Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Serdal Bahçe

Serdal Bahçe

Almanya gemileri, bir ileri bir geri

Alman kapitalizminin dinamizmi ayakta tutacak ve sorunları göğsünde yumuşatarak çözecek refleksleri felç olmuş durumdadır. Asıl sorun derinde, sistemin kendisindedir. İlerledikçe çürüyor, çürüdükçe ilerliyor.

Yayın Tarihi: 25.01.2026 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 26.01.2026 , 00:00

Almanya uzun bir durgunluğa giriyor ve bu durum Alman siyasetçileri, akademisyenleri ve düşünce kuruluşlarını çok ama çok telaşlandırmış gibi görünüyor. Alman ekonomisiyle ilgili rakamlar da onların endişelerini haklı çıkaracak düzeydeler. Örneğin kişi başına reel milli gelir 2023 ve 2024 yıllarında düştü; 2023’te %1 küçüldü Alman ekonomisi, 2024’te ise küçülme oranı %0,8 civarında gerçekleşti. 2025’te %1’lik büyüme bekleniyor, ve bu şaşırtıcı bir sevinç yaratmış durumda. Sürünmeye sevinecek hale gelmişler. Vaka, Alman ekonomisi çok uzunca bir süredir 1990'ların ikinci yarısında başlayan yüksek büyüme dönemini mumla yaratacak oranlarda büyümekteydi, daha doğrusu emeklemekteydi.

Söz konusu Almanya olunca aslında Avrupa ekonomisini konuşmak gerekiyor; çünkü Alman ekonomisi tüm AB katma değer üretiminin neredeyse dörtte birine sahip. Dahası Almanya Kıta Avrupası merkezli para sermaye akışlarının tam vortexinde, merkezinde yer alıyor. Tarihsel olarak Almanya birleşik Avrupa fikrinin en büyük taşeronudur, birlik içindeki en azman, en güçlü kapitalizm Almanya’nınkidir. Birliğin sağladığı avantajları en çok o kullanmıştır. Hattı zatında Alman ekonomisi yavaşladığında Avrupa da yavaşlıyor, Alman ekonomisi durgunluğa girdiğinde Avrupa ekonomisi de aynı kaderle yüzleşmek zorunda kalıyor demektir.

Gerçekten bir panik havası hakim. Kısa vadeli çöküşün uzun vadeli duraklamanın belirtisi olduğu ilan edildi hemen. Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi (ki Alman siyasetçilerin sesine kulak verdikleri bir kurum) “uzun vadeli miskinlik” diye adlandırmış durumu. Economist 1999 yılında, Almanya bir durgunluk yaşarken, onu “Avrupa’nın hasta adamı” diye nitelendirmişti. Şimdi aynı niteleme dillere pelesenk olmuş gibi. Alman burjuvazisinin örgütlü kurumlarının sözcüleri durgunluğun uzun olacağına dair yaygaradan hiç vazgeçmiyorlar, ve burjuvazinin tüm örgütleri hükümetleri adım atmaya çağırıyorlar.

Fakat hükümetlerin elleri ve kolları iki kere bağlanmış durumda. Birincisi, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa para birliğinin düzenlemelerinden gelmektedir. Aslında bu ikisi çok uzun bir süre Alman kapitalizminin kıtasal hegemonyasını berkitmek için maharetle kullanılmışlardı. Ancak şimdi hem para hem de maliye politikası için ayak bağı haline geldiler. Kuruluşlarına büyük destek verdiği kurul ve kurumlar şimdi Alman devletinin ve kapitalizminin elini kolunu bağlamaktadırlar.

İkincisi ise, yüksek büyüme dönemlerinde yani 1990'ların sonu ile 2020'lerin başı arasında Alman burjuvazisi ve Federal mali ve iktisadi bürokrasi, bir sol hükümetin gelmesi ve halk sınıfları lehine harcama artışına gitmesini engellemek için, yasal borçlanma ve harcama limitleri koydular. Alman maliyesine oldukça tutucu bir biçem verdiler. Ancak şimdi durgunluk karşısında Alman Federal hükümetinin ve hatta yerel eyalet hükümetlerinin harcama yapmaları gerekiyor, ama yapamıyorlar. Böylece şimdi kendi koydukları kuralları bypass edecek bir sürü yeni proje üretiyorlar.

