Serdal Bahçe
K-Cehennem
Yayın Tarihi: 16.11.2025 , 23:59 Güncelleme Tarihi: 17.11.2025 , 00:00
Bugünlerde bir yayın platformundaki tüm Güney Kore dizilerini izlemekle meşgulüm. Kore dizileri ve filmleri son zamanlarda giderek daha da ilgi çeker oldu. Parazit, Squid Game ve diğerleri gündelik hayatımızı doldurdular. Dolayısıyla Kore bir kere daha gündemimize girmiş oldu.
Aslında bu ilk girişi değil. Daha önce, belki sadece akademik çevrelerle sınırlı bir alanı işgal etmek için girmişti. İlk girdiğinde, 1980'lerin sonu, 1990'ların başı Güney Kore’ye bir mucize yakıştırması da vardı. Mucizelikle taçlandırılan tek örnek pek tabii ki sadece Güney Kore değildi; zamanında Japonya, Brezilya, Arjantin de bu şerefe nail olmuşlardı. İlki 1990'ların ortasında girdiği durgunluktan bir türlü çıkmadı. Son ikisi ise mucizelikten az gelişmiş kapitalizmin hilkat garibeliğine çabuk terfi ettiler. Mucize inanmayanı inandırma amacı taşır, İsa Peygamber’in Lazarus’u diriltmesi, Lazarus’a kıyak değildir. Diriltme eylemini seyredenleri imana getirme amacını taşır. Nitekim Kore de dahil (ve hatta şimdi Çin ve Hindistan da dahil) mucizeler kapitalizmin gelişme ve geliştirme dinamiklerine şüpheyle bakanları imana getirme, imanlı kılma amacını taşımaktaydılar. Marksist, münafık solcu iktisatçılara bakmayın, vallahi de billahi de kapitalizm geri ülkeleri ileri olanlara yetiştirir diyenlerin elindeki en önemli kozlardan biri oldu Güney Kore her zaman.
Aslında göstergeler de bunu kanıtlar nitelikteydi. Aşağıdaki grafik Kore, Çin ve Türkiye’nin kişi başına GSYİH'sinin (2015 sabit ABD Doları cinsinden) 1980 ile 2023 arasındaki değişimini göstermektedir.
Görüldüğü gibi 1980 yılında kişi başına gelir bazında Türkiye ile Kore aynı yerdedirler. Oysa 2022 değerlerine göre Kore’nin kişi başına geliri Türkiye’ninkinin yaklaşık 2,5 katına ulaşmıştır. İlk elden görüntüye göre Kore “zincirleri kırmak” üzeredir. Bu görüntüyü besleyecek başka olgular da vardır. Samsung şu anda dünyanın en büyük cep telefonu üreticisidir. Gemi yapımı sektöründe Güney Kore Çin’in ardından ikinci sıradadır. Tüketici elektroniğinde yine Samsung dünya ikincisidir. Hyundai Motor, dünya otomobil piyasasında üçüncü sıradadır. Güney Kore’nin ekonomik başarılarının görkemli meyvelerinin listesi uzatılabilir.
Bu tablo, en azından 1997 Asya Krizi’ne kadar, solcu muhalif iktisatçıların da kafasını karıştırdı. Öyle ya, Kore kalkınmasını ve sanayileşmesini (özellikle de 1980'lerden sonra) IMF-Dünya Bankası-küresel sermaye blokunun programının temel emirlerinin her birinin tersini uygulayarak başarmıştı. Üstelik çok geri bir altyapıdan gelerek başarmıştı. Dahası bunları (kamu işletmeciliği çok sınırlı olsa da) devletin kaynak tahsisi ve planlaması altında başarmıştı, piyasayı değil “planlamayı” kullanmıştı. Yükselen piyasa yanlısı sermaye programına tezat teşkil ettiğine dair bir inanç vardı. Bu nedenle Türkiye’den, Latin Amerika’dan bir sürü muhalif kalkınma iktisatçısı kendi ülkelerinin lanetli deneyimleriyle Güney Kore’nin parlak deneyimini karşılaştırmayı iş edindiler. Güney Kore’nin chaebolleri (devlet tarafından kollanan büyük şirketleri) ve planlama pratikleri birden muhalif iktisatçıların bir bölümünü sanki yeni bir model bulmuşçasına sevindirdi.
