Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Serdal Bahçe

Serdal Bahçe

Portreler VI: Mark Knopfler - Elektro Gitarın Şairi IX

İngiltere derin stagflasyon içine girdiğinde Keynesyen refah toplumunu yerle bir edecek siyasal fırtına da başlamak üzereydi. Hard Rock’ın ikircikli devrimci öfkesi yerini çalışan sınıfların yenilgisinin derin melankolisine bırakmak üzereydi.

Yayın Tarihi: 09.11.2025 , 23:44 Güncelleme Tarihi: 10.11.2025 , 00:00

Mark Knopfler daha baştan Dire Straits’in hemen hemen her şeyi idi. Hatta grup tamamen dağıldıktan sonra bile konserlerinde grubun parçalarını sanki birer Knopfler parçasıymışlarcasına çaldı durdu. Yalan da sayılmazdı hani, Dire Straits’in tüm parçaları onun tarafından yazılmıştı. Grubun tüm elemanları, hatta en uzun süre yanında kalacak olan John Illsey bile değişecekti grubun hepi topu 14 yıllık tarihinde. Sadece o, Mark Knopfler kalacaktı. Sanki herkes dağıldığında birileri geri geldiğinde bulabilsin diye bırakılmış bir yer işaretleyiciydi Knopfler, onun olduğu yer idi Dire Straits.

Grubun çıkış albümü grup ile aynı adı taşıdı; Dire Straits. 1978’de raflardaki yerini aldığında İngiltere aslında Punk müziğe teslim olmuş denilebilirdi. Albümde dokuz parça vardı. Aslında kimilerine göre albüm niteliksel olarak iki ayrı bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölümdeki parçalar (Down to the Waterline, Water of Love, Setting Me Up, Six Blade Knife, Southbound Again) ikinci bölümdeki parçalardan (Sultans of Swing, In the Gallery, Wild West End, Lions) daha az çarpıcı ve derinlikliydi. Ayrıca iki bölüm arasında Knopfler’ın yaşamına dair şöyle bir sınır da çizilebiliyordu sanki; birinci gruptakiler Newcastle dönemine, ikinci gruptakiler ise daha çok Londra dönemine ait gibi görünüyorlardı. Pek tabii ki albümün hit parçası Sultans of  Swing oldu; zaten daha albüm çıkmadan bazı radyolarda ısrarlı bir şekilde dönmüştü parça. Knopfler’ın buradaki gitar solosu hem yaratıcılığını ve yeteneğini sergiler nitelikteydi hem de sonraki pek çok yeni gitaristi etkileyecek bir tarz ortaya koymaktaydı. Albüm kiliseden bozma bir kayıt stüdyosunda kaydedildi. Stüdyonun olduğu yer şehrin nezih yerlerinden biri değildi pek tabii ki. 

Albüm büyük bir başarı yakaladı. Sultans of Swing hem Rock tarihinin hem de grubun en gözde parçalarından biri oldu. Aslında albümün başarısı beklenmedik bir şey idi. Beklenmedikti çünkü bir bütün olarak Rock müzik inişte, Punk çıkıştaydı. Bahsedildi Hard Rock hem işçi sınıfından gelen köklere sahipti, hem de 1960’ların sonu 1970’lerin başı gibi yükselen öğrenci hareketliliği için de kültürel dışavurum şansı sağladı. Tepki paradoksal bir şekilde içeride Keynesyen monoton refah rejimine dışarıda ise emperyalist müdahalelere karşıydı. David Harvey, Yeni Liberalizmin Kısa Tarihi’nde bir yerlerde 68’in çok da farkında olmadan refah toplumunu hedefe oturtarak Yeni Liberalizmin yükselişine yardım ettiğini ima etmektedir; aslında bu eleştiri bir yere kadar Rock ve Hard Rock’a karşı da yöneltilebilir. İngiltere derin stagflasyon içine girdiğinde Keynesyen refah toplumunu yerle bir edecek siyasal fırtına da başlamak üzereydi. Hard Rock’ın ikircikli devrimci öfkesi yerini çalışan sınıfların yenilgisinin derin melankolisine bırakmak üzereydi.

