin yokluğunu dert ettiğini, yani bir başka okumayla insanlığın bugünü de kurtaracak tarihsel fırsatları bir dizi nedenle heba etmiş olabileceğini…

Bugün hâlâ bir “umut” kapısı olarak görülen Küba’da da bu kanıtlanmadı mı? Fidel ve arkadaşları, kuşkusuz Küba halkının yüz yıl boyunca sayısız kez zorbalara karşı ayaklanmasından, toplumdaki yaygın hoşnutsuzluktan güç alıyordu ama bu onları mücadeleye ilk kalkıştıklarında “maceracı” damgası yemekten kurtaramamıştı.

En büyük macera kapitalizmin kendisidir.

Kapitalizmde kaçış yok, kapitalizmden kaçış yok. Kapitalizmle akılla, sabırla ama devrimci bir enerjiyle hesaplaşma dışında “huzur” yok!