Oysa Vehbi’nin kerrakesi öyle değildi. Güney Kore 1953’te biten iç savaştan sonra bölgede Amerikan emperyalizminin koçbaşı haline geldi. SSCB ve Çin’in ikili sıkıştırması altında Güney Kore Amerikan emperyalizminin Asya-Pasifik savunma hattının en önemli unsuru oldu. Amerikan emperyalizmi 1953 ile 1976 arasında Güney Kore’ye 12 milyar dolar ekonomik yardımda bulundu (Amerikan emperyalizminin eliaçıklığına mazhar olma konusunda sadece faşist İsrail ile o zamanlar emperyalistlerin güdümündeki Güney Vietnam onu geçebiliyorlardı). Japon emperyalizmi biterken komünist güçler Kuzey Kore’yi Sovyet yardımıyla kurtardılar. Buradaki tüm kapitalistler, toprak sahipleri, Japon emperyalizminin işbirlikçileri güneye akın ettiler. Antlaşma sonucunda ülke 38. Paralel ile tam ikiye bölününce Güney Kore tüm anti-komünistler için deprem sonrası toplanma alanı oldu. Burada önce yönetim doğrudan Amerikan emperyalizminin temsilcilerindeydi, en büyük yönetici de tüm Asya-Pasifik’teki Amerikan güçlerinin büyük komutanı Douglas McArthur idi. McArthur koyu bir anti-komünist idi. Çin Devrimi, ve Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti’nin ortaya çıkması Amerikan emperyalizmini alarma geçirmişti. Güney Kore’nin sağlam bir üs olması elzem idi. Kestaneleri ateşten onlar için alacak kişiyi çok çabuk buldular. Syngman Rhee.
Syngman Rhee, Japon işgali döneminde bile Amerikan emperyalizmi için çalışan biriydi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı sırasında Koreli komünistler Kore’de Japon ordusuyla çarpışırken Syngman Rhee’nin de içlerinde olduğu Koreli sağcı güçler Kore’de savaşmak yerine Amerikan emperyalizmine doğrudan yardım için Burma’da savaştılar. Kore’yi kurtarmaya çalışmak yerine ABD’nin Pasifik savunması için daha önemli olan Burma’yı kurtarmaya çalıştılar. Syngman Rhee ülkeyi neredeyse 10 yıl yönetti. Siyasi rakiplerini türlü yollarla elimine etti. Dönemin tarihçileri yolsuzluğun diz boyu olduğu konusunda hemfikirler.
Siyasi olarak bir türlü durulmayan bu gayya kuyusu, Güney Kore, devletin sermaye karşısında görece güçlü olduğu bir örnek olageldi. Daha doğrusu Amerikan emperyalizmi devletin güçlü olmasını istedi, çünkü 38. Paralel’in üzerinde düşman ikiz vardı. Böylece en başından devlet akan Amerikan sermayesini, işgücünü, krediyi, yatırımı yönlendiren unsur olarak ortaya çıktı. Yolsuzluk ve kayırmacılıkla kurulan devlet pek tabii ki emek aleyhtarı bir pro-faşist yapılanmaydı. Sendikal örgütlenme hemen kontrol altına alındı, siyasi yelpazenin sol tarafı iyice budandı.