Punk bu melankolinin aslında özellikle çalışan sınıfların genç üyelerinde yarattığı bir tür patlamanın sonucuydu. Thatcher’ın “Başka Bir Alternatif Yok” hükmü doğru gibi görünmeye başlayınca başka bir dünyanın mümkün olmadığına ve olanaklı olan tek  dünyanın da b.k gibi bir yer olduğuna dair algı muazzam bir öfke yarattı. Özellikle gençlerde bu kendinden geçmeye yol açan, bir tür hiçleşmeyle iç içe gelişen, ve estetik olmayan bir öfkeye yola açtı; Punk bu idi aslında. Daha eğitimli kesimlerde bu yenilgi dışarıya öfke tükürmek (Punk grupları gerçekten konserlerde tükürüyorlardı) yerine bir tür iç geçirmeye, içe dönmeye, küsmeye yol açtı. Alternatif Rock içe dönmenin ezgisi haline geldi. İşte bu dönüşüm sırasında Dire Straits’in ve Knopfler’ın görece sakin ve kendini bilen ve tüm sakinliğine rağmen Hard Rock’ın temel yönergelerinden ayrılmayan müziği bir tür “soluklanın” uyarı levhası gibiydi. Dire Straits’in müziğindeki Amerikan Jazz’ı ve Karayipler Reggae’si etkisi bu soluklanmayı sağlıyordu, Bob Dylan’ın müziği gibi de oldukça sıcak ve samimi bir havası vardı. İngiltere hızlı ve telaşlı bir karşı-devrimi yaşarken Dire Straits bir tür mola sağlıyordu.

Grup ilk albümden önce başladığı yoğun turne trafiğine devam ederken 1979’da ikinci albüm, Communiqué, piyasaya çıktı. Aynı yıl Thatcher seçimlerde İşçi Partili Callaghan’ı alt ederek Muhafazakâr Parti’nin 18 yıl sürecek siyasi hegemonyasını da başlattı. Albüm kimi eleştirmenlere göre Dire Straits albümünün daha vasat bir kopyasıydı. Yine dokuz parça vardı albümde. İlk albümdeki Sultans of Swing gibi bir hit çıkmadı bu defa. Dire Straits henüz çok büyük olmadığı için yapımcı şirket baskısına çok açıktı. Basçı Illsley anılarında grup üyelerinin birinci albümün üzerinden henüz bir yıl geçmeden ikincisini çıkarma fikrine çok da sıcak bakmadıklarını vurgulamaktadır.1  Ancak albümün kâr getireceğine inanan yapımcılar çıkması konusunda ısrarcı oldular ve albüm çıktı. İlki kadar ilgi çekmedi. Dire Straits ile ilgili yorum yapanlar altı albüm içinde en vasatı olduğu konusunda hemfikirler. Ancak bu yanıltıcı bir yorum olabilir. Bu satırların yazarı açısından Once Upon a Time in the West, Lady Writer ve Where Do You Think You’re Going? hem teknik hem de estetik açıdan çok güzel parçalardır.

Tam bu sıralarda Thatcher, Downing Sokağı’ndaki başbakanlık konutuna taşındı ve Britanya için yeni bir dönem başladı. İşçi Partisi iktidarı, üstesinden gelebilmek bir yana, stagflasyon tarafından derdest edildi. Thatcher seçim propagandası sürecinde vaat ettiklerini, parlamentodaki çoğunluğa da dayanarak, yerine getirmeye başladı. Kamu sosyal harcamalarında büyük bir azalma sağlandı, kamu işletmeleri özelleştirildi. İktidara gelirken devletin ve belediyelerin elinde olan konut stokunu da içinde oturanlara satarak tasfiye edeceğini vaat etmişti. Vaadini tuttu da. İçinde oturanlar kamuya ait evlerin sahipleri oldular. Ancak bu evler kentlerin en yüksek rantı sağlayan alanlarındaydı. Nitekim yeni sahipler de iyi fiyat veren inşaat şirketlerine ve gayrimenkul spekülatörlerine sattılar evlerini. O evlerin yerine oldukça pahalı rezidanslar ve iş merkezleri kuruldu. Evleri satanlar bir daha da oradan ev alamadılar. Thatcher dönemi zenginlerin daha da zenginleştiği, sefillerin ise daha da sefilleştiği bir dönem oldu.

