Serdal Bahçe
Falsifikasyon I
Yayın Tarihi: 02.02.2026 , 00:23 Güncelleme Tarihi: 02.02.2026 , 10:45
Geçenlerde Auschwitz Toplama Kampı’nın Kızılordu tarafından kurtarılmasının yıldönümünü andık. Bu türden günlerde geçmiş, onun tüm siluetleri, ondan geriye kalan tüm hafıza canlanır gözlerimizin önünde. Ancak bu canlanma akan bir film şeridi gibi gerçekleşmez, çünkü bugünden geriye bakan bizler açısından o dönemde gerçekleşen tüm olayları olduğu gibi yaşamak ve hatırlamak mümkün değildir. O hafıza ve görüntüler fotografik bir formda hatırlanırlar. Örneğin aklımıza hemen Kızılordu askerlerinin Brandenburg Kapısı’nın tepesine diktikleri kızıl, orak çekiçli bayrak gelir aklımıza. Bayrak dalgalanmaktadır, bayrak direğini tutan askerin mutlu ve coşkun yüzü, arka planda ise yer yer yıkılmış Berlin donmuş bir şekilde düşer hafızamıza.
Auschwitz denilince de gaz odalarından çıkarılmış, yarısı yanmış ve zayıflıktan kemikleri sayılır hale gelmiş insan bedenleri, kurtulanların açlık ve hastalığın izlerini taşıyan, umutsuz bakışların ve artık tamamen boşvermişliğin yerleştiği suratlarını veren fotoğraflar gelir aklımıza. 1919 ile 1945 arasında giderek karanlık bir kıtaya dönüşen Avrupa’nın tükenmişliğinin, pespayeliğinin, kendi içinden çıkardığı faşizmin yarattığı yıkımın fotoğraflarıdır bunlar. 1943’ün yaz aylarında Wehrmacht, yani Alman Ordusu ve müttefikleri Leningrad’ı kuşatmış ve Moskova’nın dış varoşlarına dayanmış durumdadır. Avrupa haritasında Portekiz kıyılarından, Cebelitarik’tan Moskova’nın batı yakasındaki varoşlara kadar tüm Avrupa faşizmin siyahına boyanmıştır; karanlıktır, kapkaranlıktır. Hitler, Mussolini, Salazar, Franco, Petain, Horthy, Metaxas, Antonescu, yani Avrupa’nın tüm faşist diktatörleri Sovyet Sosyalizmine karşı kutsal bir sefere çıkmış durumdadırlar 1943 yılında. Avrupa’nın her tarafını Nazi uşağı Quislingler sarmış durumdadır. Bir belirleme ile başlayalım, Avrupa karanlığını temizleme onuru herkesten daha fazla Kızılordu’ya aittir.
Bu gerçek şimdi Batı medyası, burjuva tarihçiler, burjuvazinin kültür dünyası tarafından yok sayılmaktadır. Avrupa’yı faşizme ve insanlık tarihinin gördüğü en vahşi, en insanlık dışı savaşa götüren dinamiklerin tarihi anlatılırken neredeyse tüm suç Komünistlerin ve Sovyetler Birliği’nin üstüne atılmaktadır. Dahası savaşın tarihi yazılırken Kızılordu’nun ve Sovyet Anavatan savunmasının rolü tarih sayfalarından silinmeye çalışılmaktadır. Adına falsifikasyon deniyor, tarihi çarpıtma demektir. Burjuvazinin zihinleri doktrinize eden ve dokuyan borazanları faşizmi yaratan burjuva dünyasının kendisini kurtarıcı ilan etmek için durmadan, bıkmadan çalışmaktadırlar. Falsifikasyon ile savaşmak ve deşifre etmek önemlidir.
Toplama kamplarının çok büyük bir bölümü Almanya’nın doğusunda ya da Alman işgaline uğrayan Doğu Avrupa ülkelerinde kuruldular. İki nedeni vardı. Birincisi Doğu ve Orta Avrupa Yahudilerin daha yoğun olarak yaşadığı yerlerdi, Aşkenaz Yahudi nüfusun yoğun olduğu yerlerin yakınında toplama kampı kurmak daha elverişliydi. İkincisi de bu kamplar aynı zamanda Slavik doğuya yakın olmak zorundaydı. Toplama kampları toplama yerleri değildi, yok etme fabrikalarıydı. Yahudiler ve Slavları yok etmek Nazi Almanya’nın Lebensraum politikasının, yani doğuda yeni bir yaşam alanı yaratma projesinin ürünüydü. Bu kampların büyük bir bölümü Amerikan veya İngiliz birlikleri tarafından değil, coğrafi yerleri dolayısıyla da Kızılordu tarafından özgürleştirildiler.
