Tarihsel déjà vu III

05/10/2018 Cuma
Tarihsel déjà vu III

Geçen yazıda belirtmiştik, 1920’lerin ortalarından sonra dünya kapitalist siteminde kriz eğilimleri iyice aşikâr hale gelmişti. 1929 çöküntüsünden önce ortaya çıkan deflasyonist eğilimler büyük çöküntü ile birlikte daha yaygın ve derinlikli bir hale geldi. Deflasyon iktisadi anlamda ücretleri düşürme zorunluğunu ortaya çıkardı ancak özellikle gelişmiş kapitalizm bir tür iç savaş içinde debeleniyordu. Bu ortamda özellikle sosyalist ve komünist partiler hem geniş bir sınıf desteğine hem de muazzam bir prestije sahiptiler. Fiyatların düşüşü pek tabi ki teknik anlamda aptalca bir ısrarla altın standardına bağlı kalma inadının sonucu gibi görünüyordu. Ancak görünüşler yanıltıcı olabilmektedir. Asıl neden oldukça sistematikti; hiç bir kapitalist kriz özünde parasal ya da finansal olamaz. Nitekim bahsi geçen kriz de aslında I. Savaş öncesinden birikmeye başlayan kriz eğilimlerinin doğal bir sonucuydu. Her sosyoekonomik kriz hem ekonomik olarak kaçınılmaz eğilimlerin hem de toplumsal/sınıfsal gerilimlerin sonucudur. Sonuçta bu eğilimlerin ve gerilimlerin bir araya gelmesi Avrupa iç savaşını doğurdu. Güdük burjuva liberalizmi aradan çekildi ve tüm Avrupa, hatta neredeyse tüm gelişmiş kapitalist dünya sınıfsal/siyasal yarılmaların yarattığı bir çatışma ortamına itildi (neden çok önemsendiğini bir türlü anlamadığım vasat burjuva sosyoloğu Max Weber belki de ömrü hayatındaki en ilginç belirleme ile özellikle Avrupa’daki çatışmanın özünde Marx ile Nietzsche arasında olduğunu belirtmişti). Bu ortamda mülk ve sermaye sahibi sınıflar açık bir şekilde faşizan çözümlere doğru meylettiler. 

Faşizm hakkında bir kaç kelam etmek gerekiyor. Yalçın Küçük bir yerde burjuva demokrasisi ile faşizm arasındaki farkı yönetsel kuvvet vektörleriyle açıklamıştı, zihin açıcıydı. Eğer yönetsel vektörler çok dağınık bir görüntü çiziyorlar ve farklı yönlere doğru dağınık bir baskı uyguluyorlarsa burjuva demokrasisinden bahsedilebilir; eğer vektörler birleşir ve aynı yöne birleşik bir baskı uygularlarsa faşizmin soysuz doğumu gerçekleşmiş olur. Böylece burjuva demokrasisi ile faşizm arasındaki görünüşte karşıtlık ortadan kalkmış ve aslında her ikisi de kapitalist devlet mekanizmasının bir birini dışlamayan yönetsel momentlerine dönüşmüş olur. Avrupa iç savaşının gizli ve açık tarihi bu tezi bir nebze haklı çıkarmaktadır. Çok basit bir örnekle yetinelim; 1920 ile 1922 arasında Kuzey İtalya, Bolşevik Devriminin de etkisiyle İşçi Sovyetlerinin egemenlik alanı haline dönüştü. Milano, Torino ve diğer kentlerde işçiler yönetsel mekanizmayı nerdeyse devraldılar; tutucular ve sağcılar bu yıları “Kızıl Yıllar” diye adlandırmaktadır. İtalyan burjuvazisi, krallığı, kilisesi, kısacası bilcümle gericiliği Mussolini’den Faşist Parti’den ve ona bağlı paramiliter kara gömleklilerden bu açık isyanı bastırmasını istedi. Faşist Parti, devletin zabıta gücü ve bürokrasisinin açık yardımıyla, bu beklentiyi büyük bir maharetle gerçekleştirdi. Seçimlerdeki oy oranı çok düşük olan ve aslında nerdeyse marjinal bir parti olan Mussolini’nin partisine İtalyan gericiliği 1922’de devleti teslim etti. Kısacası kapitalist devlet gönüllü bir şekilde yönetsel krizi aşabilmek için faşizme geçit verdi. Başka bir deyişle faşizm güdüsü kapitalist devletin özünden geldi, faşistler ise dışarıdan getirildiler. Bu türden deneyimler aynı dönemde neredeyse Fransa ve İngiltere dışındaki tüm Avrupa ülkelerinde yaşandı. Hem ekonomik kriz hem de yükselen sınıf savaşı tüm kapitalist devletleri faşizan veya aşırı sağcı askeri rejimleri iktidara çağırmaya itti. Böylece liberal burjuva demokrasisi lanetli ikizini doğurdu. 

