Serdal Bahçe
Son kere Lenin vs. Kautsky
Yayın Tarihi: 21.12.2025 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 22.12.2025 , 00:10
1891 yılında düzenlenen Erfurt Kongresi Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) ideolojik ve programatik patikasının açık bir şekilde tanımlandığı kongre oldu. Ancak kongrede kabul edilen program aslında sonrasında SPD’nin gelişimi sürecinde yaşayacağı içsel çatışmalar ve kavgalarda birbirine karşı mevzilenecek sağ ve solun nemalanacağı tüm unsurları birlikte kapsıyordu. Program iki bölümden oluşuyordu. İlk bölüm, kuramsal olanı, bahsedildi, Kautsky tarafından kaleme alınmıştı. Bu bölümde Devrimci Marksizmin ruhuna oldukça uygun belirlemeler ve öngörüler sıralanmıştı. Kautsky kapitalizmin çürümekte olduğunu ve işçi sınıfının devrimci potansiyelinin bir tür kinetik enerjiye dönüşeceği vaktin geleceğini belirtmişti. Bu bölüm sadece ulusal bir sosyalist partinin programı olmaktan çıktı, dünyanın başka yerlerinde kurulacak sosyalist partilere de örnek oldu. Lenin bu programın kuramsal bölümüyle ilgili şöyle diyecekti: “Biz, en azından, Erfurt Programı’nı örnek aldığımızı söylemekten korkmuyoruz; iyi olanı taklit etmekte kötü bir şey yok”. O dönemde Lenin’in Kautsky’yi bir tür otorite olarak gördüğünün kanıtıydı.
Ancak programa belki de son anda eklenen taktik bölümü Bernstein yazdı. Kautsky’nin kuramsal bölümünü maksimalist program, Bernstein’ın taktik bölümünü ise minimalist program olarak adlandırmak mümkündür (çoğunlukla da öyle adlandırılacaklardır). Bu bölümde kısa dönem için partinin taktiksel yol haritası çıkarıldı. Parlamenter sistem içinde kalma, reformlar için çabalama, parti ile sendikaların bağlarının güçlendirilmesi, grev ve toplu grevin nasıl kullanılacakları; tüm bunlar bu bölümde yerlerini aldılar. Maksimalist program ile minimalist programın nasıl uyuşturulacağına dair bir muğlaklık vardı programda. Aslında güncel politika minimalist programa havale edilmişti. Böylece maksimalist kuramsal program ve onu yazanlar sanki uzun dönemli uykuya yatırıldılar, bu bölüm giderek işlevsizleşti ve unutuldu. Kautsky’nin düşünsel ve siyasal macerası partinin siyasal macerasıyla el ele gidiyordu. Partinin gündelik işleyişi ise minimalist programa göre yürütüldü, böylece Bernstein ve ekibi giderek parti içinde baskın hale geldiler. Parti 1903 seçimlerinde %31 oy aldı, bir tür sandık devrimiydi, ama siyasal devim değildi. Bu oy oranı minimalistlerin, Bernsteincıların elini güçlendirdi. Böylece Kautsky’nin merkeze yolculuğu başladı.
Bir ara verelim; merkeze ve daha sonra da sağa kayacak Kautsky’nin giderek sağa kayacak Avrupalı sosyalist ve komünist partiler tarafından bir kere bile hatırlanmamış olması Kautsky adına hem bir şans hem de bir trajedidir. Daha da önemlisi, en azından bizim açımızdan önemli olanı, giderek sıradan rejim ve düzen partilerine dönüşen bu partiler ve Avrupa solu açısından Kautsky hala güvenilmeyecek derecede Marksist idi herhalde. Kautsky’nin mirasını sağduyulu bir şekilde ele alırken hatırlamamız gereken budur belki de.
Yine bu dönemde Kautsky’nin yürüttüğü başka bir tartışma daha sonra hem Avrupa solunun hem de dünya solunun gündemini işgal edecek ve işçi sınıfının potansiyel devrimciliğinin nasıl kinetik bir devrimciliğe dönüştürüleceği ile ilgili kadim tartışmaya çokça katkıda bulunacaktı. Wilhelm Weitling (sonraki nesilleri etkileyecek yılmaz bir sınıf eylemcisiydi, ve bir mucit idi) kapitalist gelişmenin işçi sınıfını, ona göre tıpkı Marx’ın öngördüğü şekilde, daha da sefilleştireceğini ve yoksullaştıracağını ve bu sefilleşmenin devrimci öfke ve bilinci geliştireceğini iddia etmişti. Bu gidişat sosyalistlerin işçi sınıfının da öfkesinden yararlanarak iktidarı almasına yol açacaktı. Kautsky’nin Weitling’i tiye alan sözleriyle, böylece sosyalistler ezilenleri sefaletten ve sömürüden kurtaracak Mesih gibi ortaya çıkacaklardı. Kautsky bu tezi şiddetle reddetti. Ona göre sosyalistler acıların keskinleştiği veya en dayanılmaz oldukları anı beklemekle yükümlü Hızır değillerdi; sosyalistler çürüyen kapitalizm koşullarında işçi sınıfını iktidara hazırlayacak ve onu iktidara taşıyacak özneydiler.