British Rock’ın Thatcher dönemine tepkisi ise genel olarak olumsuzdu. Galiba bu olumsuz tepkinin zirvesi ise Pink Floyd’un 1983 tarihli kült albümü Final Cut oldu. Albümün parçaları Falkland Savaşı sırasında yazılmaya başlandı, 1983 yılında piyasaya sürüldü. Albüm neredeyse bütünüyle anti-Thatcher bir mevzi tutturuyordu. Albümün açılış parçası Postwar Dream’de grup şöyle seslenmişti: “Maggie what have we done – What we have done to England” (Maggie biz ne yaptık, ne yaptık İngiltere’ye?). Aslında genel olarak müzik dünyası emekçi düşmanı Thatcher’ın karşısında yer almıştı galiba. Burada Morrissey’in ünlü parçası “Margaret on the Guillotine” aklımıza geliyor. Parçanın sözleri şöyle başlıyordu: “İyi kalpli insanların mükemmel bir hayali var, Margaret giyotinde”. 

Dire Straits hız kesmedi bu arada 1980 yılında üçüncü stüdyo albümü piyasaya çıktı: Making Movies. Ancak bundan hemen önce, Knopfler biraderler arasında zaten bir süredir yaşanan gizil çatışma birden açık çatışmaya dönüştü. Yolları bir daha kesişmemek üzere ayrıldı. Bu Rock’ın genel tarihi düşünüldüğünde aslında sıra dışı bir olay değildi. Grupların kadrolarının sürekli değişmesi aslında normal olaylardan kabul edilirdi. Grupların orijinal kurucu kadrolarıyla devam etmeleri çok rastlanır bir şey değildi. Genelde kadrosu dağılan gruplarda bir kişi demirbaş olarak geride kalır ve yeni gelenlerle birlikte grubu sürdürmeye çalışırdı. Nitekim Dire Straits’de bir süre sonunda orijinal kadrodan geriye sadece Mark Knopfler kaldı. 

Making Movies sert bir kabuğa sahip, ancak içinde cenneti barındıran bir albümdü. Pek çok Dire Straits yorumcusuna göre teknik, estetik, performans ve müzikal mimari açısından Dire Straits diskografisindeki en büyük albümdür. Evet, başka albümlerindeki gibi albümün adını da parlatacak hit parçası yoktur. Dahası radyolarda veya müzik kanallarında en az döndürülen Straits albümüdür. Ayrıca Dire Straits ve Brothers in Arms albümlerine nazaran oldukça az tanınmaktadır. Ama olsun; Making Movies en iyisidir. Öncelikle Knopfler burada kendini tam olarak bulmuştur. Elektro gitarı şairane çalmaktadır. Üstelik aslında çok da derinlikli olmayan sesini de çok iyi kullanmıştır. Yedi parçadan oluşan albümün her bir parçası usta işidir. “Tunnel of Love”, “Romeo and Juliet” ve bu satırların yazarının favorisi “Expresso Love”, ve diğerleri. “Les Boys“ ise Dire Straits’in daha önce sergilemediği ve daha sonra da sergileyemeyeceği ölçüde bir saldırganlık sergilemektedir. Ortada olan bir başyapıttır.

Albüm diğer albümlere, hele hele de Brothers in Arms’a nazaran daha kişisel temalar üzerine kuruludur. David Knopfler tam kayıt sürecinin ortasındayken çekip gittiği için onun bölümleri de Mark Knopfler tarafından çalınmıştır. Belki de bu nedenle albüm bütünüyle Mark Knopfler’ı yansıtmaktadır. Kardeşler arası çatışma aslında grubun üzerindeki Mark Knopfler hegemonyasının güçlendirmiştir.

Bu arada Dire Straits kendi yarattığı vahada yaşarken, Hard Rock bir yol ayrımına çoktan gelmişti. Punk ve Alternatif Rock’ın ikili sıkıştırması altında yeni bir forma doğru evrim geçirmeliydi. 60'ların sonunda ve 70'lerin başında kurulan büyük grupların bazıları hala hayattaydılar ve müzik yapmaya devam ediyorlardı. Ama bir devir bitiyordu.

Refah devleti gitmiş, Thatchergil Yeni Liberal sermaye programı gelmişti. İngiltere eşitsizliklerin ve ekonomik/toplumsal güvencesizliğin arttığı vahşi bir ormana dönüşüyordu. Yeni Liberalizm olarak adlandırılan sermaye programı (aslında Yeni Liberalizm kavramının uygunluğu ve kullanışlılığıyla ilgili çok ciddi şüphelerim var, sonra açıklayacağım) belki ilk önce Şili’de Pinochet faşizmiyle birlikte uygulanmıştı ama en gelişkin hali Thatcher’ın iktidarında İngiltere’de deneyimlendi. İngiltere sermayenin karşı-devrimci intikamı altında parçalandı; bir yanda az sayıda zenginleşen zenginin, diğer yanda giderek yoksullaşan çok sayıda sefilin ülkesi oldu. Rock’ın buna tepkisi de bu yarılamalara paralel bir şekilde ortaya çıktı.

