Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

Yeni-despotizmin devleti

Yeni-despotizmin yarattığı sorunlardan biri de budur: Oluşan bu yapıda, iktidarın gönül rızasıyla yani seçmen iradesine bağlı olarak bir siyasi münavebeye razı olması giderek zorlaşmaktadır.

Yayın Tarihi: 01.09.2025 , 23:45 Güncelleme Tarihi: 02.09.2025 , 00:09

Dünyada yeni-despotizmin yükseliş dönemi yaşanıyor. Buna neo-faşist rüzgarların güçlenmesi de diyebiliriz. Sermaye birikim süreçlerinde tıkanma belirtilerinin ulusal/uluslararası düzlemlerde aşılabilmesi için daha fazla devlet kontrolüne ve şiddetine başvurulduğu, emperyalizmin hegemon gücünün -kendi göreli gerilemesini telafi etmek üzere- kapitalizmin uluslararası kurallarını iyice aşındırdığı ve kendi kurallarını dayattığı bir zaman diliminden geçilmektedir.

Böyle bir ortamda, uluslararası ekonomik ilişkilerin yapısını değiştirecek dış müdahalelerin gerek hegemon devletler (Trump ABD’si) gerek uluslararası şirketler üzerinden artması; sermayenin, kâr hadlerini korumak ve üretim/dağıtımdaki faaliyetlerini genişleyerek sürdürmek önündeki engelleri ayıklamak/yeniden yapılandırmak üzere emeğin ücret ve diğer haklarını daha fazla baskılaması, bunların hepsinin de daha fazla devlet müdahalesini, devlet kurumlarının yapısal dönüşümünü ve devlet şiddetini çağırması; dünyanın dört bir köşesinde savaş tamtamlarının daha fazla duyulması, ABD’de “Savunma Bakanlığı”nın adının tekrar “Savaş Bakanlığı’na dönüştürülmesi hazırlıklarının yapılıyor olması, askeri güç ilişkilerinin her türlü savaş hukuku normlarının dışına taşırılması, nükleer savaş risklerinin “Soğuk Savaş” döneminde olmadığı kadar büyümesi gibi yakın geleceği tehdit eden riskler çoğalmaktadır. Hepsini kesen asıl en önemli gelişme, birçok ülkede yeni-despotik bir devlet yapılanmasının şekillenmekte olmasıdır.

Türkiye-ABD

Türkiye bu yola en erken girenlerdendir. Türkiye’nin özelliği, neredeyse çeyrek yüzyıldır sermayenin güdümünde hızlı ve sürekli bir kurumsal dönüştürme içine sokulması ve dönüşümün siyasal İslamcı bir nitelik taşımakta oluşudur. Elbette ABD ile kıyaslandığında benzerlikler yanında farklılıklar da öne çıkmaktadır. ABD’de birinci Trump döneminde (2016-2020) başlayan despotik dönüştürme hamleleri, ikinci Trump döneminde çok daha hazırlıklı, sistemli ve kararlı bir biçimde sürdürülmektedir. Yargıyı, kolluğu ve kurumları iktidar partisinin sultasına almak bakımından Erdoğan iktidarı kuşkusuz çok daha fazla yol kat etmiştir. Üstelik bunu yaparken başta ABD olmak üzere Batı emperyalizminin sağ ve “sol” etiketli iktidarlarından destek almış, içerdeki hukuk-dışı aşırılıkları görmezden gelinmiştir; emperyalizm, bunun karşılığında Türkiye’nin Batı çıkarlarının güdümünde kalmasını ve kimi stratejik çıkarlarından ödünler vermesini sağlama almıştır.

ABD’de Trump despotizmi henüz şekillenme döneminde olabilir; ancak ABD’nin dünyanın en büyük askeri gücü olduğu, ekonomik büyüklük bakımdan da dünyanın birinci veya Satın Alma Gücü Paritesi bakımından ikinci gücü olduğu gerçeğini dikkate almak gerekir. Bu bakımdan ABD’deki dönüşümlerin tüm dünyayı etkileme gücü, Türkiye gibi bir çevre ülkesinin etki gücüyle kıyaslanamaz. Üstelik yeni ABD yönetimi, kendisine mevcut ittifak sistemi içinde kafa tutabilecek/hatta ses yükseltebilecek bir gücün olmadığının farkındalığıyla, ulusları regülasyonları yok sayma veya kendi lehine bükme çabalarını arttırmış, bu ittifak sisteminin ağası rolünü çok daha kaba ve aşağılayıcı yöntemlerle uygulamaya sokabilmiştir. (Trump’ın AB “liderlerini” makam masasının karşısındaki “arz koltuklarında” menemen testisi gibi sıralaması az-buz iş değildir).  ABD, uluslararası düzlemde göreli güç kaybına rağmen “Pax Americana” döneminin sürdüğünü yani barışın veya savaşın koşullarının ABD’den sorulacağını kanıtlamaya çalışmaktadır. Trump’ın özel ihtirasları da buna eklenmektedir.

