Türkiye'de Sınıf Bilinci ve Mücadelesinin Önündeki Bazı Engeller 3 YASEMİN GEDİK

Uzun yıllardır Fransa'da yaşayan bir arkadaşım, Lyon müftüsünün, "İmanlı ama ibadet etmeyen hristiyanlar ile ibadet eden ama imansız müslümanlar arasındaki sentezi nasıl bulacağız?" sorusuna cevap aradığını söyledi geçenlerde.

"İbadet eden ama imansız müslümanların" en çok bulunduğu, üstelik iktidardaki partinin yöneticilerinin önemli bir kısmının böyle insanlardan oluştuğu ülkelerin başında galiba Türkiye geliyor. Bu durumun halk arasında sanıldığından daha iyi bilindiğini düşünmemize yol açan güzel de bir türkü var Türkçede: "Sevdiğimin dini var, imanı yok!"

Dini olup da imanı olmamak, ancak içinde başka bir din taşımakla mümkün olabiliyor. İnsanlar, zorla kabul etmek zorunda kaldıkları dine inanmıyor, fakat gereklerini eksiksiz ve hatta abartılı olarak yerine getiriyor reddetmeye zorlandıkları ilk dinlerine ise imanlarını koruyor ama ibadetlerini gizlice yerine getiriyor.

Topraklarımızda uzun yıllardır hüküm süren inkâr ve imha politikasının doğal sonuçları bunlar. 19. yüzyılın son çeyreğinde çeşitli gerekçelerle hız kazanan hristiyan halkları islamlaştırma politikası, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hristiyan halkları bu topraklardan sürmeye, yok etmeye kadar vardırıldı. İlkinde temel argüman din iken, ikincisinde etnik kimlik oldu. Cumhuriyetle birlikte tek kimlikli, sınıfsız bir halk yaratma hedefi temel politika haline geldi.

Rumlar, daha çok mübadele ve çeşitli baskılarla Yunanistan'a göçe zorlanarak bu topraklardan kovuldu, dolayısıyla bildiğimiz kadarıyla onlar arasından din değiştirenler pek çıkmadı.

Ermeniler ise, Abdülhamid dönemindeki, 1894-1896 yılları arasında Anadolu'nun birçok yerinde gerçekleştirilen bölgesel katliamlar nedeniyle din değiştirmeye zorlandı. Belli bölgelerde katliamlardan kurtulma kaygısıyla kitlesel olarak din değiştirmeler oldu, din değiştirenler isimlerini de değiştirdiler. Asıl büyük katliamın yaşandığı 1915'te ise hedef etnik kimlik olduğu için, din değiştirmek isteyenlerin önemli bir kısmı da kırımdan kurtulamadı, ama eskiden değiştirmiş olanların büyük çoğunluğuna dokunulmadı.

Bunların dışında bir de çok daha eski tarihlerde Yahudiliği revize etmeye çalışan Sabetay Sevi'nin peşinden gittiği için Yahudi kabul edilmeyen ciddî bir topluluk var ve bunlar açıkça "dönme" olarak tanımlanıyor.

Bu durum, hem din değiştirmeye zorlananlar hem de din değiştirmeye zorlayanlar açısından toplumsal, kültürel dokuyu çürütücü, bozucu bir rol oynuyor.

Her şeyden önce, gönüllü bir tercih olmadığı, can kaygısıyla mecburen seçildiği için, resmî olarak kabul edilen dine ve etnik kimliğe kimse inanmıyor, ama inanıyormuş gibi yapıyor, hem de aslından daha fazla öyle görünme kaygısıyla çok abartılarak yapılıyor bu. Resmen inkâra zorlandıkları önceki dine bağlılık gizlice sürüyor, böylece ikiyüzlü bir insan tipi çıkıyor karşımıza. Bu ikili din veya etnik kimlik, insanları kendi cemaatleri içine kapatıyor, toplumun diğer kesimleriyle ilişkilerinde kuşkucu, güvensiz, ürkek, dışa kapalı, samimi olmayan bir davranış biçimine yol açıyor. Kendi cemaatinden olanı koruma, kollama, diğer toplulukları dışlama genel bir eğilim haline geliyor.

Bunlar, kendini içinde yaşadığı topluma ait hissetmeyen, hep savunma psikolojisi içinde yaşayan insanların çok anlaşılır insanî tepkileri olarak görülebilir. Tek tek bireylerle sınırlı kaldığında bunda sorun olacak bir yan da yoktur. Nitekim aynı özellikleri taşımayan insanların bir kısmında da benzer psikolojik davranışları görmek mümkündür.

Ancak burada sorun tek tek bireylerle sınırlı olmaması, toplumsal bir eğilim halinde görülmesi nedeniyle toplumsal hayata, siyasete, kültüre de büyük etkide bulunması ve sınıf kişiliklerinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamasıdır.

Kendi kimliğiyle ortada olanlar politik tercihlerini yaparken daha bağımsız davrandıkları halde, gizli yaşamak zorunda kalanların önemli bir kısmı güçten yana tavır alıyor. Fiilen emekçi olduğu halde, emekçi olduğunu düşünmüyor, kendi hakları için harekete geçme ihtiyacı duymuyor, tersine geçmişin acılarının tekrarlanmaması için güçlü olanın yanında yer alma ihtiyacı duyuyor.

Türkiye'de dinciliğin, Türkçülüğün bayraktarlığını yapanların önemli bir kısmının arkasında böyle bir trajedi olduğundan kuşku yok. Burada tek tek isim vererek örneklendirmeyeceğiz, önemli olan şahıslar değil, önemli olan inkâr ve imha politikasının yol açtığı büyük bir toplumsal travmanın insanları nasıl ikiyüzlü, endişeli, güvensiz ve güce tapar hale getirerek toplumu parçaladığı ve çürüttüğüdür. Önemli olan, sözünü ettiğimiz büyük bir kitle içinde emeğiyle geçinen, ezilen insanların da bu davranışı göstermeleri ve bundan kopmayı başaramamalarıdır.

Büyük bir kültürel zenginlik kaynağı olan bu etnik çeşitliliği yok etmeye, hepsini ne olduğu belirsiz bir potada eritmeye çalışmanın sonuçlarıdır bunlar.

Peki, emekçilerin birliğini, ortak mücadelesini olumsuz olarak etkileyen bu durumu aşmak için ne yapmalıyız?

Galiba, en başta gelen koşul, güven vermektir. Güven de, önce kabulle başlar, dolayısıyla pratik işidir.