Serdal Bahçe
İmefe’nin gizli tarihi III
Yayın Tarihi: 24.05.2026 , 23:51 Güncelleme Tarihi: 25.05.2026 , 00:06
İmefe (IMF) gibi kurumları anlatırken öğrencilerime her zaman bir uyarıda bulunurum. İmefe, Dünya Bankası veya Dünya Ticaret Örgütü kurumlar emperyalist sermayenin küresel kurumlarıdırlar, bu doğru. Ancak bu kurumların sermaye yanlısı programlardan tek başlarına sorumlu oldukları, başımıza gelen her melanetten sadece onların sorumlu oldukları algısı yanlıştır. Bu kurumlar kapitalist devletlere şartlı destekleri verirken ve şartların uygulanıp uygulanmadıklarını kontrol ederken ülkelerin kafalarına silah dayamıyorlar. Böyle bir güçleri yok. Ülkelerde bu programları uygulamaya teşne, onları ısrarla uygulamak isteyen toplumsal kesimler ve uygulamayı yürütecek bürokratlar ve siyasetçiler var. Türkiye’nin son 46 yılına bakın, IMF programlarını ısrarcı bir şekilde uygulayan, hem de IMF olmadan bile uygulayan ardışık hükümetleri görürsünüz. Gerçekten Türkiye İmefe programlarına en sadık ülkelerden biridir (sırf bu nedenle İmefe raporlarında Türkiye’den genellikle hoşnutlukla ve sitayişle bahsedilir).
Dolayısıyla ülkelerin burjuvazisi ve bürokrasisi de İmefe veya Dünya Bankası programlarını uygulamakta ısrarcı olurlar. Kısacası bu kurumların yerli işbirlikçileri vardır. Neticede bu programların yarattığı çöküntü, sefalet ve istikrarsızlık sadece İmefe’nin hesabına yazılamaz, esas sorumlular içeridedir. Bir uyarı notu olarak düşelim.
Bugünkü yazıda İmefe nasıl yönetilmektedir, buna bakacağız. Web sitesine bakarsanız 3100 kişi çalışmaktadır. Bunun önemli bir bölümü Washington DC’deki merkezde, geri kalanı bölge ofislerinde istihdam edilmektedir. İmefe ve Dünya Bankası’nda kararlar mutlak bir eşitlik anlayışı içinde alınmıyorlar. Nasıl politikalarında emperyalist ülkeleri gözetiyorlarsa, bu kurumlar karar alma süreçlerinde de bu ülkeleri baskın hale getiren bir yönetsel mekanizmayı idame ediyorlar.
Bir ara verelim ve kapitalizm ile kurumlar arasındaki ilişkiye biraz kafa yoralım. Kapitalizmin kurumlarla çok ikiyüzlü bir ilişkisi vardır. Özellikle temsili burjuva demokrasisinin yerleşmesinden sonra kurumlar sermaye birikim sürecinden kaynaklanan sınıfsal ve yapısal eşitsizlikleri gizlemek, siyasal ve yasal eşitlik görüntüsü verebilmek için kurgulanmış yapılar olarak ortaya çıktılar. Bundan daha da önemlisi aslında kurumlar görüntüde eşitlik perdesinin arkasında kapitalizme has eşitsizlikleri yeniden ve yeniden ürettiler. Hem ürettiler hem de onlara meşruiyet kazandırdılar. Parlamentolar, mahkemeler, yargı, yasama; tüm bunlar aslında genel olarak sermayenin uzun vadeli çıkarlarını gözeten kurumlardı. Meşruiyetini temsili demokrasi kanalıyla halktan alıyormuş gibi görünen kurumlar aslında gerici ve tutucu sermaye ideolojisinin savunma hattını oluşturdular. Kurumların bağlılığı ancak sınıf savaşımının açık hale geldiği ve işçi sınıfının mevzi kazandığı durumlarda sarsıldı; Lenin’in devrimci durum tanımlaması tam da bu bağlılığın sarsılması anlamına geliyordu. Yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri aslında bu kurumsal ağın aşağıdan, işçi sınıfından ve çalışanlardan gelen örgütlü direnişe karşı hassaslaştığı anlamına geliyordu. Bu durumda kurumların sermaye ideolojisine bağlılıkları azalıyor, kurumsal yekparelik parçalanıyordu (örneğin 1970'lerde askeriye içinde örgütlenen devrimciler, polis teşkilatı içine Pol-Der, öğretmenler içinde TÖBDER gibi yapılanmalar bu bağlılığın zayıfladığını gösteriyorlardı). Ama bu türden iç savaş benzeri durumlar dışında kurumlar hem sermaye tarafından tasarlandılar hem de toplumsal muhalefeti engelleyecek emniyet supaplarını tasarladılar.