“Küreselleşeme” jargonu altında tüm kapitalist dünyaya dayatılan “liberal dünya düzeni”, ki Sovyet Sosyalizminin ihanetle çökertilmesinin ardından insanlığın varacağı son evre olduğu nerdeyse davullarla, zurnalarla ilan edilmişti, parça parça dökülmektedir. Arada bir iyiye giden göstergelere kanmayın, kapitalizm hala 1960’ların sonunda girdiği sistemik krizin semptomlarıyla baş etmeye çalışmakta, ancak nafile becerememektedir. Sadece bu nedenle bile 1990’ların başında emperyalistler arasında ABD’nin liderliğinde kurulan eşgüdüm ( ya da uluslararası ilişkiler lügatiyle “çok taraflı sorumluluk”) yerini her emperyalistin bir nebze kendi ayağından asıldığı bir kaosa bırakmaktadır. Görünüşte eşgüdümü sağlamakla yükümlü küresel kurumlar tabelası var kendisi yok işlevsiz oluşumlara dönüştüler. Küresel kapitalizmin sistematik kriz eğilimleri “kurtuluş yok hep birlikte, ya ben ya da siz” anlayışını giderek daha baskın hale getirmektedir. Küreselleşmenin naif ve alık mesihlerinin tez elden ölümünü ilan ettikleri devlet mekanizması emperyalist bloklar arası çekişmelerin dizginlenemediği ortamda daha saldırgan ve daha açık sermaye yanlısı işlevlerle arz-ı endam etmektedir. Bu ortamda her kapitalist devlet kendi emekçisinin daha fazla sömürülmesine ve daha az korunmasına/kollanmasına yol açan karşı-devrimci bir sürecin ana aktörü durumundadır. Kapitalist devletler sözde sosyal refah ve koruma rollerini bıraktıkları için modern burjuva toplumu yerini muhtaçlar kitlesinden oluşan ve kaderi kapitalist devletin ve sermayenin vicdanına terk edilmiş bir garip kitleye bırakmaktadır. İçsel dayanışması olmayan bu amorf kitle kapitalizmin kriz dinamiklerinin açık saldırılarının korunaksız hedefi haline geldikçe her türden sağcı, gerici ve faşizan söylemin de kolayca fethedebileceği bir yeni “millet”e dönüşmektedir. Bu “millet”in iradesi kuşkusuz artık ekonomik hakkaniyet ve eşitliği aramak bir yana, siyasi eşitliği bile kendisine fazla görmektedir. Yine de gidişat çok karamsar bir manzara-i umumiye çizmiyor, işçi sınıfı yavaş yavaş bu “millet”ten ayrıksı bir yanı olduğunu gösterecek adımları atıyor. Peki bu gidişat 1920’ler ve 1930’ları anımsatmıyor mu? 