Bu bir gerçekti, sağ kalabilenleri Kızılordu kurtardı. Ancak savaştan sonra, soğuk savaş dönemlerinde bir tür propaganda başlatıldı. Bu propaganda şimdi de sürdürülüyor. Toplama kamplarından kurtarılan Yahudilere özürlük tanındı, bir bölümü Batının gelişmiş kapitalist ülkelerine, bir bölümü bir süre sonra İsrail faşizmini yaratacak şekilde Kutsal Topraklara göç ettiler. Geri kalanları ise artık sosyalistleşen Doğu Avrupa’da ikamet etmeyi tercih ettiler, zaten vatanları olduğu için. Soğuk Savaş dönemlerinde veya şimdilerde sürdürülen kara propaganda Sovyetlerde veya Doğu Avrupa’nın Halk Demokrasilerinde kalmayı başta tercih eden ancak sonra Batı'ya kaçan toplama kampı mağdurlarının anılarına dayanmaktadır. Bu anılara göre başta kendilerini kurtaran Sosyalizmin topraklarında yaşamayı tercih edenler, bir süre sonra Sosyalist toplumun kendisinin de bir tür toplama kampı olduğu gerçeğinin ayırdına vardıkları için Batıya kaçmayı tercih etmişlerdir. Bu terane yıllardır tekrarlanmaktadır.
Çok ikiyüzlü bir taktiktir. Öncelikle toplama kamplarını özgürleştiren Kızılordu’nun tarihi onurunu derdest etme amacını taşımaktadırlar. İkincisi ise bu sonradan gidenlerin önemli bir bölümü Batılı istihbarat örgütlerinin soğuk savaş silahına dönüşmüşlerdir. İsrail’e gidenler ise, kampların özgürleştirilmelerinin hemen ertesinde gidenlerle birlikte İsrail pogromculuğunun, katliamcılığının yaratılmasında başrollerden birini oynamışlardır. İsrail bir patoloji üzerinde kurulmuştur, ezilenlerin ve yok edilenlerin kendilerinin yok eden ve ezen haline gelmesi toplumsal bir patolojiye işaret eder. Toplama kamplarından kurtarılmış, ama Filistinliler için muntazam toplama kampları yaratmışlardır. Doğu Avrupa’nın II. Savaş öncesinde yarattığı karanlık gericilik Sosyalizmden kaçan güruh tarafından Batıya taşınmış ve Soğuk Savaş sürecinde emperyalizmin emrine amade kılınmıştır.
Bir dönemler Almanya’da bir tarihçi ekibi ortalara döküldü. Onlara revizyonist denildi, çünkü yerleşik tarih anlatısına saldırarak yeni bir tarih, “değiştirilmiş” bir tarih yazmaya yeltendiler. Bu tarihçilerin en bilineni 1970'lerde faşizm ile ilgili ünlü kitabı Türkçeye de çevrilen Ernst Nolte idi.1 Revizyonist tarih algısına göre Alman Nazizmini yaratan şey Alman demokrasisinin zayıflıkları, Büyük Bunalımın kendisinin ve artçı şoklarının yarattığı hasar, uluslararası güvenlik sisteminin yarattığı güvensizlik değildi; bizzat Komünistler ve Sovyetler Birliği idi. Kısacası eğer Alman Komünistleri ve Sovyet Sosyalizmi olmasaydı Hitler ve Nazizim olmayacaktı. Tez budur, eğer sosyalizm olmasaydı faşizm olmayacaktı demektedir. Böylece Hitler’e iktidarı veren Alman devletinin, Alman burjuvazisinin, Alman düzen partilerinin (Sosyal Demokratlar da dahil) cürümleri gizlenmiş olmaktadır. Alçaklık olduğuna şüphe yoktur.
