Serdal Bahçe
Gringo emperyalizmi
Yayın Tarihi: 04.01.2026 , 23:08 Güncelleme Tarihi: 05.01.2026 , 16:46
Amerikan özel saldırı gücünün Maduro ve eşini kaçırması, ve Amerikan emperyalizminin Venezuela’ya saldırısı kuşkusuz beklenmedik şeyler değillerdi. Hatta bunların hazırlıkları aylardır ayan beyan sürdürülüyordu. Şaşırtıcı olan bunlar vuku bulduktan sonraki tavırlar ve analizlerdi açıkçası. Şaşırtıcı yorumlarda bulunanlar emperyalizmin ya mahiyetinden ya da yapabileceklerinden hiçbir şey anlamadıklarını gösterdiler.
Ama burada kaba bir bilimcilik yapmayalım; ortada bir olgu var öyleyse kuramlarımızı test edelim diyen gamsız körleşmiş bilimcilerden biri olmayalım. Amerikan emperyalizminin gerçekleştirdiği saldırı apaçık bir şekilde lanetlenmelidir, hem de “Ama Maduro da” diye başlayan alçakça yorumlara ya da tavırlara bulaşmadan. Amerikan emperyalizmi bir ülkenin, bir halkın daha iradesine saldırmıştır aslında. Üstelik saldırı ucube bir başkanın ve onun çevresinde toplaşmış bir avuç jingoistin siyasi hırslarının, veya saldırganlıklarının ürünü de değildir sadece. Elbette ki bahsi geçen çete saldırıya kendine has ayrıksı kaba, hoyratça ve yağmacı karakterini veren ana unsurdur. Ama saldırı daha uzun erimli bir eğilimin doğal sonucudur. Saldırıyı planlayanların rezilliklerini nirengi noktası olarak alırsak en rezil saldırı bu değildir, Amerikan emperyalizminin daha rezil, daha alçakça bir üslup ve biçemle gerçekleştirdiği saldırılar vardır geride bıraktığımız dönemde.
Kısacası emperyalizm, görünümü değişse de, kimi zaman daha “nezaketle”, kimi zaman daha hoyratça ve kaba uygulansa da, kimi zaman sanki varmışçasına bir hukuka uygun, kimi zamanda oldukça kabadayıvari bir şekilde ortaya çıksa da, özü değişmeyen bir eğilimdir. Şimdi, Venezuela’ya yapılan operasyonun şekil şemalinden memnun kalmayan bazı liberaller ve liberal solcular, saldırıyı ABD siyasi sisteminin tepesine çöreklenmiş bir avuç yağmacıya ve tepelerindeki ucube Trump’a bağlamaktalar; doğru değildir. Aslında bu durum geçen haftalarda yazılarımızın konusu olan Lenin-Kautsky tartışmasıyla da doğrudan ilintilidir. Kautsky de dahil, bir cenah emperyalizmi yönetime el koymuş bir kliğin kötücül iradi politikası gibi algılarlar. Külliyen yanlıştır; emperyalizm kapitalist sermaye birikiminin doğasından kaynaklanır.
Neticede bunu bizim özel olarak kanıtlamamıza gerek de yok. Emperyalist merkezlerin resmi açıklamaları ve belgeleri de bunu teyit eden kanıtları bolca sunmaktadırlar. Örneğin biten yılın Kasım ayında Beyaz Saray tarafından yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi bolca lehte kanıt sunmaktadır. Bu belge Amerikan emperyalizminin en açık dışavurumlarından biridir.
Bir ara verelim ve bu rezil saldırıdan sadece Trump ve avanesinin sorumlu tutulabileceğini iddia eden teze dönelim. Bu tez birkaç açıdan yanlış. Birincisi Amerikan dış politikası sadece işin ehli teknokratlar ve bürokratlar tarafından oluşturulmaz, Amerikan yönetim sisteminde her kurum aslında genel olarak sermayenin, ya da sermayenin bir fraksiyonunun bakış açısının egemen olduğu bir güç kolektörü gibi çalışır. Kısacası Pentagon sadece Pentagon değildir. İkincisi emperyalist politika süreklilik ister. Örnek olsun oğul Bush’un 2003’teki Irak işgalini mümkün ve kolay kılan, Clinton’ın 10 yıllık ambargosuydu. Venezuela’ya saldırı da aslında Amerikan emperyalizminin geçmişten bugüne Latin Amerika’yı arka bahçeleştiren emperyalist politikasının doğal adımlarından biridir.
