SYRIZA: Yel değirmenine ulaşamadan attan inen Don Kişot’un garip hikayesi - I

15/08/2015 Cumartesi
SYRIZA: Yel değirmenine ulaşamadan attan inen Don Kişot’un garip hikayesi - I

Sovyet Sosyalizmi içerden ve tepeden çökertildikten sonra dünya solunun iliklerine kadar yaşadığı bunalımdan pek çok tema sökün etmişti. Öyle ya; bu çöküş kimi çevrelere göre solun sırtından bir kamburu kaldırmış ve onu özgürleştirmişti. Serbest bir tartışma ortamı açmış ve önceden tabu olan meseleler özgürce tartışılmaya başlanmıştı. SBKP “engizisyonunun” sona ermesini itibarların iade edilmesi takip etmişti; pek çok muhalif mezarlarından kaldırılmış, teslim edilmesi gecikmiş haklılıkları geç de olsa teslim edilmişti. Tek tipçi, tek gömlekçi bakış açısının yıkılması alternatif, daha “özgürlükçü”, daha yerelci, daha adem-i merkeziyetçi, iktidar manyaklığına kapılmamış, daha tedrici ancak daha köklü bir şekilde ilerlemeyi amaç edinmiş örgütlenme türlerinin önünü açmıştı. Bu ortamda sahneye neler dökülmedi ki; piyasa sosyalizmi, demokratik sosyalizm, yeni toplumsal hareketler, tek vuruşta iktidarı almak istemeyen, adım adım iktidara yürümek isteyen, dolayısıyla iktidarı hedeflemeyen yeni sol hareketler, sol kisvesi altında savunulan hak temeli halkçılık… Kendisine elveda denilen sınıfın yerini yoksul halk kitleleri almıştı. Yoksul halk kitlelerinin toplumsal kimliği önemli değildi; önemli olan feleğin silesini yemiş ve kapitalizme kul olmuş olmalarıydı. Eski örgütlenme tarzı; sınıfa dayalı komünist ve sosyalist parti örgütlenmeleri, anti-demokratik iç işleyişlerinin demode olmasından ve önce “özgürlük” mümkün ise sonra “eşitlik” isteyen yeni toplumsal talepler karşısında çaresiz kalmalarından müteakip tarihin sahnesinden silinmeye yüz tutmuşlardı. İktidar Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ndeki o melun tek yüzük gibi kendisine yapışanı kirletiyordu. Bir bütün olarak iktidarı istemeyen garip bir sol doğmaktaydı. Yeni bir ateş yanmaktaydı, Latin Amerika’nın sol çarkı, PODEMOS’un önlenemez yükselişi ve pek tabi ki Yunanistan’da SYRIZA’nın seçim zaferi tarihin sarkacının da bu ateşe odun attığının göstergesi değil miydi?

Ancak birden ateşin harı sönmeye yüz tuttu. Önce Brezilya’da Lula’nın hakçı sol programı küresel sermayenin ve onun küresel egemenlik kurumlarının baskısıyla sağa çark etti. Yetmedi, sıradan burjuva iktidarlarının yediği haltlardan olan yolsuzluklara Brezilya’nın sol hakçı hükümetinin de bir hayli bulaştığı ortay çıktı. Venezüella ve Bolivya müstesna, Latin Amerika’daki diğer sol iktidarlar da, yoksulara yardım dağıtmak, yaşam koşularının iyileştirmekten ibaret solcu programlarından sürekli taviz vermekteler. Bu programı küçümsediğimiz sanılmasın, cihan kapitalizminin ahval ve şeraiti göz önüne alındığında bu programın kendisi bile oldukça ilericidir. Sorun sadece bu mevzide kalma ısrarında yatmaktadır. Sorun bu türden bir reformizmin yeterli olduğuna dair inancın kendisidir. 

Ateşin harı sönmeye başlamıştı ve ateş geçiyordu. Bir diğer darbe de “Arap Baharı” denilen sürecin sonucunda ortay çıktı. Ne şanlı, ne görkemli başlamıştı her şey; bazılarına göre insanlığın sıkıştırılmış enerjisi Tahrir’de, Tunus’da bir çiçek gibi açmıştı. Bölgede sarkaç sola kayıyordu. Oysa süregitmekte olan garip bir dramdı; dışarıdan bakanlar aymazlıkla bu garabeti hiç anlamadılar. Sonuç mu? Mısır’da önce Müslüman Kardeşler iktidarı, sonra ABD-Suudi işbirliğinin kotardığı bir darbe, Tunus’da AKP benzeri İslamcı bir partinin iktidarı ve Libya’nın bir devlet olarak varlığının bütünüyle ortadan kalkması. Bugün Libya denilen coğrafya ikiye bölünmüş bir görünüm sergilemektedir; bir tarafta emperyalist koruma altındaki petrol alanları, diğer tarafta ise kabilelerin birbiriyle boğazlaştığı koca bir alan. Suriye’yi de aynı akıbete uğratmak için çok çalışmaktalar. Yeni Sol’un hevesi kursağında kaldı; kışa döndü bahar.  

Ateşin can havliyle çıkarmaya çalıştığı birkaç kıvılcımın üstüne de SYRIZA su döktü. Yunanistan önce bir ciddi bir makroekonomik kriz yaşamaktaydı; sonra bu toplumsal krize dönüştü. Bu toplumsal kriz ortamında hem SYRIZA, hem aşırı sağcı parti, hem de Yunanistan Komünist Partisi yükselişe geçti. Yunan burjuva siyasetine egemen iki parti hızla eridiler. IMF, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası’nın bir araya gelerek oluşturdukları lanetli Troyka Yunanistan’a borç krizini aşabilmesi için yükü emekçilerin sırtına yıkan bir programı dayatıyordu.  SYRIZA iktidara gelirken Don Kişotvari bir tavırla bu programı kesinlikle uygulamayacağını ilan etti. Bu cesaret ve bu cesarete hayat veren mütevazilik bir anda dünya solunun ilgisini SYRIZA deneyimine yöneltti. Bu ilgi yönelimi romantik bir söylemle birlikte yürüdü. Çipras-Varufakis ikilisi dinamik bir reddiyeyi, şövalyevari bir ataklığı, dünya solu için yeni bir umudu temsil ediyorlardı. Bir halk hareketi olarak başlamıştı ve sonra siyasallaşmıştı. Esnekti, gevşekti ancak bir o kadar da ezilen ve sömürülen halktı. Bir kadronun, belirli bir kliğin iktidarı değil, halkla beraber iktidar ülküsünün hayat bulmuş haliydi. Davudi bir sesle “bizi teslim almaya çalışıyorlar, teslim olmayacağız” diye haykırdılar. Varufakis anlaşamadı, oyuna getirildiğini düşünerek istifa etti. Çipras ise geçen Temmuz ayında Osmanlı’nın başına dikilmiş Düyun-u Umumiye’ye bezer bir emperyalist borç yönetimini tesis eden programı kabul etti. Şimdi Yunan halkı ihanete kurban gittiğini düşünüyor.  Devamı gelecek yazıya…