Külliyen yalandır. Neden yalan olduğunu anlatmak için yeniden faşizmin toplumsal ve sınıfsal içeriğine geri dönmek zorundayız. Daha önce defalarca yazdık; görünen o ki kısa bir tekrara ihtiyaç vardır.
Öncelikle faşizm ile ilgili kuramsal külliyatın büyük bir bölümünü çöpe atmak gerekiyor. Ne yazık ki çöpe atılması gereken külliyata III. Enternasyonal’in faşizm analizleri, pek aşina olduğumuz ve artık klasikleşmiş Dimitrov ya da Togliatti türünden Marksist faşizm analizleri, daha sonrasında, savaş sonrasında Marksist çevrelerde egemen olmuş faşizm analizleri de dahildir. Faşizmi bir sınıfsal sokak tepkisi, burjuvazinin sadece belirli fraksiyonlarının siyasal tepkisi, ırkçılığın egemen olduğu siyasi söylemler bütünü, gerici bir retoriğe eşlik eden atavistik ve tarih öncesi mitlerle süslenmiş bir siyasal program gibi gören tüm analizlerden kurtulmak zorundayız. Bugün kapitalizm faşizan özünü iyice göstermektedir, iki savaş arası döneme kadar gitmek zorunda değiliz. Daha önce yazmıştık, Walter Benjamin faşizmi anlamak için kapitalizme bakmak gerekir demişti. Biz ise artık kapitalizmi anlamak için faşizme bakmak zorunda olduğumuzu bir kere daha tekrarlamış olalım.
Faşistler sokaktan, faşizm kapitalist devletin içinden gelir. Bu ikisinin tarihin şu ya da bu anında hangi şartlarda bir araya gelerek iktidarı faşistleştirdikleri önemsiz değildir, ama hikaye sadece bu buluşma ile ilgili değildir. Avrupa’nın 1919 ile 1939 arasındaki deneyimi bunu göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen Alman revizyonist tarih ekolü türünden saçmalıkların anlamadığı tam da budur; acı olan ise bu saçmalıklara Marksistlerin bir bölümünün de inanıyor olmasıdır. Faşizm kapitalist devletin içsel eğilimidir. Tekrar edelim mi? Faşizm kapitalist devletin içsel yönetsel eğilimidir. Kapitalist bir devleti siyasal alanını genişletmeye iten, onu tırnak içinde daha özgürlükçü daha serbestiyetçi hale getiren işçi sınıfının ve diğer çalışan sınıfların örgütlü karşı koymalardır. Avrupa’da burjuva demokrasisi burjuvazi tarafından değil, bu sınıflar tarafından yaratıldı. Faşizm bu sınıfların baskısı kırılmak zorunda kalındığında (örneğin iki savaş arası dönemde), ya da bu sınıflar çok güçsüz olduklarında (bugün olduğu gibi) hortlayan sürekli bir eğilimdir. Bugün tüm kapitalist evren hızla faşizme sürüklenirken bunu daha iyi anlıyoruz diye düşünüyorum.
1919-1939 döneminde yaşanan bir Avrupa İç Savaşıdır. Faşizm ise çeşitli nedenlere (Sovyet Sosyalizmi nedenlerden sadece birisidir, tek neden değildir) hızlanan sınıf savaşında çalışan sınıfların direnişini kırmak, iradesini yok etmek için servet ve mülk sahiplerinin çıkarlarının genel olarak temsilcisi olan devletin verdiği siyasal tepkidir. Başarılı da olmuştur, 1943’teki Avrupa’nın siyasal haritasını düşünürsek başarılı olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Bu süreçte yaşanan kapitalist ekonomik kriz, I. Savaş sonrası dönemde siyasal alanı işçi sınıfını dışlamak için daraltma çabaları, yaşanan siyasal ve ideolojik bunalım, aslında kapitalist devletin, burjuva demokrasisinin çeperleri içinde kalarak eskisi gibi yönetemediğinin göstergesiydi. Burjuva demokrasisinin ipinin çekilmesi gerekiyordu. Bunu yapacak esas irade devletin kendi içinden gelmekteydi ancak katalizör olarak faşistlerin sokak gücü ile yapılması gerekiyordu.