Ulusal Güvenlik Stratejisi bu konuda sarihtir zaten: “İhmal ile geçen yıllardan sonra, Birleşik Devletler, Batı Yarıkürede Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek, bölgedeki temel coğrafi alanlara erişimimizi ve anavatanı korumak için, Monroe Doktrini’ni yeniden ileri sürecek ve onu zorla tatbik edecektir”. Bugünkü adımı belge “Monroe Doktrini’nin Trumpvari doğal sonucu” (Trump’s corollary to the Monroe Doctrine) diye adlandırmaktadır. Kısacası bu belge bir süreklilik tanımlamaktadır.
Trump ucubesiyle ilgili bir ara verelim. Trump Amerikan emperyalizmini yeniden canlandırmadı. Bir teneffüsün hemen ardından yeniden başlatmadı. Ona yeni bir içerik ve hatta yeni görünüm de vermedi. Onu işletirken daha nobran, daha pervasız ve daha aptalca bir estetik, daha doğrusu biçimsizlik kullandı. Nitekim saldırıya ilk elden şiddetli tepki veren Kolombiya Devlet Başkanı için “o kendi kıçını kollasın” dedi. Meksika ve Küba’yı da tehdit etti. Alçakça ve rezilce bir tavrı olduğuna şüphe yok; ancak bu kadar büyük, grand bir küresel projeyi kendi kafasından uyduracak kadar zeki de değil. O sadece daha önce yazılmış bir kitabı şimdi daha yüksek sesle, üstelik bu defa dinleyicilerin itirazlarına kulak asmadan okuyor; o kadar.
Belge’ye geri dönelim; sunduğu kanıtlar pek çoktur. Belgeyi Trump yazmadı herhalde, ama yazanların da Trump kadar açık sözlü ama en az onun kadar pervasız bir rezillik içinde olduklarına şüphe yok. Sadece girişteki açılışı Trump yazmış ve bakın neler demiş: “Geçtiğimiz dokuz ayda, ülkemizi – ve dünyamızı – bir çöküş ve felaketin eşiğinden aldık, geri getirdik. Dört yıllık zayıflığın [nb. Biden dönemi], aşırılığın, ve ölümcül hataların ardından, şahsım ve yönetimim [nb. “my administration” başka türlü de çevrilebilir ama bu ülkenin alıştığı siyasi jargona uygun olsun diye böyle çevirdik] Amerikan gücünü içeride ve dışarıda yeniden tesis etmek, ve ülkemize ve dünyamıza istikrarı getirmek için ivedilikle ve tarihi bir hızla hareket ettik”. Burada kilit kavram “istikrar”, emperyalist sistemde istikrar arayışı savaş ve çatışmaya işaret eder.
Trump, Biden dönemini bir zafiyet dönemi olarak görmüş. Yanlıştır, Venezuela uzunca bir süredir, 1999’dan beridir çok boyutlu bir ambargo ve yaptırımlarla boğuşmaktadır. Demokrat ya da Cumhuriyetçi yönetim fark etmeden, Amerikan emperyalizmi sola doğru meyleden Venezuela’yı uzunca bir süredir askeri, ekonomik ve siyasi baskı altında tutmaktadır. Askeri darbe girişimleri ekonomik yaptırımlar, petrol ambargosu; tüm bunlar sanki 1991 ile 2003 arasında Irak’a uygulanan “nefesini kes” operasyonuna benzemektedir. “Nefesini kes, iyice kesilince ümüğüne çök” Amerikan emperyalizminin uzun erimli araçlarından birisidir. Dolayısıyla ucube Trump yanılmaktadır.