Weitling daha sonra solun bazı kesimlerinde de baskın olan sapkın bir tezi ifade etmişti aslında; sefilleşsinler ki devrimcileşsinler. Kautsky haklı olarak işçi sınıfının sefaletinden her durumda devrimciliğin çıkmayacağını ifade etmiş oldu; 30 yıl sonra Nazilerin yükselişinin gösterdiği gibi bu tartışmadan haklı da çıktı.
Ancak bu kadim ve köklü tartışmayla ilgili bir belirlemede bulunalım, hatta bir soru soralım: Bolşevik Devrimi hangisini haklı çıkardı? Weitling’i mi? Kautsky’yi mi? Bolşeviklerin devrimden önce özellikle sanayi proletaryası içinde belirli bir örgütlenme düzeyine ulaştığını biliyoruz. Ama askerlerin ve çocukları cephede, vahşi bir emperyalist savaşta ölenlerin barışa, köylülerin toprağa, ve ikmal ve lojistik hatları çöktüğü için açlıkla baş etmeye çalışan kentlerin ekmeğe açlığı devrimde hiç rol oynamadılar demek haksızlık olmayacak mı? Lenin biraz Kautsky’yi biraz da Weitling’i haklı çıkarmış olmadı mı?
Bu dönemde bile Kautsky’deki parlamentarist eğilimler güçlenmeye başlamıştı. Örneğin kongrenin üstünden daha çok geçmeden Erfurt Programı üzerine yazdığı bir değerlendirme yazısında devletin işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesinin ilk adımı olarak parlamentoda çoğunluğu ele almanın elzem olduğunu, yani önce parlamentonun ele geçirilmesi gerektiğini yazmıştı. Böylece devletin ele geçirilmesi parlamentoda çoğunluğu elde etmekle başlayacak bir sürece dönüştürüldü. Parlamentoda çoğunluk ise ancak bir seçim zaferiyle mümkündü; masayı devirmekten vazgeçiliyor, masaya oturmaya hazırlanılıyordu. Dahası bunu Kautsky söylediği için bu tüm Avrupalı Marksist örgütler için bir tür ortodoksiye dönüştü. Menşevikler de bu ortodoksiye dahildiler. Lenin Menşevik mevzilere hücum ederken aslında Kautsky’ye hücum ediyordu. Bunun da farkındaydı.
Şimdi aralarındaki bağı bütünüyle koparan ve tarihe geçen esas tartışmaya gelelim; emperyalizm tartışmasına. Kısa bir tarihçe; Klasik Marksist Emperyalizm tartışmasının tarihi öyle uzun bir tarih değildir. Düşünce tarihinin gördüğü en verimli ve üretken tartışmalardan biridir, ama ömrü kısadır. Lenin’in son müdahalesi (Emperyalizm broşürü) son sözün söylenmesi anlamına gelmiştir. Lenin kuramsal ve siyasi otoritesiyle bu tartışmayı bitirmiştir. Bunun iyi yanlarının yanında bir de kötü sonucu olmuştur; emperyalizm üzerine tartışma ve araştırma çabaları uzunca bir süre için kesintiye uğramış ve Dünya Marksizminin gündemine tekrar girmeleri için 1950’leri beklemek gerekmiştir.
Dönemin açılışını 1902’ye tarihlemeliyiz; başlangıçta Marksistler yoktur, ilerici bir liberal vardır: John A. Hobson. Onun Emperyalizm kitabı 1902 yılında basılmıştır. Ve bu kitapla Hobson “emperyalizm” kavramını liberallerin elinden almış ve Marksistlerin eline teslim etmiştir. Sonra 1905’te Hilferding’in ünlü Finans Sermaye’si gelmiştir. 1913 yılında ise (emperyalist savaşın başlamasından aylar önce hem de) Rosa Luxemburg’un Sermaye Birikimi gelmiştir sahneye. Bu kitap Luxemburg ile Bukharin arasında çok verimli bir tartışmayı da ateşlemiştir. Bu tartışmadan Bukharin’in ünlü kitabı, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi doğmuştur (önsözünü Lenin yazmıştı). Ve son olarak sahneye Lenin’in ünlü broşürü çıktı; Emperyalizm: Kapitalizmin En Son Aşaması. Lenin’in küçük broşürü bahsedildiği gibi tartışmayı nihayetlendirdi.