Yaratılan kurumlar sermaye düzeninin uzun erimli çıkarları için tekil sermaye gruplarıyla çarpışabilecek kadar kuvvetlendirildi. Bir dönem Avrupalı Marksistlerin üzerinde tartıştıkları “devletin göreli özerkliği” mevzusuna en iyi örnek aslında Güney Kore idi. Güney Kore, kuzeydeki düşman ikizin baskısı altında ve Amerikan emperyalizminin başka örneklerde nadiren verdiği bir destekle kurumsallaştırılan, ve tekil sermayelerin değil, genel olarak sermayenin uzun erimli çıkarlarının bedenleşmiş hali olarak ortaya çıkan bir devletti. Çıplak sermaye diktatörlüğü idi.
İçeride tüketim daha başta düşük ücretler ve sefaletle bastırıldı, ortaya dünyaya satılacak büyüklükte emtia çıktı. Böylece saf iktisatçıların ihracata dayalı büyüme mucizesi dedikleri şeyin yolu açıldı. Ayrıca Amerikan teknik yardımının ve Amerikan emperyalizminin özel kayırmasına mazhar olmanın bir getirisi olarak teknik işgücü stoku Amerikan üniversitelerinin yardımıyla arttırıldı. Bu da chaebol denilen devlet nazarında torpilli şirketlerin işine yaradı. Chaebollere üretim teknolojilerini yenileyebilmeleri için sürekli kaynak sağlandı. Dış pazarlar için devlet neredeyse Perşembe Pazarı çığırtkanı gibi çalıştı. Bu arada işgücü iyice ezildi ve atomize hale getirildi. Eğitim sistemi hiyerarşik bir şekilde örgütlendi ve işgücünün farklı katmanları arasındaki mesafe iyice açıldı.
Tüm bunlara sıkı bir şekilde kontrol edilen sermaye akımları rejimi, dışarıda daha fazlasını satmaya yol açacak, emek gücünü ve emtiayı görece ucuz tutacak kur rejimi, chaebolleri semirten para ve kredi mekanizması, ve katı bir ithal ikamecilik eklenince “Kore Mucizesi” diye adlandırılan cehennem çıktı. Bunun yanında emekçiler lehine tek olumlu adım uzunca bir süre temel gıda maddelerinin fiyatlarının ucuz tutulmasıydı. Ancak tüm bunlara rağmen esas önemli katkı Amerikan emperyalizminden geldi; bunu unutmamak gerekiyor.
Bu süreç aslında 1961’deki General Park Chung Hee’nin darbesinden sonra gerçekten işletildi. Ondan önce siyasi kaosun ve istikrarsızlığın hakim olduğu bir yapıydı Güney Kore. General Park tüm bu politikaları faşizan yöntemlerle hayat geçirdi; Kore’de ekonomik mucizeyi faşizm yarattı, burjuva demokrasisi değil. Park mı? Aslında gençliğinde Mançuko’da Japonların kukla hükümeti için çalışan bir askerdi. Bir işbirlikçiydi. Hatta Japon İmparatorluk Askeri Akademisi’ne bile kabul edildi. Japon emperyalizmi yenilince Güney Kore’de Amerikan emperyalizminin şahsında yeni bir patron buldu. Gerçi yasaklanan Kore İşçi Partisi’ne bir dönem üye oldu ve bu nedenle askeriyeden atıldı. Ama sonra fırsatları iyi değerlendirdi ve onun askeri rejimi bölgede Washington’un en sadık bendelerinden oldu. Sonunda kendi arkadaşının suikastına kurban gitti, yaşadığı gibi öldü. İhanetle yaşadı, ihanetle öldü.
Bu yapı 1997 Krizi’nde ciddi bir darbe alsa da sonra toparlandı. Ancak bundan sonra görece düşük büyüme hızlarıyla büyüdü. Kriz mucizelik şalını çekti aldı, Güney Kore’nin hala bir “çevre” olduğunu kanıtladı. Yine de cep telefonu ve tüketici elektroniği sektörlerindeki küresel genişlemeden ve patlamadan iyice nasiplendi. Karikatürize burjuva iktisadının bakış açısıyla henüz “zincirleri tam kıramasa da” kırmanın eşiğine geldi.