Çalışan sınıfların muhalefetinin bütüncül yenilgisi durumunda ise bu kurumların sermayenin açık diktatörlüğünün araçlarına dönüşmeleri şaşırtıcı değildi. Çalışan sınıfların yenilgisi burjuva demokrasisini işlevsizleştirirken bu kurumları sermayenin sadece uzun değil kısa vadeli çıkarlarını da gözetir hale getirdi. Bu durumda kurumlar yekpare bir bütünlüğün paçası haline geldiler, farklılıkları silindi, aynılaştılar. Böylece faşizm saklandığı delikten çıktı. Faşizm açık sermaye diktatörlüğüdür.
Sermayenin uluslararası kurumları için ise durum biraz daha farklıydı. Bir kere Amerikan emperyalizminin önceliğini ve öncüllüğünü garanti altına alan yapılar olarak kuruldular. Dolayısıyla karar alma süreçlerinden gündelik rutin işlere kadar her şey küresel kapitalizm içindeki emperyalist egemenlik ilişkilerine göre dizayn edildi. Görünüşte eşitlik kaygısı bile güdülememesinin çok temel bir amacı vardı. Karar verme sürecinde görünüşte bile eşitlik, kurumları temel amaçlarından saptıracak durumların ortaya çıkmasına yol açabilirdi. Hele hele 1960'larda ve 70'lerde azgelişmiş bağımlı ülkeler devrim ateşine tutulmuşken bu kaldırılamaz bir şey olurdu kuşkusuz. Bu nedenle bu kurumlar karar verme süreçlerini bile eşitsizliğin hakim olacağı şekilde kurguladılar. Özellikle küresel ekonomik ve finansal kuruluşlarda bu yapılanma çok hayati bir öneme sahip oldu.
İmefe’nin yapısına ve oylama süreçlerine baktığınızda bu konudaki en yetkin örnek olduğunu hemen anlarsınız. Aslında İmefe kabaca üç ana yönetsel yapı üzerinde yükselmektedir: Guvernörler Kurulu, Yürütme Kurlu, Başkan ve ekibi. Bunlardan birincisi olan Guvernörler Kurulu tüm üye ülkelerin temsilcilerinin bulunduğu bir tür genel kuruldur. Ülkeler genellikle maliye bakanları ya da merkez bankası başkanları tarafından temsil edilirler. Bu kurul senede bir defa toplanır ve ana stratejinin belirlenmesi, yeni üye kabulü türünden durumlar hakkında karar alır.
Aslında aldığı kararlar kurumun, yani İmefe’nin uzun vadeli performansını etkileyecek kararlardır. Ama esas yönetsel dinamiklerin dışındadır bu kurul, etkisizdir ve göstermeliktir. Ancak yine de önemlidir. Çünkü tüm üye ülke temsilcilerinin toplandığı bir kuruldur sonuçta ve üye ülkelerin her birinin kararın oluşumunda söz hakkı vardır iddiasını haklı çıkarmak için kullanılan bir kuruldur. Oysa işin aslı öyle değildir.
İmefe’de karar alıcı kurullarda oyların ağırlığı eşit değildir. Her ülkenin dünya ekonomisi ve ticareti içindeki payına göre bir kotası vardır. Toplam kota içinde ülke kotasının oranı o ülkenin oyunun ağırlığını belirlemektedir. Kısacası ABD ile Senegal’in oyu eşit değildir. Guvernörler Kurulu’nda tüm ülkelerin oylarının ağırlıkları toplamı beş milyondur, yani 191 ülkenin her birinin oyunun ağılrıkları toplandığında 5 milyon oy etmektedir. ABD temsilcisinin oyu 831 bin değerindeyken Senegal’in oyu sadece 4688 değerine sahiptir. Kısacası Amerikan emperyalizminin tek başına oyu tüm oyların %16,7’sine denk gelirken, Senegal’in oyu tüm oyların %0,09’una denktir. Diğer bir ifadeyle ABD’nin oyu Senegal’in oyundan 170 kat değerlidir. Alın size eşitlik!
