Oğuz Oyan
Yeni-despotizm sınır tanımıyor!
Yayın Tarihi: 07.07.2025 , 23:17 Güncelleme Tarihi: 08.07.2025 , 00:00
Despotik rejimler 21. yüzyılda dünya çapında güç ve yaygınlık kazanıyor. Bunları 19. yüzyılın Bonapartçı despotik rejimlerinden ayırt etmek için “yeni-despotizm” kavramı daha uygun düşebilir. Her iki dönemde de kuşkusuz benzer bir ekonomik temel ve sistem var. Ancak kapitalist sistemin 20. yüzyıl başlarında artık belirgin biçimde emperyalist aşamaya geçmesi önemli bir farklılaşma yaratmıştı. Sonrasında iki büyük paylaşım savaşı arasındaki dönemde faşizmin Avrupa’da tekelci sermayenin yeni devlet düzenine dönüşmesi, çok ciddi bir kırılma yaratmıştı.
İkinci savaş sonrasında 1945’ten itibaren şekillenen ikinci küreselleşme dalgası, iki kutuplu görünümüne karşın esas olarak ABD hegemonyası altında şekillenmişti. Emperyalist savaşlara karar veren artık bu yeni hegemon güç olacaktı. Ancak 30 yıl sonra, Vietnam bozgunuyla müdahale sınırlarının ona hatırlatılması da uzun sürmemişti. ABD gerileyen hegemonik gücünü, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökertilmesi üzerinden yeniden canlandırma imkânı arayacaktır. Aynı yılın başlarında ABD’nin Birinci Irak Müdahalesi de bunun bir parçasıdır. Gerçi 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı hem bu döneme bir sınır koyacak hem de 2001’de ABD’nin Afganistan istilasına ve 2003’te İkinci Irak Müdahalesine gerekçe oluşturacaktır.
ABD emperyalizmi Ortadoğu’yu kendisi ve İsrail siyonizmi için dikensiz gül bahçesi haline getirmek üzere devletleri biçimlendirme çabasını daha sonra da sürdürecektir. 2011’den itibaren “Arap baharı” bir “rejim temizleme” aracı olarak kullanılacaktır. Düşürülen son “kale” 2024 sonunda Suriye olacaktır. Böylece İsrail’in Gazze’yi soykırım boyutuna varan katliamlarla dümdüz etmesi, Lübnan’da Hizbullah’ı dize getirmesi ve İran’ın nükleer potansiyelini berhava etmesinin yolları açılacaktır. Bu sırada ABD iç siyasetinde de yeni-despotizmin belirtileri pekişecek, özellikle ikinci Trump döneminde zirve yapacaktır. Avrupa ülkelerinde de faşist hareketlerin tırmanması ve bazı durumlarda iktidara kadar taşınması hızlanacak, her durumda en “demokrat” görünenleri bile Ukrayna ve Gazze örneklerindeki gibi militer-faşist-emperyalist müdahalelere destek olmakta duraksamayacaktır.
Böylece “burjuva-demokrat” yaftalı “Batı” devletlerinin “demokrat” maskelerinin düştüğü, despotik ve militarist yüzlerinin iyice açığa çıktığı, NATO denilen savaş aygıtının ve ABD askeri hegemonyasının yeniden palazlandığı bir “felaketler çağı”na girilmiş olacaktır.
Türkiye, bağımlı-despotik modele demir atıyor
Türkiye ise 1980 faşist askeri darbesiyle pro-amerikan ve NATO’cu çizgiye daha fazla angaje edilmenin yanısıra, bağımsız-planlı bir sanayileşme politikasından vazgeçmenin resmi taahhüdü olan 24 Ocak Kararları cenderesine sokuldu. Dışa açık ve uluslararası sermaye bağımlı bir ekonomi yönelimi, iddialı bir kalkınma politikasının yerine konuldu. Ekonomi-politikte ise, emekçi sınıfların eli kolu bağlanırken sermayenin sınırsız tahakkümünün (neoliberalizmin) önü açıldı. Dinci ve etnikçi akımlara yol vermek ise, sola meyilli siyaset sahnesini ve sendikal dünyayı sınıf temellerinden kopararak parçalamak adına en elverişli yöntem olarak benimsendi. Dinci akımların ve Kürt etnik milliyetçiliğinin 1980’ler ve 1990’lardaki palazlanmadan sonra siyasi İslamcı hareketin 2000’lerde iktidarı tek başına belirlediği bir aşamaya geçilmesi, 12 Eylül’ün sonuçlarından biridir.