İç politikada ise Trump yönetimi, kurumları neo-faşist bir yapılanma doğrultusunda köklü değişikliklere zorlamaya; yargıyı, kolluğu, istihbarat güçlerini, tüm kamu yönetimini kendi ideolojisine tâbi kılarak ele geçirmeye; onbinlerce kadronun istihdam edildiği ‘göçmenlikle mücadele kurumları’nı oluşturmaya, faşist bir hegemonyanın beşeri ve kurumsal altyapısını hazırlamaya başlamıştır. Türkiye’den farklı olarak, Amerikan ordusunu, Pentagon’u iç güvenliğin militarizasyonu doğrultusunda kullanmaya yönelmektedir. Demokratların çoğunlukta olduğu eyaletlere sahte bir “güvenlik” bahanesiyle askeri güçleri yığabilmektedir.

Türkiye’de ise AKP rejimi, askerlere geçici bir otonom güç kazandırdığı kaygısıyla sıkıyönetim uygulamasından dehşetli ürkmektedir ve 2017 Anayasa değişikliğiyle buna son vermiştir. (Teğmenlerden bile korkanların bu korkusu belli ki bilinçaltına işlemiştir!). Tüm otoritenin sivillerde kalacağı ve üstelik Cumhurbaşkanına yeni Anayasanın 104. madde sınırlamalarına bağlı kalmaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnameleri çıkarma yetkisi tanınan “Olağanüstü hal yönetimi”ne bel bağlanmaktadır (Anayasa m. 119). Kuşkusuz bu durum, TSK’nın iktidarın emrinde bir kâğıttan kaplana indirgenmesine engel olmuyor. Kaldı ki TSK’nın iç ve dış sermayenin hizmetinde 1950’lerde bir NATO ordusuna dönüşmüş olması, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle kendi sermaye yönlü dönüşümünü AKP’den önce gerçekleştirmiş olması, hatta 1980 sonrasında dinci bir iktidar seçeneğine kapıları ardına kadar açmış olması gerçeği unutulmamalı.

AKP’nin devraldığı kamu yönetimi anlayışı

Türkiye’de Kuruluş Dönemi’nin (1946 öncesinin) kamu yönetimi anlayışı sonraki dönemlerden ayrı tutulabilir. Bu dönemi bağımsızlıkçı ve kalkınmacı reflekslerin hayli güçlü olduğu, cumhuriyet ilkelerini sahiplenmiş bürokrasinin siyasi otorite karşısında görece özerk davranabildiği bir dönem olarak betimleyebiliriz. 1946-60 dönemi ise, IMF ve NATO gibi emperyalizmin mali ve askeri kurumlarının iç ve dış ilişkilere yön vermeye başladığı ve bağımlılık ilişkilerinin kurumsallaşmaya başladığı bir ilk dönem olarak görmek gerekir.

1961-1979 döneminin ise, 1961 Anayasasının güçlü etkisini de taşıyarak ve 1950’lerden dersler çıkararak, siyasal rejimin kalkınmacı/planlı/ithal ikameci bir çizgiye geçtiği ve bunun çift meclisli bir parlamenter popülizme dayalı olarak hayat bulduğu, kamu yatırımlarının ve KİT’lerin üretimde ve sanayileşmede önemli roller üstlendiği bir döneme tekabül ettiğini görüyoruz. Bu dönemin ilk planı (1963-67), “karma ekonomi” felsefesiyle sektörel dönüşümde ve sanayinin öne çıkarılmasında en iddialı olanıdır. İkinci (1968-72) ve üçüncü (1973-77) planlarda gevşeme olmakla birlikte hâlâ planlı kalkınma modeli terkedilmemiştir. Ekonomi bürokrasisi siyasi iktidardan görece özerk ve kamucu nitelikler taşımayı sürdürmektedir. Değerli hocamız Prof. Dr. Bilsay Kuruç’un DPT müsteşarı olarak görev yaptığı dönemde onun öncülüğünde hazırlanan Dördüncü Plan (1979-83), sanayileşmeye hız vererek dönülmez eşiklerin aşılması iddiasıyla hazırlanır ama uygulanamaz. Yerli burjuvazinin uluslararası düzlemde daha rekabetçi olmasının ve iç pazarı daha iyi savunmasının anahtarı olmaya çalışan ilk üç plan anlayışına rağmen, bu burjuvazinin milli bir karakteri oluşamamıştır; bu nedenle de TÜSİAD, IMF ve DB’nın karşı çıktığı 4. Planın hedeflerine aynı şiddette karşı çıkmış, uluslararası finans kuruluşlarının 24 Ocak 1980 Kararlarını (ve 12 Eylül rejimini) ise cansiperane savunmuştur.