Bu tartışmaya Kautsky de ünlü üç makalesiyle katıldı; “Emperyalizm”, “Emperyalizmin Zorunluluğu” ve “Savaş Zamanında Sosyal Demokrasi”. Kautsky’yi yukarıda sayılan isimlerden ayrı bir yere not etmenin birkaç gerekçesi var elbette. Bu gerekçeler ki Lenin’in Kautsky’ye yönelik hışmını ve saldırısını yarattılar. Öncelikle yukarıda sayılan tüm büyük katkıların aksine, Kautsky emperyalizmin kapitalizmin gelişmesiyle ortaya çıkan olası siyasal tercihlerden biri olarak görmektedir. Kısacası ona göre sermaye birikiminin kendisinden kaynaklanan bir zorunluluk değildir, sadece burjuvazinin büyük endüstriye komuta eden fraksiyonunun politik tercihidir. Böylece Kautsky emperyalizmi zorunlu bir ekonomik kategori olarak görmediğini, örgütlü bir sınıf fraksiyonunun siyasal tercihi olduğunu iddia etmiş oluyordu. Bu tez onu aslında emperyalizmin Marksist olmayan kuramcılarına, örneğin Schumpeter ve Hannah Arendt’e yaklaştırıyordu. Bu durumda kapitalist liberal demokrasiler başka bir yolu da tercih edebilir hale geliyorlardı. Lenin’in bu tezi kabul etmesi pek tabii ki mümkün değildi.
Ancak Lenin’in esas hışmını çekerek Kautsky’yi Lenin’in saldırısının hedefine oturtan ünlü ultra-emperyalizm teziydi. Bir alıntı yapalım (aslında ultra-emperyalizm ile ilgili sıkça yapılan bir alıntıyı tekrarlayalım): “Bu yüzden, salt ekonomik açıdan, kapitalizmin bir başka yeni evreyi, kartellerin politikasının dış politikaya aktarılmasını, bir ultra emperyalizm evresini yaşayabilmesi dışlanmış değildir; biz kuşkusuz, buna karşı da, emperyalizmle savaştığımız kadar enerjik bir şekilde savaşmalıyız. Bunun tehlikeleri silahlanma yarışı ve dünya barışını tehdit yönüyle değil, farklı bir yönde yatmaktadır”.1
Kautsky kapitalizmin ekonomik alt yapısının gelişimiyle emperyalizmin gelişimi arasında bir paralellik kurmaktadır. Ona göre nasıl tekellerin, kartellerin veya tröstlerin gelişimi rekabeti kısıtlayarak, üretim ve fiyat yapısını tekeller ve karteller için daha kârlı hale getirdiyse, emperyalizmin gelişimi de emperyalistler arasındaki askeri ve siyasi rekabeti kısıtlayarak, onlar arasında bir tür emperyalist kartele, ultra emperyalist bir birliğe yol açarak, emperyalist barışa yol açacaktır. Kautsky bu öngörüde bulunduğunda emperyalistler gırtlak gırtlağa çarpışmaktaydılar; Kautsky için bahtsızlıktı pek tabii ki.
Emperyalistler arasında uyum ve eşgüdümün geçerli olduğu zamanlarda bu tez sıkça hatırlanır oldu. Örneğin II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadele kızıştığında, ve sosyalizm tehdidi karşısında tüm emperyalistler Amerikan emperyalizminin çatısı altında buluştuklarında bu tez arada bir hatırlandı. Ancak en çok terennüm edildiği dönem Sovyetlerin intiharı ile 2003 Irak işgali arasındaki dönem oldu. Bu dönemde Amerikan emperyalizmi nerdeyse tek egemen haline geldi ve ötekiler de onun sözünden çıkmaz, çıkamaz gibi göründüler. Hep birlikte hiyerarşik emperyalist bir kartel oluşturmuş gibiydiler. Ancak bugünün dünyasında Kautsky bir kere daha haksız çıktı.