1921’in İtalya’sına geri dönelim. Savaşın hemen ertesinde Kuzey İtalya’nın sanayi bölgeleri bir iç savaşa savrulmuştu. Komünistlerin çok etkin olduğu ortamda fabrika komiteleri, işyeri konseyleri bir tür Sovyet iktidarı kurmuşlardı, 1919 ile 1920’de. Bu iki yıl İtalya tarihine Biennio Rosso (Kızıl Yıllar) olarak geçti. Tam bir sınıf savaşımıydı. Bu sınıf savaşını İtalyan Komünistler yaratmadılar, ama örgütlenmek için onu yerinde ve doğru bir şekilde kullandılar. Tepki örgütlü sağdan, Faşistlerden geldi. Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi’ne bağlı Kara Gömlekli çeteler Milano’da, Torino’da, Cenova’da fabrika komitelerini dağıtmaya, Sosyalist ve Komünistleri avlamaya başladılar. Bölgenin burjuvazisi, yerel devlet örgütleri ve kilisenin kutsal, aynı anlama gelmek üzere parasal desteğine sahiptiler. Direnişi ezdikten sonra siyasal alana yönelseler de aslında büyük bir siyasi aktör değillerdi. 1921 seçimlerine başbakanlık makamının gediklisi liberal Giovanni Giolitti’nin Ulusal Blok’u altında girdiler, tüm blokun aldığı toplam oy yüzde 20 civarında idi, Blok toplam 105 sandalye kazandı ve bunun sadece 20 tanesi Faşistlere aitti. Siyasal olarak da çok kaotik bir dönemdi (ki bu da Komünistlerin suçu değildi). 1921’de Kral Victor Emmanuel bir Liberali, Luigi Facta’yı Başbakan olarak atadı ve kabine kurma görevini verdi. Facta daha kabineyi kurarken devlet ve ordu kademesinden aslında siyasal olarak kıytırık bir güce sahip Faşistleri de kabineye alması konusunda olağanüstü bir baskı görmüştü (neden acaba?), ama Facta prensiplerine, ideolojisine sadık bir Liberaldi (sayıları pek azdır, kıymetini bilmek gerekir), faşistleri kabineye alamadı. Faşistler de kabine kurulduktan kısa bir süre sonra Facta’nın istifasını istediler.
Bu protestoyu bir gövde gösterisine çevirmek istedirler ama gövde aslında pek küçük, pek pörsüktü aslında. Roma’ya Yürüyüş denilen komedya böyle ortaya çıktı; 30 bin kara gömlekli faşist Roma üstüne yürümeye başladılar (Mussloini de bir süre onlarla yürüdü ama sonra taban tepmek yerine trene binmeyi tercih etti). Hepi topu 30 bin kişiydiler, İstense İtalyan Karabinierileri (jandarmaları) bile yarı yolda durdurup dağıtabilirdi gövde gösterisi yapmaya çalışan bu sergerde güruhunu, ama kimse engellemedi. Daha da ilginci Facta Roma’daki garnizonların ve askeri birliklerin silahlandırılması ve Roma’nın savunulması için kraldan izin istedi. Victor Emmanuel burjuvazinin, ordu kurmaylarının ve kilisenin etkisi ile izni vermeyince Facta istifa etti. Kral kabine kurma görevini sadece 20 sandalyesi olan Faşistlere verdi, Mussolini Başbakan oldu. İki yıl içinde diğer tüm siyasal partileri kapattı. İtalyan Faşizmi böyle doğdu. Peki şimdi soralım; Faşizm sokaktan mı gelmiş oldu? Alman revizyonist tarihçilerine de soralım: Bu süreçte Komünistlerin veya Sovyetlerin katkısı ne kadardı?