Anlatıldığı gibi Alman hükümetleri hem uluslararası (AB) hem de ulusal kural ve regülasyonların baskısı altında bocalıyorlar. Merz’in son bir yıldır yaptığı açıklamalara bakın, yollar aradıklarını söylüyor. Kudretli, Prusya bakiyesi Alman devleti koşturup duruyor ama nafile. Dahası siyasi dengeler de iktidarsız iktidarlar yaratıyor uzunca bir süredir. Alman siyasal seçim sisteminin bir sonucu olarak Almanya yıllardır çok partili koalisyonlar tarafından yönetilmektedir. Alman kapitalizminin ve sermaye birikiminin işleri tıkırındayken bir sorun değildi; ama şimdi durgunluğa giren bir ekonomide adım atması gereken yürütme erki eteği dört bir yandan çekiştirilen köçek gibi; kırıtıyor ama kıpırdayamıyor. Sosyal Demokrat Scholz’un hükümeti FDP üyesi Maliye Bakanı Christian Linder’in görevden alınmasının sonucunda çökmüştü. Yerine gelen CDU-CSU'lu Merz hükümeti de aynı sıkışmışlıkla baş başa ve Lenin’in devrimci momentin göstergesi olarak ortaya koyduğu “yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi”ni anımsatır bir çaresizlik içinde.

Almanya şanlı eski günlerinde Fortress Europe’un (Avrupa Kalesi’nin) kalbi gibi duruyordu. Hem emek verimliliği hızla artıyordu hem de üretimin teknolojik altyapısı Alman ihraç emtiasının rekabet gücünü yüksek tutacak şekilde dönüştürülmüştü. Güçlü bir para olarak Avro’nun rekabet gücünü kırıcı etkisi bile emek üretkenliğinin artışından kaynaklanan rekabet gücünü arttırıcı dinamik karşısında küçük kalıyordu. Almanya sürekli cari fazla veren ve belirli sektörlerde liderliği bütünüyle ele alan bir ekonomik deve dönüşmüştü 2000'lerin başından itibaren. Ve üstelik aslında bu şaşaalı hikayenin başlangıcında çok da olumlu şartlar yoktu. Almanya -geçen hafta Japonya’yı anlatırken hatırlattığımız- Alman ve Japon çalışkanlığı, dayanıklılığı ve üretkenliği mitini aktaran kahvehane muhabbetini haklı çıkaracak şekilde, olumsuz başlangıç şartlarına rağmen bir tür ekonomik patlama yaşamıştı. Bu hikayenin prestiji 1950'ler ve 1960'lardaki Alman ekonomik patlamasının prestijine denkti. Dolayısıyla Almanya hem örnek bir endüstriyel dönüşüm örneğiydi hem de rakipleri için bir tehdit. Örneğin bir zamanlar Martin Wolff, Amerikan cari açığının sorumlusu ve kapitalist dünyadaki dengesizliklerin müsebbibi olarak en başta Çin ve Almanya’yı görüyordu, hatta ikisini birden nitelerken Chermany (“China+Germany”, Çin+Almanya, “Çalmanya”) terimini kullanmıştı. Çin’in pejoratif imgesine benzer bir imgesi vardı Almanya’nın da Amerikan köşe yazarlarının kafasında.

Nasıl ortaya çıktı bu prestiji yüksek atılım peki? Aslında tüm kapitalist alemi etkisine alan ve 1960'ların sonunda bir kârlılık krizi şeklinde ortaya çıkan kapitalist kriz Almanya’yı da etkisi altına aldı, bu anlamda Alman (o dönem Federal Almanya’nın ekonomisi) ekonomisi için 1970'lerin ortasında başlayan ve 1990'ların başlarında biten süreç parlak değildi. Diğer gelişmiş kapitalistlerin yaşadığı tüm sorunları yaşadı.

Bir kuramsal ara verelim. Sermaye birikimi krize girdiğinde krizi aşmak için dört farklı patikada değişiklik ve dönüşüme ihtiyaç duyar. İlki ve herkesin en çok bildiği, kısa vadeli maliyetleri kısmaktır, ki buradaki en önemli unsur işgücünün maliyeti, yani ücretlerdir. Bu zorunluluktan dolayı sermaye kısa vadede krizin tüm yükünü emekçilerin üzerine yıkmak zorundadır. Ancak bu kısa vadeli çözümdür.