Kautsky’nin Lenin’in nefretini çeken tek hamlesi bu değildi. Bahsedildi, Kautsky savaşın hemen öncesinde ve savaş patladığında SPD içindeki tartışmada önce çekimser kalsa da savaş harcamalarını ve anavatanın savunulması tezini onaylayan tarafa biat eti sonunda. Ona göre savaş kaçınılmaz ise ülkenin işçi sınıfı da vatanın savunulması için cepheye koşmalıydı, ama savaşsa bile barışı getirmek için çabalamalıydı. Diğer taraftan karşı tarafta “halkların hapishanesi” gerici Rusya vardı, ve bu durum sağ kanat sosyal demokratlar gibi Kautsky için de savaşmak için meşru bir nedendi (oysa Almanya’nın kendisinin de otokratik bir monarşi olmasının yanında en yakın müttefiki Avusturya-Macaristan’ın da bir “halklar hapishanesi” olduğunu unutuyorlardı). Kısacası Kautsky çekincelerine rağmen emperyalist savaşa destek vermiş oluyordu.
Böylece, Kautsky’ye, ve SPD’ye hakim olmuş sağcılara göre, Alman proletaryası Alman burjuvazisinin emperyalist emelleri için çarpışmalıydı. Ama nasıl? Aynı soruyu Kautsky şöyle soruyordu: “Pratikte ülkenin yenilgisi için çalışma durumunu dışladığımızı söylemek gerekmez. Böylelikle, sorun savaşa tutkulu bir şekilde mi, yoksa şerhlerle mi karşı çıkılması sorununa indirgenmiş olur. Bu soruya asla a priori bir şekilde yanıt verilemez; bu bütünüyle ne tür savaş verildiğine bağlıdır.”2 Kautsky savaşın niteliğine bağlı olarak çekincelerle ya da çekincesiz karşı çıkmaya karar verilir diyor işçi sınıfı namına. Ancak hemen sonra tüm şerhleri, çekinceleri kaldırıyor, işçi sınıfını çekincesiz, şerhsiz bir şekilde silah altına alıyor: “Kendi ülkesinin düşmanının kendi sınırlarını aşmasını önlemekte, böylece en manasız biçimiyle, düşman istilası biçiminde savaşın dehşet ve yıkımını önlemekte her ülkenin ve her ülke proletaryasının ivedi çıkarı vardır.”3 Kautsky her ülkenin proletaryası kendi burjuvazisi için çarpışsın, doğrusu budur diyerek bitiriyor. Marx ve Engels’in mirasçısı, kutsal hazinenin koruyucusunun gelip vardığı yer burasıdır.
Lenin’in cevabı ile bitireceğiz. Ama önce konunun doğrudan muhatabı olması hasebiyle Rosa Luxemburg’a söz verelim. O, bu yorumlarından sonra Kautsky’yi “bataklığın teorisyeni” olmakla suçluyor ve ekliyor: “Şimdi, Komünist Manifesto’nun tüm dünyaya yönelik tarihsel mesajına, Kautskist düzeltmeden sonra, şöyle okunması gereken bir tadilat gerekiyor: Dünyanın tüm işçileri barış zamanında birleşin, savaş zamanında ise birbirinizin gırtlağını kesin!”4 Denilmesi gerekeni Kızıl Kartal demiş zaten. Ama biz Lenin ile bitirelim: “Kautsky’nin ifadesini ne yana çevirirsek çevirelim, içinde gericilikten ve burjuva reformizminden başka bir şey bulamıyoruz.” Lenin bir tarafıyla haklı, ancak oldukça sert bir hüküm ile bitirmiş Kautsky’nin siyasal hayatını.
Son söz olarak şu söylenmelidir. Kautsky, yalpalamalarına, sağa sapmasına ve ilk sosyalist devrime takıntılı düşmanlığına rağmen Marksizmin genel kuramsal yapısına önemli katkılarda bulunmuş büyük bir Marksist yazardır. Zamanın kumları uçuşuyor yine, geçmişin büyük tartışmaları tarihin tozlu raflarından uçuşup önümüze düşüyorlar. Bu tartışmalar bize aittir; zaferlerimiz ve yenilgilerimiz gözlerimizin önünde geçit töreni yapıyorlar. Bizlere güçlü bir geleneğe, güçlü bir tarihe, isteseler de kesmeyecekleri bir köke sahip olduğumuzu hatırlatıyorlar. Öyle günlerdeyiz artık, bir kere daha, ve belki de son bir kere daha Lenin’e karşı Kautsky, Kautsky’ye karşı Lenin günlerindeyiz. Eğer o günlerdeysek kurtuluş yeniden çok, ama çok yakın demektir.