Ancak Alman revizyonist tarihçileri hemen itiraz edebilirler biz aslında Almanya’yı kastettik diye. Öyleyse itirazı huşu içinde kabul edip Almanya’ya geçelim. Weimar Cumhuriyetinin ilanının ardından 1924’e kadar sürecek iç savaşa gark olan Almanya’da Komünistlerin devrim iradeleri zaten iyice kırılmıştı. Sonrasında değişimli olarak iktidara gelen düzenin merkez sağ ve sol (SPD) hükümetleri Almanya’yı içine düştüğü ekonomik ve toplumsal krizden bir türlü çıkaramadılar. 20 Mayıs 1928 yılında yapılan Bundestag seçimlerine kadar geri gidelim. Bu seçimle gelen SPDli Hermann Müller hükümeti seçimle gelen son hükümet olacaktı savaş öncesi Almanya’sında. Bu seçimde Naziler oyların çok küçük bir bölümünü alarak sadece 12 sandalye elde ettiler. Müller’in hükümeti bahtsız bir hükmetti, 1929 Büyük Bunalımı’na denk geldi, onun sonuçlarıyla baş edemedi. Almanya yüksek yıkım alanlarından birisiydi; işsizlik oranı kısa bir zamanda fırladı, borçlar dağ gibi büyüdü. Dahası insanlar evlerini kaybettiler, sefalet Alman kentlerinin sokaklarında kol gezmeye başladı. Bu kriz ortamı sınıf savaşının yeniden şiddetlenmesine yol açtı. Alman Komünist Partisi’ne destek özellikle büyük sanayi bölgelerinde hızla yükselmeye başladı (Sovyetleri hiçbir kadri olmadan hem de); ancak tek yükselen o değildi. Naziler de küçük bir parti olmaktan çıktılar, hızla toplumsal tabanlarını genişlettiler.
14 Eylül 1930da yapılan seçimlerde SPD birinci, Naziler ikinci ve KPD ise üçüncü parti olarak çıktılar, sınıf savaşımının şiddetlendiğinin göstergesiydi. Nazilerin paramiliter gücü, SAlar sokakları talan etmeye başlamışlardı. Bu seçimden sonra gerici Cumhurbaşkanı Hindenburg seçim sonuçlarına bakmadan kabine kurma görevini başkanlık kararı ile birilerine vermeye başladı. Aslında bu bir tür başkanlık rejimiydi. Peş peşe Brüning, von Schleicher ve von Papen hükümetleri yönettiler, sorun giderek ağırlaştı. Sağcı partilerin egemen olduğu bu koalisyonlara Nazilerin de alınması için çok baskı vardı. Bu baskı, tıpkı İtalya’daki gibi, ordudan, burjuvazinin ensesi kalın kesimlerinden ve yüksek bürokrasiden geliyordu. Ancak ilginç bir şekilde koalisyonlara hükmeden bazı politikacılar (örneğin Kurt von Schleciher, ki bunun bedelini Uzun Bıçaklar gecesinde SS tarafından katledilerek ödeyecekti) ve Hindenburg Nazilerin koalisyon ortağı olmasını engellediler. Ancak bu direniş 1932 seçimlerinin sonucunda aşıldı.
Bu arada hem federal hem de yerel idari yapıda Nazileri kollayıp koruma eğilimi baş gösterdi. SAların sokak terörüne göz yumuldu. Nazi Partisi ile ilişkili bürokratlar yüksek mevkilere gelmeye başladılar. Hakimler ve savcılar Nazilerin suçlarını örtbas etmek için yarışa girdiler. Federal ve yerel polis Nazilerin kabadayılığını engellemek için hiçbir şey yapmadı; ve hatta onu teşvik etti. Hitler ve çetesi büyük burjuvazinin balolarından, kokteyllerinden çıkamaz oldular. Versailles Barışı’nın ilgili hükümlerini gizliden gizliye ihlal ederek kurulan ordunun yüksek subayları Nazilere sempatilerini gizleme gereğini durmadılar. Alman burjuvazisi, bürokrasisi ve sağ siyaseti birden Nazi aşığı oldular (neden acaba?).
Bu son seçimde Naziler yüzde 33 oy ile en çok oy alan parti oldular ama toplam oyları yine de solun (SPD+KPD) oyunun gerisindeydi, kısacası azınlıktaydılar. Buna rağmen 1933 başında Hindenburg inadından vazgeçerek (neden acaba?) şansölyelik görevini Hitler’e verdi. Hitler de Mussolini’nin izinden giderek bir süre sonra diğer tüm siyasi partileri yasakladı. Şimdi aynı cepheye yeniden soralım: Faşizm sokaktan mı gelmiş oldu? İkinci soruyu da ekleyelim: Sovyetlerin veya komünistlerin Nazi vahşetinin yükselişinde katkıları ne kadardı acaba?
Devamı haftaya…
- 1
Ernst Nolte, 1980, Faşist Hareketler (çev. H. İnal), Hür Yayın.