Serdal Bahçe
İmefe’nin gizli tarihi II
Yayın Tarihi: 18.05.2026 , 00:11 Güncelleme Tarihi: 18.05.2026 , 00:11
İkizi Dünya Bankası ile birlikte İmefe’nin (IMF) emperyalist açlığı depreşen Amerikan sermayesinin küresel egemenliğini sağlamak gibi asli bir görevi vardır. Ama aynı zamanda Amerikan emperyalizminin ve genel olarak da kapitalizmin meşruiyetini görünüşte bile olsa sağlamak gibi hayati bir işleve de sahiptirler.
Malum, II. Dünya Savaşı’nın sonundan Sovyetlerin çözülüşüne kadar geçen süreye özünde kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bazen açık bazen de örtük mücadele damga vurmuştur. II. Savaş, muazzam insan kayıplarına rağmen sosyalizmin muzaffer ve ideolojik olarak avantajlı çıktığı bir süreçti. Daha savaş bitmeden bile hem Stalin hem de Churchill (özellikle de Churchill) ve Roosevelt gelmekte olanın iki sistem arasındaki savaş olduğunu biliyordu.
1944 Haziranı’nda toplanan Bretton Woods konferansına Sovyetler de galip koalisyonun önemli bir parçası olması hasebiyle davet edildi. Sovyetlerin 3 kişilik delegasyonuna Mikhail Stepanov liderlik etti. Ancak Sovyet delegasyonu üç hafta süren ve aslında Keynes ile White arasındaki tartışmalar tarafından şekillenen konferansta hiç söz almadılar (en azından kayıtlar öyle diyor); ne itiraz ettiler ne de onayladılar. Ses çıkarmadılar. Dinlediler. Sonra ortaya çıkan metni koltuklarının altına alıp Moskova’ya yollandılar. SBKP Merkez Komitesi metni ve dolayısıyla anlaşmayı imzalamayı reddetti. Böylece özelde SSCB, genelde sosyalist blok Bretton Woods sisteminin dışında kalacaklarını açıkça ilan etmiş oldular. Aslında Soğuk Savaş 1940'ların sonunda değil, belki de Yalta-Tahran-Potsdam zirvelerinde veya daha çok da Bretton Woods’da patlamış gibi görünmektedir, tartışılmalıdır.
Kısacası Bretton Woods sistemi ve İmefe aslında Soğuk Savaş’ın araçlarına dönüştüler Amerikan emperyalizminin elinde. Aslında emperyalizmin tarihi açısından yenilik olduklarına şüphe yoktu. Daha öncesinde emperyalizm baskı ve sömürü sürecinde çoğunlukla kuralsız ve kurumsuz ilerlemeyi tercih etmişti. İlk defa emperyalizm kapitalist dünya üzerindeki egemenliğini kurumlarla ve kurallarla yürütme iradesini göstermiş oldu. Neden? Gerçekten 19. yüzyıl İngiliz emperyalizminin, rakiplerinin ve hatta yeni doğmakta olan Amerikan emperyalizminin icraatlarına bakın, kurumu ya da kuralı yoktur hiçbirisinin. Onların tarihlerinin gözeneklerinden apaçık barbarlık, yağma ve askeri saldırganlık akar. Kural namına tek şey birbirlerine karşı verdikleri ancak genellikle tutmadıkları sözlerdir. Kurum yoktur, yerine gizli paylaşım anlaşmaları ve rakiplere karşı girişilen gizli ve kirli ittifaklar vardır. Bunu bir kurala bağlama isteği ve en azından oyunun kurallarını centilmenlik normları içinde belirleyecek kurumlar yoktur. Peki ama savaş sonrası kapitalist alemin düzenini kurarken Amerikan emperyalizmi neden kurumları ve kuralları tercih etti?
Bazı yazarlar II. Savaş sonrasının emperyalizmini “enformel emperyalizm” olarak tanımlanmaktadır. Açık, kendini hemen siyasal kurgusu nedeniyle belli eden bir emperyalizmi değil, daha çok örtük ekonomik sömürü ilişkilerine ve asimetrilere dayanan ve tırnak içinde “ulus devletlerin otonomilerine ve bağımsızlıklarına saygı gösteren”, ancak pek tabi ki ekonomik/ siyasal eşitsizlikleri ve bağımlılık ilişkilerini yeniden ve yeniden üreten bir emperyalizmi kastediyordu bu tanımlama. Bir yere kadar katılmak gerekiyor, ancak “enformalite” ve örtüklük vurgusu çok fazla idi bu tanımlamada. Amerikan emperyalizminin savaş sonrası dönemdeki açık askeri ve siyasi müdahaleleri söz konusu emperyalizmin öyle çok da örtük ve gizli olmadığını ortaya koymaktaydı.