Hard Rock’ın bir bölümü öncelikle bir tarafıyla sertliklerini budadı ve daha derinlikli, daha entelektüel bir mecraya aktı. Öfke yerini eleştirel ve derinlikli bir tepkiye bıraktı. Ancak bu eleştirel tepki müzik formunda sertleşmeyi ötelemedi, tam tersine onunla birlikte büyüdü. Bu durum daha çok Atlanik’in öte yakasında gerçekleşti; Progressif Metal ve benzeri türler önemli grupları doğurdular (Queensrÿche, Dream Theatre, Savatage). Diğer taraftan Hard Rock’ın esas dönüşümü önce Britanya’da ortaya çıktı, sonra küreselleşti. Black Sabbath, 1969’da kurulan ve hala müzik yapmakta olan Judas Priest, 1975’de kurulan Motörhead, 1976’da kurulan Diamond Head, 1978’de kurulan Overkill, türünden öncü gruplar hem söylemde ve müzikal tarzda, hem de teknikte sertleşen bir tarz tutturdular. Hard Rock içinde Blues’dan, Jazz’dan ne kaldıysa budadılar ve Thrash Metal müziğin ana damarını yarattılar. 1980’lerin başında metal gruplarının sayısında bir patlama yaşandı. Örneğin Thrash Metal’in “dört büyük” grubu, Metallica, Megadeth, Anthrax ve Slayer sırasıyla 1981, 1983, 1981 ve 1981 yıllarında kuruldular. 1980’lerin başı sanki toplu doğum haftası gibiydi. Klasik Hard Rock’ın 1960’ların sonlarında yaşadığı patlamaya benzer bir patlamaydı bu. 
Dahası 1980 yılı başka bir önemli doğuma sahne oldu. Aslında grup 1975 yılında Londra’da kuruldu. Ancak o dönemde Metal müzik biraz daha underground özellikler taşıyordu hala (Black Sabbath ve Judas Priest’in katkılarına rağmen). Dolayısıyla Iron Maiden ilk albüm için 1980 yılına kadar beklemek zorunda kaldı. İlk albümü grupla aynı adı taşıyordu ve bir patlama yaşandı. Aslında öncülere rağmen Metal müziğin yolunu biraz da Iron Maiden açtı denilebilir. Iron Maiden’ı kendine özgü kılan şey ise öncelikle kendine has müziği ve tınılarıdır. Dahası grup tarihi boyunca yapımcı firmaların taleplerine direnebilmiş ve kendi şartlarını dayatmıştır. Bu durum Iron Maiden’ın müzikal yaratımda daha özgür olması sonucunu doğurmuştur.

Devamı haftaya…

Not: Bazı parça önerileri

  1. Dire Straits, 1978, Down to the Waterline, Dire Straits albümünden
    https://www.youtube.com/watch?v=Y2Duog7ZWcA&list=PLBnJv6rImVe_jNeIg6nMEdRGSFvuvbV_L&index=1
  2. Dire Straits, 1979, Where Do You Think You're Going?, Communiqué albümünden
    https://www.youtube.com/watch?v=FZf-U5-D8Oc&list=PLLy1F0NPv5gqWCecywL8bNuW4kTJq7n01
  3. Dire Straits, 1980, Romeo ad Juliet, Making Movies albümünden
    https://www.youtube.com/watch?v=fGRtHd7UdYA&list=PL4-oCE2y-CrFJN3O5QzBG-Hyuz3qlZALG&index=2
  4. Pink Floyd, 1983, Postwar Dream, Final Cut albümünden
    https://www.youtube.com/watch?v=4MNJoeMUVCw&list=RD4MNJoeMUVCw&start_radio=1
  5. Morrissey, Margaret on the Guillotine
    https://www.youtube.com/watch?v=smzsIONNh0w&list=RDsmzsIONNh0w&start_ra…
  • 1

    John Illsley, 2021, My Life in Dire Straits, Diversion Books, s. 123.

Serdal Bahçe 'ın Son Yazıları