İkincisinde ise üretimin teknolojik altyapısını ve dolayısıyla sermaye stokunu radikal bir şekilde dönüştürerek emek verimliliğini uzun vadede arttırmaktadır. Ancak bu adımın gerçekleşebilmesi için emek verimliliğinde artış yaratacak, kullanılmamış bir teknolojik yenilikler fonuna ihtiyaç vardır. Bu da yetmez, bu sermayenin kısa vadeli çıkarlarından kaynaklanan miyopisinin ötesinde bir planlama gerektirdiği için kurumsal ve siyasal müdahaleye ihtiyaç duyar (örneğin Almanya’nın sağcı soğuk savaş politikacılarının, Erhard ve Adenauer’in döneminde yaratılan “sosyal piyasa ekonomisi” saçmalığı tam da bu türden bir müdahalenin ürünüydü). Dahası var olan ve eski teknolojiyi barındıran sermaye stokunun tedrici değil, hızlı bir şekilde değersizleştirilmesi ve ıskartaya çıkarılması gerekir (bir Dünya Savaşı örneğin). Kısacası kolay bir yol değildir, kapitalist devleti sermayenin kısa vadeli çıkarlarına angaje eden 40 yıllık sermaye saldırısı zaten dünyanın büyük bir bölümünde böyle bir planlamayı kotarabilecek bir devlet de bırakmamıştır.

Üçüncüsü sermayenin menzilini arttırmaktır. Daha önce girmediği, girmediği ve yüksek kârlılık vaat eden sektörlere, coğrafyalara, yaşamsal alanlara girerek sermaye aslında kriz ve durgunluk karşısında başka bir yere taşınır, menzilini arttırır.

Dördüncüsü ise sermayenin hızını arttırmaktır; teknik bir ifadeyle verili zaman içinde sermayenin devir sayısını arttırmaktır. Sermayenin hızlanması ancak üzerindeki siyasal, yasal ve kurumsal engellerin kaldırılmasıyla mümkündür. “Yeni liberal” sermaye saldırısının devlet yapılarını dönüştürmesi, sermaye hareketleri üzerindeki kontrolleri kaldırması, sektörel serbestleştirmeleri aslında tam da buna hizmet eder. 

Almanya 1970'lerdeki sıkışmışlığını, krizini ve 1980lerdeki derin durgunluğunu her yolu da deneyerek görünüşte aşmıştır. Öncelikle kamusal ve kurumsal inisiyatif ile, ve Alman büyük ölçekli firmaların eşgüdümüyle üretimin teknik rasyonalizasyonu süreci başlatıldı. Alman şirketleri bu süreçte kapitalist devlet ile birlikte, ve onun yönlendirmesiyle üretimin altyapısını ve değişmeyen sermaye stokunun bileşimini hızla değiştirdiler.

Tam bu sırada yukarıda bahsedilen menzil ve hız sorunlarına derman olacak bir olay ortaya çıktı, sosyalizm intihar ederek Alman kapitalizmine Ren’den Urallara kadar uzanacak bir yeni sömürü alanı yarattı. Alman kapitalizmi önce Doğu Almanya’yı, sonra da Doğu Avrupa’nın kalanını yuttu. Alman sermayesi hem üretim ve hem de ticaret ağını hızla buraları ele geçirecek şekilde genişletti. Bazı sektörlerde üretimi Polonya’dan Slovakya’ya, Macaristan’dan Slovenya’ya ve hatta Baltık Cumhuriyetlerine kadar yaydı. Böylece aşırı birikim ve durgunluk sorununu ertelemiş oldu. Üstelik bahsedildiği gibi bu süreçte üretimin teknolojik altyapısını da yeniledi.

Ayrıca bir süre sonra da Avro bölgesi yaratıldı ve AB içi ekonomik bütünleşmeyi daha da ileri götürecek yasal ve kurumsal adımlar atıldı. Böylece süreç içinde Avrupa kapitalizminin en dinamik ve üretken unsuru haline gelen Alman kapitalizmi Doğu ve Güney Doğu Avrupa’ya ek olarak Batı ve Güney Avrupa’yı da ticari ve lojistik egemenlik alanına kattı. Güçlü Avro ve sermayenin mantığından hiç şaşmayan Avrupa Merkez Bankası aslında Alman kapitalizminin hegemonik pozisyonunu perçinleyen kurumsal temeli sağladılar. Böylece Alman kapitalizmi burjuva iktisatçıların deyimiyle ihracata dayalı patlama yaratan bir dinamoya (“powerhouse”) dönüştü. Doğu Almanya’da sosyalizmin mirasının tasfiyesi süreci maliyetli oldu, ve hatta kısa süreli bir kaos ve durgunluk yarattı. Ama Alman kapitalizmi bunları çabucak aştı. 2018’e kadar görünüşte çok iyi bir performans tutturdu.