Pek tabii ki diğer gelişmiş kapitalist ve emperyalist ülkelerin oyları da azgelişmiş kapitalistlerin oylarına göre çok ama çok değerlidir. Örneğin İngiltere’nin oyu 40 kat, Hollanda’nın oyu 18 kat, Japonya’nınki 63 kat, Almanya’nınki 55 kat, Fransa’nınki 42 kat, Çin’inki ise 65 kat daha değerlidir Senegal’in oyundan. En zengin 7-8 ülkenin oylarının toplam ağırlığı neredeyse %45-50 civarındadır ve toplam ağırlıkları geri kalan 183 ülkenin oylarının ağırlıklarına eşittir. Alın size eşitlik! Böylece Senegal’in oyunun hiçbir hükmünün olmadığını anlamış olduk. Merak edenler için verelim Türkiye’nin oy ağırlığı ise %0,95’tir, yani %1 bile değildir.
Eşitsizliğin alası günlük işlerin yürütülmesi ve genel stratejinin belirlenmesi açısından daha önemli olan ikinci kurulun, Yürütme Kurulu’nun oylama süreçlerinde ortaya çıkar. Bu kurul yakın izleme anlaşmalarının (stand-by anlaşmalarının) şartlarının belirlenmesinden kredi taksitlerinin serbest bırakılmasına, kime kredi verileceğinden ülkelere yeni finansman olanaklarının belirlenmesine kadar pek çok önemli konuda karar verme yetkisine sahiptir.
Bu kurulun 25 üyesi vardır, ayrıca yürütücü direktör, yani başkan da kurulun doğal üyesidir. Bu 25 üyenin sekizi daimi üyedir. Peki bilin bakalım daimi üyeler kimlerdir? Pek tabii ki daimi üyeler arasında Senegal, Burundi ve hatta Türkiye yoktur. Daimi üyeler şunlardır: ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Suudi Arabistan ve Rusya. Yani kota ve ekonomik ağırlıkları en yüksek sekiz ülke daimi üyedir. Geri kalan 17 üyenin her biri bir ülke grubunu temsil eder. Örneğin Türkiye’nin grubu şu ülkelerden oluşmaktadır: Avusturya, Beyaz Rusya, Çekya, Macaristan, Kosova, Slovakya, Slovenya ve Türkiye. Her ülke grubu kendi aralarından bir temsilci seçer, bu temsilciler belirli bir zaman aralığıyla değiştirilir. Çoğunlukla her ülke sırayla grubunu temsil eder.
Oy ağırlıkları bu kurulda da geçerlidir. ABD temsilcisinin oyu tüm oyların %16,5’ine denk gelir, Japon temsilcininki ise %6,14’üne. Sekiz daimi üyenin sekiz oyu toplam oyların %46,73’üne denk gelir. Geri kalan 183 ülkenin 17 temsilcisinin 17 oyunun toplamı ise %53,27 ağırlığa sahiptir. Örneğin en dipte bulunan, en az oy ağırlığına sahip grup 17 ülkeden oluşur ve bu 17 ülke için verilen tek oyun ağırlığı sadece %1,4’tür. Bu grupta Burundi, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Çad, Gabon ve Kenya gibi Afrika ülkeleri vardır. Alın size eşitlik!
Şimdi denilebilir ki efendim azgelişmişler ve diğerleri örgütlenerek yine de oy çoğunluğunu elde edebilirler. Ne yazık ki Vehbi’nin kerrakesi öyle değildir. İmefe’nin kurullarında kararların alınabilmesi ve kabul edilebilmesi için en az %70 ve hatta daha kritik kararlar için %85 çoğunluk istenir. ABD’nin tek bir oyunun toplam oyların %16,5’ine denk düştüğünü belirtmiştik, dolayısıyla ABD çoğu kararı tek başına veto etme hakkına sahiptir.
Bu kurgu nedeniyle İmefe Amerikan emperyalizminin borazanlığını gizlemeden, açıkça yapabilmektedir. Çünkü iç işleyişinde ve karar alma süreçlerinde ABD ve diğer emperyalistler lehine muazzam bir eşitsizlik vardır. Yoksul ve bağımlı ülkelerin varlıkları göstermeliktir, sadece zevahiri kurtarmak için oradadırlar. İmefe’nin kurumsal yapısındaki eşitsizlikler pek tabi ki sadece yönetsel yapının yarattığı hakkaniyetsizlikleri değildir, bilfiil kapitalizmin yarattığı hakkaniyetsizliklerin yansımalarıdır.