Orhun Kılıçbeyli
Merhaba sokakları portakal çiçeği kokan şehir!
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
KENTİN SESİ - ADANA Yazıları
1987 yılıydı sanırım.
Uzun yıllardan sonra Adana'ya çalışmak için ilk gelişimdi. İncirlik Amerikan Hava üssündeki bir projede görev alacaktım.
İncirlik'teki üs hakkında o güne dek okuduklarım, dinlediklerim ve konuştuklarım sonucunda bende oluşmuş bazı düşünceler vardı elbette ama o güne dek üssün içine girmemiştim. Orada çalışmak değişik bir deneyim olacak diye düşünüyordum.
Hele ki çalışmaya başladığım şantiyenin yakınlarındaki, üstünde İngilizce 'kitapçı' yazan bir dükkâna girmek! Dükkânda çalışan şehrimin esmer ve güneş yanığı tenli insanı tarafından şehrimin güzelim şivesiyle ama sertçe ' Hemşerim buraya Türklerin girmesi yassah, çıkan mı buradan?' diye uyarılınca neye uğradığımı şaşırdım. Kendi şehrimdeki bir mekândan hemşerim tarafından hem de ülkemin bir yurttaşı olduğum gerekçesiyle kovuluyor olmak benim o güne dek edinmiş olduğum düşünceleri öylesine yerli yerine oturttu ve zenginleştirdi ki!
Ama o anda kime ve neden kızacağımı bilemedim.
Geçenlerde Çukurova Üniversitesi İ.İ.B.F de A.B.D Adana Konsolosunun davetli olduğu bir söyleşiyi izlemeye gidince hatırladım bu eski olayı.
Söyleşinin duyurusu Uluslar Arası İlişkiler bölümünün kendi e posta grubunda başkalarına duyurulmamaya çalışılarak yapılmıştı. Amaç tahmin edilebileceği üzere, konsolosun sessiz sedasız gelerek bölüm idareci ve öğrencilerine söylemek istediğini söyleyip geldiği gibi de gitmesiydi. Fazla patırtı istenmiyordu sanırım. Müdahale de.
Fakat toplantının yerel basın da dâhil başkalarınca da duyulması ve fakülte dışından da katılımcıların olduğunun fark edilmesi şehrimin güzelim üniversitesinin dışarıdan belki de fazla fark edilmeyen ya da yansıtılmayan olumsuzluklarını ortaya çıkardı.
Bölüm ve fakülte yöneticileri fakülte dışından da katılımcılar olduğunu emniyet görevlilerine jurnallediler. Emniyet ve üniversite güvenlik birimiyle işbirliği yaparak erkenden gelerek içerde oturmuş olan dinleyicileri dışarı çıkartıp kimlik kontrolü yaptıktan sonra tekrar içeri almaya çalıştılar. Yapamadılar. Öğrenciler karşı çıktılar. Daha sonra da basından rahatsız olarak konsolosa basının söyleşide olmayacağını söylemiş olduklarını ileri sürerek ve konsolostan da destek almaya çalışarak basını dışarı çıkartmaya çalıştılar. Basın ve öğrenciler razı olmadı. Bunu da yapamadılar. Konuyu salonda bulunanlara oylatarak ne kadar demokratik oldukları izlenimini uyandırmaya çalıştılar. Gerçekten çok komik kaçtı.
Başka çare kalmayınca rica minnet gürültü patırtı çıkarmayın efendi efendi oturup dinleyin lütfen diye tam anlamıyla yalvar yakar oldular. Daha da komikleştiler.
Bunları yazıyorum ama gerçekten içim acıyor, canım yanıyor ve çok ama çok üzülüyorum.
Üniversitemin içine düştüğü duruma üzülüyorum. Orada belli unvanlar altında çalışanların basiretsizliklerine ve çapsızlıklarına üzülüyorum. Onların bu özelliklerine rağmen orada görev yapabiliyor olmalarına üzülüyorum. Polisle işbirliği yapmaya hevesli işbirlikçi görevlilerin varlığına, bunların o denli etkin olabilmelerine ve bu görevlilerin akademik idarecileri de avuçlarının içine almış olmalarına üzülüyorum. Ve bunların hiçbirisinin farkına varmayan ya da varıp da bunları sadece ikili konuşmalarda dile getirip bu duruma son vermek için hiçbir zaman kılını kıpırdatmayanların olmasına üzülüyorum.
En çok da bu koşullar altında eğitim almaya çalışan öğrencilere üzülüyorum.
Aradan geçen onca yıldan sonra üniversitenin bile neredeyse bir Amerikan üssüne dönüşmek üzere olmasına üzülüyorum.
Hâlbuki üniversitenin de, üniversitelerin de desteğini alarak üssü ve üsleri kaldırmaya çalışıyor olmamız gerekmez miydi?