Özünde aslında işler sanıldığı kadar iyi gitmiyordu. Almanya hakkındaki çalışmalar kâr oranlarının bu parlama ve patlama döneminde kısmi bir zıplama gösterseler de uzun düşüş trendine geri döndüklerini gösteriyordu.1 Dahası Alman kapitalizminin yavaşlaması devam ediyordu. Örneğin kişi başına gelirin yıllık ortalama büyüme oranı 1960'lar ve 1970'lerde %3,4 idi. 1980'lerde ve 1990'larda ise 1,85’e düştü. 2000'lerde, 2007/2008 küresel krizinin etkisiyle %0,8’e kadar indi. 2010'larda tekrar %1,80 civarına çıktı ama 2020'lerde (COVID etkisiyle birlikte) %-0,06’ya düştü. Görüldüğü gibi sermaye birikimi ve büyüme hızları düşmekteydi. Dahası brüt yatırım oranı düşmekteydi uzun bir süredir. Kısacası Alman kapitalizminin ihracata dayalı büyüme atağı sorunları çözmedi, sadece erteledi ve hafifletti. Görüntü iyiydi ama kapitalizmin durgunluk ve kriz dinamikleri altta alta işlemekteydi. 

Film, Ukrayna savaşından sonra koptu. Alman kapitalizmi zahirde parıltılı çağını yaşarken ucuz Rus doğalgazının ve görece istikrarlı doğalgaz akışının avantajını kullandı sonuna kadar. Ama Ukrayna Savaşı Rusya’yı doğalgaz ve petrol fiyatlarını koz olarak kullanmaya ve doğalgaz akışını zaman zaman kısmaya itince alttaki sorunlar su yüzüne çıktılar. Enerji maliyetlerinde aşırı artış Alman kapitalizmin sorunlu yapısını ortaya çıkaran unsurlardan biri oldu. 

Bir diğer unsur ise artan Çin rekabeti idi, özellikle Alman kapitalizminin üstün olduğu sektörlerde (otomotiv, kimya…) Çin hem küresel piyasalarda hem de AB’ye ihracatta büyük bir atılım gösterdi. Rekabet Alman kapitalizmi için satış sorunlarına yol açtı. Dahası Brexit (Britanya’nın AB’den çıkışı) İngiltere pazarını da kaybettirdi. Bu da yetmezmiş gibi Almanya özellikle nitelikli işgücü açığını derinden yaşamaya başladı. Tüm bunlar birleştiğinde uzun süredir işleyen durgunluk dinamikleri egemen oldular ve Almanya 20-25 yıl önce Japonya’nın girdiği uzun durgunluk patikasına girmeye başladı. Şimdi çıkışı arıyorlar. Örneğin Trump’ın baskısıyla yeniden silahlanma sürecine giren Almanya askeri harcamalarda artışa gidecek gibi görünüyor. Dahası iklim krizi ve alternatif enerji konusunda atılım bekleniyor. Ancak bunlar durgunluktan çıkış için yeterli olmayacak.

Olmayacak çünkü uzun durgunluk aslında uzunca süredir işleyen sistemik kriz dinamiklerinin sonucu. Enerji fiyatlarında ani yükselişler, Çin rekabeti, işgücü piyasalarındaki kısıtlar veya yapay zeka/bilişim sektörlerinde geri kalma; bunlar elbette ki ciddi ekonomik sorunlardır. Ama sorun zaten bu sorunların ortaya çıkması değil, sorun bu sorunlar ortaya çıktığında bunları sistemin yapısal refleksleri ile çözememesidir. Alman kapitalizminin dinamizmi ayakta tutacak ve sorunları göğsünde yumuşatarak çözecek refleksleri felç olmuş durumdadır. Asıl sorun derinde, sistemin kendisindedir. İlerledikçe çürüyor, çürüdükçe ilerliyor. 
 

Serdal Bahçe 'ın Son Yazıları