Peki bu yükselişin toplumsal ve ekonomik bedeli? İşte o çok yüksek. Filmler ve dizilerle yazıya başlamamızın nedeni de bu toplumsal tahribatı incelemek biraz da.
Öncelikle “Güney Kore’nin pro-faşist denetimli kalkınması patolojik bir toplum yarattı. Yüz bin kişi başına intihar oranında dünya lideri Güney Kore. O kadar umutsuz bir toplum yarattı ki sıklıkla ölmeyi tercih ediyorlar. Özellikle genç işgücü dayanılamayacak derecede uzun süreler çalışıyor ki bu kesimde bu nedenle intihar oranlarının giderek arttığı gözlemleniyor. Koreliler “kwarosa” diyorlar, “aşırı çalışmadan ölmek” anlamına geliyor. Çalışma saatleri uzun (ILO klasmanında şanlı bir dördüncülüğü var, ama kıskanmayın Türkiye de fena değil). Ek olarak, fazla mesai ödemesi nerdeyse hiç yok (aklıma benzer bir yer geliyor ama).
Toplumsal cinsiyet düzeyinde katı hatlarla bölünmüş bir toplum. Bu işyerlerine de yansıyor. Kadın ücretleri erkek ücretlerinden (aynı kıdeme ve aynı eğitime sahip olsalar bile) ortalamada %30 düşüktür. Örneğin işyerinde en yüksek cinsel taciz oranlarına da sahip olan ülke Güney Kore, iktisatçıların mucizesi anlaşılan her alanda liderliğe oynuyor. Kadının hem gündelik hayatta hem de sinema/dizilerdeki temsili gerçekten eşitsizliği gözünüzün içine sokuyor. Örneğin bizde, filmlerde, dizilerde ve hatta düşük kaliteli melodramlarda zengin kadın-yoksul erkek teması (Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı örneği) çok baskındır, ve aslında toplumun sınıfsal yapısı düşünüldüğünde bu oldukça şaşırtıcıdır. Kore filmlerinde ve dizilerinde zengin olan erkektir, kadın ya yanında çalışandır ya da temizlikçidir. Görsel kültürel ürünlerde olsun, kadınların bir kere bile öne çıkmasına izin vermiyorlar.
“Sınıf” kavramının ve sınıfsal aidiyetin günlük dilde çokça kullanıldığı bir ülke değiliz. Çoğu ülkede de pek bilinmez. Bir İngilizler bilir nedense, ama onlarda bile kültüreldir sınıf kavramının kullanımı. Oysa Güney Kore’de emperyalizm destekli faşizan rejim herkesin sınıfını bildiği ve ona göre davrandığı bir toplum inşa etmiş, ve bu toplumsal sistem Hindistan’daki kast sisteminden bile daha katı (ki Hindistan’da bile belirli bir hızla çözülüyor). Arkadaşlıklar, evlilikler, mekânsal seçimler bu katı ve lanetli kritere göre yapılmakta. Böylece herkes yerini bilmektedir.
Eğitim sistemi de buna göre ayarlanmış gibidir. Aslında yüksek öğretime giriş ülkemizdekine benzemektedir, dershanelerin hakim olduğu bir sistem. Ancak daha rekabetçi ve daha vahşi. Bizde de mezunlar mezun oldukları üniversiteye göre değerlendirilirler ama Kore’de aynı süreç daha açıktan ve daha pervasız bir şekilde işletiliyor. Çoğunlukla seçim bile yok, hiyerarşinin tepesindeki üniversitelerden gelenler iyice şirketleşmiş yaşamın tepelerine sıçrıyorlar. Bu kadar şanslı olmayanlar ise diplerden çıkmayacakları bir hayat mahpus oluyorlar.
Çok mutsuz ve umutsuz bir toplum Kore toplumu. Tüm toplum ruhsuz ve direnişi olmayan bir fabrikaya dönüşmüş durumda. Faşizan devlet – örgütlenmiş sermaye – örgütsüz toplum, işte “Kore Mucizesi” ya da “K-Cehennem”.