Belgede Trump yönetiminin ve Amerikan emperyalizmin ne istediği açıkça belirtilmiş: “Birleşik Devletler’in - sayesinde tüm dünyada çıkarlarımızı daha ileri götürecek bir pozitif etki uygulayabildiğimiz - rakipsiz “yumuşak gücü”nü ayakta tutmak istiyoruz”. Havuç ile sopa emperyalizmin dönüşümlü kullandığı araçlardır. Burada vurgu havuç tarafına ama gücün ne amaçla kullanılacağı açıkça belirtilmiş: Amerikan çıkarlarını daha da ileri götürmek. Devamında daha açık hedefler de konulmuş; örneğin Avrupa’daki yakın müttefikleri ve onların tarihsel uygarlıklarını korumak diye deli zırvası bir amaç var. Onun hemen altında ise hiçbir düşman gücün Orta Doğu’nun petrol ve doğal gaz kaynaklarına hakim olmasına izin vermeyeceğiz de denilmiş. Avrupa meselesi ilginç, daha doğrusu
Avrupalı siyasetçiler ilginç. Venezuela’ya askeri operasyonun hemen ardından AB sözcüleri “biz zaten Maduro rejiminin meşru olmadığını ilan etmiştik, dolayısıyla destekliyoruz” dediler. Avrupalı sağ ve sol siyasetçilerin ekserisi de benzer mesajlar yayınladılar. Gazze katliamı ve İsrail faşizmi konusunda bugüne kadar sürdürdükleri tavır aslında artık bağımsız bir Avrupa politikası var mıdır sorusunu sordurttu. Özellikle Rus ve Çin kapitalizmlerinin giderek saldırgan bir mevzie gelmeleriyle birlikte Avrupa kapitalizmi Amerikan emperyalizminin kutsal saflarında yerini aldı, ikincilliği ve aşağılanmayı kabul etti.
Aşağılanma diyorum Trump kendisinden önceki başkanların görece daha sıcak ancak yine de aşağılayıcı politikalarını terk etti ve daha nobran bir tavır takındı Avrupalılara karşı. Her resmi toplantıda onların gururunu ve ulusal onurunu zedeledi, üst perdeden hitap etti (Scholz ve Starmer, ya da Meloni karşısındaki kibirli ve terbiye sınırlarını aşan tavırları çok çarpıcıydı). Ancak Avrupalılar azarlansalar da, ezilseler de Amerikan emperyalizminin nobranlıklarına katlanma eğiliminde olageldiler her zaman. Bu pek değişmedi geçmişten bugüne; Willy Brandt’ın J.F. Kennedy karşısındaki tavrı da aynıydı.
Bu silik, kişiliksiz Avrupa’yı faşizm ve soğuk savaşın komünizm korkusu yarattı. Bu ikisi Avrupa’yı bir bütün olarak Amerikan emperyalizmine eklemledi ve tarihinden gelen tüm özü boşalttı. Bir aralar Avrupa emperyalizminin yeniden yükseleceğini, Avro’nun küresel para olacağını, birleşik Avrupa’nın tekrar dünyanın merkezine oturacağına inananlar vardı; şimdi Trump’ın azarladığı Starmer’i, İsrail faşizmini alkışlayan Scholz’u, Venezuela’ya Amerikan saldırısını, Pentagon’dan ve hatta Beyaz Saray sözcülerinden bile erken kutlayan AB sözcülerine bakın. Emperyalizm yardakçılarının sadece azgelişmiş kapitalist ülkelerde bulunduğunu sanmak artık saflık anlamına gelmektedir.
Belgenin Strateji bölümü ise niyetlerin hiç gizlenmediği, apaçık ilan edildiği bir gözüdönmüşlük şahikasıdır. Örneğin, müdahil olamama eğilimi (Predisposition to Non-Interventionism) başlığı altında şunu okuyorsunuz: “Çıkarları bizimki kadar çok ve çeşitli olan bir ülke için, müdahale etmeme ilkesine katı bir şekilde bağlı kalmak mümkün değildir.” Müdahale etmek hakkımızdır deniliyor. Aynı yerde Amerikan emperyalizmini uluslararası örgütlerin ya da anlaşmaların egemenlik haklarını ihlal eden boyunduruğundan kurtaracağız diye ekleniyor.