1980 sonrası ayrı bir hikayedir. IMF ve DB artık iç ekonomik dönüşümlerin temel belirleyici kurumları haline yükselmişler ve ondan sonra da bu mütehakkim pozisyonlarından hiç geriye düşmemişlerdir. 1980’ler zaten mali emperyalizmin ve uluslararası ekonomik güçlerin istemleri doğrultusunda büyük bir dönüştürme hamlesidir. Emek aleyhine baskıcı bir rejim (12 Eylül) olmaksızın başarıya ulaşması da mümkün olamazdı. 1990’larda IMF (1994 ve 1998 dışında) daha az görünür olmakla birlikte, alttan alta hem bürokrasiyi hem siyasetçiyi dönüştüren hem de DB ile birlikte yeni (neoliberal) bir planlama anlayışını (7. ve 8. Kalkınma Planları) dikte eden ve yarım kalmış dönüşümü 2000’lerde tamamlayacak kurumlar olarak devrededirler. 1990’lar, ekonomik liberalizmin tüm siyasi, bürokratik, akademik dokuya nüfuz ettirilmesi yani 2000’lerin ideolojik zemininin hazırlanması dönemidir.

AKP’nin devraldığı kamu ekonomik yönetimi mirasının en katı çerçevesi elbette 1 Ocak 2000 yılında başlatılan yeni IMF/DB programı tarafından çizilecektir; ama 1980-2000 arasındaki kuluçka/hazırlık döneminin etkileri ihmal edilmemelidir. Üstelik bu etkiler salt ekonomik liberalizmin değil siyasi liberalizmin ilerleyişinin (Cumhuriyet karşıtı dinci bir partinin iktidara taşınmasının) de kökeninde olmuştur.

AKP’nin dönüştürdüğü kamu yönetimi anlayışı

2000-2008 alt döneminde IMF’nin de talepleri doğrultusunda KİT’lerin büyük bölümünün tasfiye edilmesi kurumsal yapıyı kökünden sarsacaktır. Niyet Mektuplarında hükümetlerin siyasi müdahalelerinden bağımsız görece özerk düzenleme kurulları/kurumları oluşturulmasının öne çıkarılması, TCMB’nin bağımsızlığı vb. uygulamalar bu dönemin dayatmalarıdır. Ancak “kurumsal özerklik” uygulaması bu alt dönemden sonra iyice gevşeyecek, tüm kurumlar ve onların yönetimleri siyasi kararlar doğrultusunda şekillenecektir.

Henüz 2017 Anayasa değişikliği öncesinde, üst düzey bürokrasinin siyaset alanı ile daha içli dışlı olması, siyasete/siyasetçiye daha bağımlı bir yapı kazanması, ideolojik misyon sahibi bir tür siyasetçi-bürokrat melezi yaratılması esasen “halledilmiş” bir meseleydi. Küreselleşmenin kaçınılmazlığına epeydir iman etmiş/ettirilmiş olan bu bürokrasi, giderek organik bir bütünün parçasına dönüşmekteydi. Bu bürokrasinin siyasetçi karşısındaki konumu zayıflarken, sermaye karşısındaki konumunu da siyasi arkasının gücü belirlemeye başlamaktaydı. Buna karşılık hem siyasetçinin hem de siyasetçi-bürokrasi melezinin yabancı sermaye karşısında eli zayıflamıştı; özellikle de korumacı-kamucu-bağımsızlıkçı refleksler adeta yasak alanlara dönüşmüştü.

İşte 2017’de köklü Anayasa değişiklikleri tam da bu eğilimleri daha da pekiştirici yönde çalıştı. Artık bir bakanlar kurulu, bir hükümet, seçilmiş milletvekili-bakan figürü olmadığı gibi, müsteşarlık gibi en temel bürokrasi kurumu ve hepsini denetleyebilen denetim kurulları da tasfiye edilmişti. Müsteşarların yerine gelen ve sayıları genelde birden fazla olan bakan yardımcıları eski siyasetçilerden/milletvekillerinden devşirilmekteydi. Bunlar görev alanlarını sadece birer çoklu maaşlar arpalığı olarak kullanmıyorlar, her türlü akçalı işin aracı figürleri olarak da temayüz ediyorlardı artık. Siyasetçi-bürokrasi melezi artık tamamen ete kemiğe bürünmüş olarak karşımızdaydı.

Geçici sonuç

Yürütme kurulu organı olarak tüm kamu yönetiminin başında bundan böyle yalnızca tek bir seçilmiş kişiden oluşan Cumhurbaşkanı vardı. Her önemli karar (ekonomik rantların paylaşımına ilişkin olanlar başta olmak üzere) ondan geçmek zorundaydı. Tüm üst düzey kamu yöneticilerinin atanması, görevden alınması ve özlük hakları, bakanlar ve yardımcıları da dahil olmak üzere, onun iradesine bağlıydı. Bu yapı, Trump türü diktatörlük heveslilerin henüz ulaşamadığı bir düzeyi temsil ediyordu. Bu aynı zamanda bu tarz bir sorgulanamaz/denetlenemez yönetimin neden olduğu kriminal vakaların büyük bir hızla birikmesine de neden olmaktaydı.

Yeni-despotizmin yarattığı sorunlardan biri de budur: Oluşan bu yapıda, iktidarın gönül rızasıyla yani seçmen iradesine bağlı olarak bir siyasi münavebeye razı olması giderek zorlaşmaktadır.

Oğuz Oyan 'ın Son Yazıları