Peki ama gerçekten Amerikan emperyalizmi neden İmefe, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumları tercih etti? Emperyalizmin tarihi açısından önemli bir sorudur. Aslında Amerikan emperyalizmi daha ipleri ele almadan, çok önceleri, I. Dünya Savaşı biterken bile küresel düzenlemeler ve kurumlar konusunda istekli olduğunu göstermişti.
Woodrow Wilson ABD başkanları listesi içindeki en entelektüel başkan olmalıdır herhalde, bir kere doktora derecesine sahip tek başkandır. Princeton’da hocaydı, ve hatta orada rektörlük yaptı. Daha başkan olmadan bile yılmaz bir liberal reformcuydu (gerçi ırk ayrımcılığını bir noktaya kadar destekliyordu ama o kadar da olsundu). Başkanlığı savaş dönemine denk geldi, Amerikan emperyalizmi savaşın yarattığı zorunluluklar karşısında inat ettiği izolasyonist çizgiden çıkarak Avrupa ve dünya işlerine karışmak zorunda kaldı. Savaş sonrası düzenin nasıl olacağına dair önemli kararların alınacağı Paris Barış Konferansı’na bizzat ABD Başkanı olarak katıldı. Katılmadan önceki çalışmalarını dar bir çevre içinde yürüttü. Avrupalıların kıskanç, haris emperyalist emellerinden azade, düzenin ve kuralların egemen olduğu bir dünya hayal ediyordu. Ünlü 14 noktası bu süreçte şekillendi. Bir Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu fikri de bu dönemde iyice bir takıntı oldu.
En gelişmiş kapitalist ülkenin kapitalizmi bilmeyen başkanı, en güçlü emperyalist ülkenin emperyalizmi anlamayan lideriydi. Saf ve kibirliydi; hakkında yazılanlar ve şahitlikler bunu gösteriyor. Bu saflığı onun Paris barış görüşmelerinde iki kurt politikacı Lloyd George ve Clemenceau tarafından sürekli olarak manipüle edilmesine ve aldatılmasına yol açtı. Görüşmelerin doğal lideri olduğunu zannetti ama görüşmelerde çıkan kararlar aslında İngiliz ve Fransız emperyalizmlerinin çıkarlarını ve kaygılarını yansıtıyordu. Çocuğu oyalamak için eline oyuncak verilmesi gibi Wilson oyalansın diye eline kimsenin ciddiye almayacağı bir Milletler Cemiyeti verildi.
Savaş bittiğinde gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldı. Aldatılmış ve yalnız bırakılmıştı. Etnik ve dinsel çatışmalardan arınmış bir Doğu ve Orta Avrupa tahayyül etmişti ama barışın yarattığı Orta ve Doğu Avrupa II. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecek etnik ve siyasal bölünmelerle sarıp sarmalanmıştı. Almanya çok da hırpalansın istememişti ama Almanya’ya dayatılan şartlar o kadar ağır ve onur kırıcıydı ki Nazizm yükselirken bunu bolca kullanacaktı. Sömürge imparatorluklarında özyönetime giden bir yol çizilsin istemişti ama kendi sömürge imparatorluklarını parçalamak bir yana, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Japon emperyalistler büyük bir telaşla Alman sömürgelerini aralarında paylaşma yarışına girişmişlerdi. Uluslararası hukuk geçerli olsun, bağlayıcı ve yönlendirici olsun istedi ancak daha savaşın bitmesinden çok geçemeden emperyalist saldırılar nüksetmeye başladı. Hatta onu başkanlığı döneminde Amerikan emperyalizmi Meksika Devrimi’ne müdahale edecekti. Saftı, başkanlığını yaptığı ülkenin yayılmacı ve talancı dinamiklerini görememişti.
Anlaşma metnini onaylatmak için Senato’ya getirdiğinde Senato onaylamamak için direndi. Kendi partisinin üyelerinin bazıları bile ret verdiler. Amerikan emperyalizmi henüz küresel bir rol üstlenmeye hazır değildi anlaşılan. Dahası Avrupa işlerine daha fazla bulaşmak da istemiyordu. Wilsoncu bir küresel emperyalist düzen fikri Capitol’ün1 merdivenlerinde can çekişmeye bırakıldı.