Benzerlikler bitmedi. Özellikle yükselen Avrupa faşizmlerinin büyük bir bölümü Avrupa’da toplumsal/ekonomik çalkantı ve güvensizlik için günah keçisi ararken iki fail buldular; Avrupalı Yahudiler ve komünistler. Böylece bu histerik ideoloji “millet” olarak tanımladığı aslında giderek parçalanan kitlenin üstündeki tüm kara bulutları bu ikisinin hesabına yazdı. Bugün tüm Avrupa’da ve tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde aşırı sağ yükselmektedir. Nazilerin hunhar “nihai çözüm”ünden dolayı Avrupa’da nerdeyse hiç Yahudi kalmadı. Komünistler ise girdikleri moral çöküntüden çıkıp henüz bir siyasi güç oluşturamadılar. Ancak yeni bir düşman var, üstelik bu düşman kapıda bile değil, içeride. Uluslararası göçün boyutları giderek büyürken gelişmiş kapitalizmin anlı şanlı kentleri göçmenlerin oluşturduğu varoşların ortasında boğulup gitmekte. Göçmenler sadece mekânı değiştirmekle kalmıyor, sosyal harcamalardan alt yapı harcamalarına emperyalist merkez ülkelerinin bütçe harcamalarını yükseltiyorlar. Göçmenler aynı zamanda kapitalizmin sistemik krizi dolayısıyla iş yaratma kapasiteleri giderek düşen ekonomilerde sermaye açısından yeni ve bol sömürülebilir bir kaynak oluşturdukları için doğma büyüme Batılıların iş bulma umutlarını daha da karartıyorlar. Sonuç mu? Almanya’da, İsveç’te, Fransa’da ve diğerlerinde aşırı sağın arkasındaki kitle desteğinin büyümesi. Üstelik destek verenler de gökten zembille inmiyorlar. Bir on yıl önce burjuva liberalizminin görünüşteki ülkülerini paylaşan kesimler on yıl içinde aşırı sağın şiarlarını mantıklı bulur hale geldiler (Bir ara verelim. Bu satırların yazarı yıllar önce doktora sonrası araştırma için gittiği İsveç’te bir İsveçli ile ortak çalışma yürüttü. Yazar sosyal demokrat olduğunu bildiği çalışma ortağından şu yakınmayı duyduğunda çok şaşırmıştı: “Şu caddeye bak [Fakültenin üzerinde konumlandığı uzun ve güzel caddeden bahsediyordu], hepsi yan yana; Hint lokantası, Tayland lokantası, Lübnan lokantası, Çin lokantası, Süryani şekerci, Iraklı Kürt berber, Türk pizzacı…Bugünlerde bu cadde üzerinde dürüst İsveçlilere pek iş kalmadı”. “Dürüst”ü neden kullandığını anlamamıştım). 1920’ler ve 30’larda da aynı böyle olmuştu.  Burjuva temsili demokrasisinin güdük de olsa nimetlerine iman etmiş, sırdan akıllı uslu insanlar kısa bir süre içinde Nazi hücum kıtalarına dönüşmüştüler. 

Benzerlikler bununla da bitmiyor. Bizce en önemli boyutu emperyalizmin dönüşümüyle ve yükselen faşizmin emperyalizmle örtüşmesiyle ilgilidir. Marksist emperyalizm yazınının şaheserlerinin (Lenin’in Emperyalizm’i, Luxemburg’un Sermaye Birikimi, Hilferding’in Finans Kapital’i ve Bukharin’in Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi) kaleme alındığı günlerde emperyalistler arası paylaşım savaşı emperyalizm ile ilgili tartışmaların en önemli gündem maddesiydi. Bu çatışma onu kaçınılmaz gören ve emperyalizmle ilgili kalem oynatan önde gelen Marksistleri haklı çıkarır nitelikteydi (Özellikle bu konuda Rosa Luxemburg’un hakkını teslim etmemiz gerekir. Analiz yöntemiyle çokça tartışılan magnum opusu Sermaye Birikimi 1913’de basıldı. Luxemburg eserinde peygambervari bir kehanette bulundu ve emperyalistler arası savaşın kaçınılmaz olduğunu belirtti. Basımın üzerinden bir yıl bile geçmeden I. Dünya Savaşı patlak verdi). 1920ler ve 30lar bu dizginlenemez paylaşım ve yağma güdüsünün faşizmle birleştiği yıllar oldu.  II. Dünya Savaşı sonrası Sosyalist sistemin coğrafi yayılımı ve geri kalmış dünyadaki devrimlerinin etkisiyle birlikte emperyalistler arası çatışma yerini yükselen devrimci dalgaya karşı birleşik emperyalist cepheye bıraktı.  Böylece emperyalistler arası çelişkinin yerini emperyalizm-Sosyalizm/Ulusal Kurtuluş mücadeleleri çelişkisi aldı. Ancak Sovyet Sosyalizminin çökertilmesiyle birlikte emperyalistler arası çelişkileri buzluğa kaldıran zorunluluklar da ortadan kalkmış oldu. Bugün Libya, Suriye ve Irak deneyimleri emperyalistler arası çelişkilerin hortladığını göstermektedir. Bu ortamda Lenin, Rosa, Hilferding ve Bukharin bir kere daha ete kemiğe bürünüp aramızda yürümeye hazır bekliyorlar. Eğer Lenin uyandırıldıysa bunun iki anlamı vardır; birincisi kapitalist dünya yeniden 1910’lara, 1920’lere ve 1930’lara dönmüştür; ve ikincisi dünya sosyalizme hazırdır. 

Bir sonraki yazıda bu mevzuya son vereceğiz.