Derslerimde öğrencilere Amerikan emperyalizminin hegemonyasını önceki hegemonyalardan ayıran şeyin yazılı kurallar ve kurumlara görünüşte bağlılığı olduğunu vurgularım her zaman (Bretton Woods kurumları ve düzenlemeler gibi). Ancak 2003’ten bu yana Amerikan emperyalizmi beni yalanlamakta sürekli. Strateji belgesi Amerikan emperyalizminin kendi kurduğu kurumlara ve kendi koyduğu kurallara uyar gibi bile görünemeyeceğini ilan etmiş bulunmaktadır.
Strateji belgesinde “Güçler Dengesi” başlığı altında Amerikan emperyalizminin küresel kapitalizmde güç dengesini değiştirecek hiçbir adıma müsaade etmeyeceği de ilan edilmiştir. Daha da ilginci Strateji bölümünün öncelikler başlığı altında bulunmaktadır. Örneğin Yük Paylaşımı ya da Yük Aktarması/Kaydırması bölümü altında Amerikan emperyalizmi diğer ikincil emperyalist müttefiklerine artık maliyetin önemli bir bölümüne siz katlanın demektedir. Nitekim yakınlardaki NATO Hague zirvesinde Trump müttefiklerini açık açık askeri harcamalarını kendi milli gelirlerinin yüzde 5’ine kadar çıkarmaya ikna etti (nitekim biti kanlanan Alman ve Japon emperyalizmleri yeniden ordu kuracaklarını ve askeri harcamalarını arttıracaklarını hemen duyurdular). Bölgeler bölümünde ise gerçekten genişletilmiş bir Monroe Doktrini ilan ediliyor. Asya–Pasifik bölümünde Çin’i kuşatma politikasının ana hatları çiziliyor. Sadık uşaklar olarak Güney Kore ve Japonya’nın askeri katılımlarını artıracakları beklentisi ifade ediliyor. Avrupa bölümünde ise resmen bir zamanlar bildiğimiz dünyanın merkezi olmuş kıta aşağılanıyor. Tarihsel niteliklerinden ve uygarlık misyonundan uzaklaşmış Avrupa’nın Amerikan emperyalizminin inayetiyle ayağa kaldırılacağı vurgulanıyor. Amerikan emperyalizminin tarihte üçüncü kez Avrupa uygarlığını kurtaracağını ima ediyor Strateji belgesi.
Belge, Amerikan emperyalizminin artık mahremiyet sınırlarını aştığını göstermektedir. Açıklamalar da öyledir. Trump ve yanındaki Kübalı karşı-devrimci, Marco Rubio pek çok açıklamada bulundular. Venezuela düze çıkıncaya kadar biz yöneteceğiz dediler (emperyalizm çağının bittiğini ilan etmiş bulunan saflara duyurulur). Trump Amerikan petrol şirketlerinin Venezuela petrolünü çıkarıp satacağını ve parasını da Venezuela halkına vereceklerini de duyurdu. Şaka gibi. Latin Amerika’daki diğer Kırmızı/Pembe rejimlere göz dağı verildi. Gringo emperyalizminin dümende olduğu borazanlaşmış iki ağız tarafından anons edildi.
Son olarak Maduro’nun derdest edilme tarzı ile ilgili olarak yayılan tevatür (yok yerin altındaki sığınağından alındı, yok sarayından alındı, yok Amerikan askeri gücü tek bir kayıp bile vermedi türünden haberler) aslında emperyalizmin yenilmezliği mitinin oluşmasına yardım etmektedir bugünlerde. İnanmayın; yenildi, yenilebilir, ve yenilecektir. Kağıttan kaplan kadar güçsüz değil, ama çelikten bir kaplan da değil. Yenilebileceğini peş peşe iki kallavi emperyalisti döverek ve yenerek kovan Vietnamlılar kanıtlamışlardı değil mi? Yenilebileceğini Florida’nın hemen dibinde Amerikan emperyalizmine karşı 66 yıldır yiğitçe mücadele eden ve inadına ayakta kalan Küba kanıtlamıyor mu?