Ama ölmedi, Wilsoncu bir emperyalizm 25 yıl sonra bir noktaya kadar kurumsallaştırıldı. İmefe ve Dünya Bankası aslında Amerikan emperyalizminin kapitalist dünya liderliğini biraz da Wilsoncu bir mantıkla yürüteceğinin göstergesiydiler. Küresel bir kurumlar silsilesi ve bunların gözeteceği kurallar serisi; Amerikan emperyalizminin “ben farklı olacağım” mesajıydı galiba. Olmadı ama.
Wilsoncu ideanın ölmediğinin diğer bir göstergesi de galiba Wilson’un sömürge imparatorlukları ile ilgili hoşnutsuzluğunun savaş sonrasında Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından canlandırılmasıydı. ABD gelişmiş kapitalist müttefiklerinden sömürge imparatorluklarını öyle ya da böyle dağıtmalarını istiyordu. İki nedeni vardı. Birincisi ekonomikti. Amerikan kapitalizmi savaş bittiğinde rakipsizdi ve sadece iç pazara veya Amerikan hegemonyası altındaki topraklara yetecek olandan daha büyük bir üretken kapasiteye sahipti artık. Savaş sırasında müttefiklerine, dünyanın dört bir tarafına emtia, silah ve mühimmat yetiştireyim derken aşırı büyümüştü. Dolayısıyla bazı sektörler için (özellikle yatırım ve ara malları üreten sektörler için) küresel bir pazara ihtiyaç vardı. Sömürge imparatorlukları savaş öncesinde rakip emperyalistleri pazara sokmamanın bir yolu olarak kullanılmıştı (vaka, artık bunu yapacak güçleri yoktu ama). İkincisi de yine sömürge imparatorlukları rakip emperyalistlerin doğal kaynaklara erişimini engellemişti, Amerikan emperyalizmi bunu istemiyordu.
Sömürge imparatorluklarının siyasal ve ideolojik zararı ekonomik zararından büyüktü. Sovyet Sosyalizmi ve genel olarak komünistler, sosyalistler sömürge statüsünü aleyhte propagandanın aracı olarak kullanma konusunda maharetliydiler. Dahası Çin ve Kore devrimleri bağımlı ekonomilerin ve sömürgelerin dünyasının çok kırılgan ve devrimlere gebe olduğunu göstermişlerdi. Dolayısıyla Amerikan emperyalizmi en başta İngiliz ve Fransız müttefiklerine sömürge imparatorluklarını dağıtmaları ve tedrici olarak sömürge halklarına bağımsızlıklarını vermeleri konusunda baskı yapmaya başladı. Görüntü çok çirkindi ve temizlenmesi gerekiyordu. İngilizler bir noktaya kadar bu isteğe olumlu cevap verdiler (Hindistan’a, Pakistan’a, Malezya’ya, İngiliz Batı Afrikası’na bağımsızlıklar tedrici olarak çatışma olmadan verildi). Fransızlar ise bu konuda daha dirençli çıktılar. Vietnam ve Cezayir bağımsızlıklarını askeri ve siyasal birer devrimle kazanmak zorunda kaldılar. Ancak neticede sömürge imparatorlukları zaman içinde dağılmaya yüz tuttu. Wilsoncu bir emperyalizmin yolu açılıyordu.
Ancak bir sorun vardı, Wilson’un ilkelerine görece sadık bir emperyalist küresel mimari kurulmuştu ama bunun sonuçları Wilson’un hayal ettiği barışçıl sonuçlar değildi. Amerikan emperyalizmi Kore ile başlayarak devrim ve isyan gördüğü her yere askeri olarak müdahale etti, sosyalist ülkeleri, devrim sürecine girmiş ülkeleri askeri ve siyasi ambargolarla boğmak istedi. Dahası onun bekası için kurulan ama en azından görünüşte tüm üyelerini görece eşit kabul eden ve onlara eşit söz hakkı verir gibi görünen kurumlar savaş sonrasının ulusal kurtuluş ve devrim mücadeleleri sırasında aslında Amerikan emperyalizminin borazanları olduklarını defalarca kanıtladılar. Wilson bir kere daha aldatıldı. İmefe Wilsoncu ideadan doğan ama onu aldatan kurumlardan biriydi. 2
Devamı haftaya…
- 1
Amerikan Kongresi’nin toplandığı bina.
- 2
Amerikan delegasyonu ve lideri Harry D. White’ın Bretton Woods’a hazırlık çalışmaları Başkan Roosevelt tarafından da destekleniyordu. F. D. Roosevelt Woodrow Wilson’un kabinesinde donanma bakan yardımcısı olarak çalışmıştı. Roosevelt ilhamını Wilson’da almıştı galiba.