1980’lerde IMF-DB aracılığıyla Türkiye’nin ekonomide bağımsız hareket alanının sınırlandırılması operasyonu 2000’lerde yeni bir IMF-DB programıyla tamamlanacak ve iç pazarı koruma araçları olarak KİT’ler hemen hemen tümüyle tasfiye edilecektir. Yitirilen sadece Cumhuriyetin ekonomik kazanımları değil, aynı zamanda ülkenin geleceği olacaktır: Bağımsız ekonomik kalkınma araçları devletin elinden alınacak, iç ve dış sermayeye peşkeş çekilecektir. Bununla da yetinilmeyecek, KÖİ projeleriyle yerli/yabancı sermayenin edilgen partnerine dönüştürülen bir devlet modeli yaratılacaktır. Kamu çıkarını kollayan bürokrat türü tamamen silinirken, siyaset ve iktidar siyasetçileri yüksek komisyonlar, imar rantları/yolsuzlukları, “en masum şekliyle” çoklu maaşlar üzerinden semirtilen yeni bir tür olarak sahneye çıkacaktır.
Bütün bu dönüşümün görece bağımsız bir yargının varlığı halinde gerçekleşmesi mümkün olamazdı. Dolayısıyla iktidara çöreklenen dinci-milliyetçi iktidar biçimi, 2010 anayasa değişikliği ve 2017’de ikinci cumhuriyetin anayasasını oluşturmak üzerinden tüm yürütme-yargı ve yasama bileşenlerini tek kişiden oluşan bir yürütme organına (Cumhurbaşkanına) bağlayarak sorunu kendi açısından “çözmüş” olacaktı. Ama “erkler birliği” tek başına bir amaç değildi. Bu, işin doğası gereği kaçınılmazdı. Esas olan sermayenin emrinde dinci-despotik bir rejim oluşturmaktı. Despotizm, bu işin gönüllü olmayacağının çoktan beri belli olması nedeniyle gerekliydi. “Güzellikle olmuyorsa, sopayla olur” denilmekteydi. Sermayenin bir kesimine de sopa gösteriliyor gibi yapılsa da buradaki amaç, hizayı bozma eğilimi olan kimi sermaye temsilcilerine “biz sizin için grevsiz/itirazsız bir sömürü düzeni kuruyoruz, nankörlük etmeyin” ve “iktidarı eleştiri hakkınız kısıtlıdır yoksa hem kendi adımıza hem sizin adınıza otoriteyi sağlayamayız” mesajlarının iletilmesidir. TÜSİAD bu mesajı almıştır. Bugünkü emek/ücret rejiminin bu denli sermaye lehine kuruluyor olmasının ancak bu türden bir yeni-despotik iktidar yapısıyla mümkün olabileceği her gün daha iyi anlaşılıyor olmalıdır.
Muhalefete nefes aldırmamak
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra, iktidarın başı “yerel seçimleri aldık diye sevinmesinler, merkezi iktidar hâlâ bizde” mealinde bir şeyler söylemişti. O sözler tam da bugünleri işaret etmekteydi. Biz de o seçimlerden hemen sonra (“normalleşme” oyununun sahnelendiği günlerde) yazdığımız yazılarda, iktidarın bundan böyle uyguladığı baskının dozunu arttırmak dışında seçenek görmeyeceğini, muhalefetin de buna karşılık halk tepkilerini örgütlemek, meydanlara inmek ve tepkilere sınıfsal öz kazandırmak dışında seçeneğinin olmadığını ifade etmeye çalışmıştık. Cumhuriyeti yıkmakla yetinmeyen, kendi rejimini inşa etmeye çalışan, bunu yapamazsa sadece geleceğini kaybetmekle sınırlı kalmayan bedeller ödemek zorunda kalacağını bilen bir siyasi hareketin, siyasi münavebeyi (iktidar devrini) asla kabul etmeyen bir zorbalık çizgisini benimsemesi kendisi açısından kaçınılmazdı.
Şimdi bunun “24 kısım tekmili birden” uygulamalarını görmekteyiz. DEM’den başladı ama asıl hedef CHP’li belediyelerdi. Kendi rakipsiz kirliliğini perdelemenin bir aracı da muhalefet belediyelerini suçlamaktı. Ama kuşkusuz yetmezdi; gazeteciler, eleştirel medya organları, emekçiler, emekliler, öğrenciler ve hakkını arayan herkes yıldırılmalıydı. Bugünlerde iyice büyüyen faşist baskıların bir amacı da, muhalefeti sürekli savunmaya itmek, her gün bir başka sorun yumağını kapısına bırakmaktı. Bir savunma hattı inşa etmeyi tam başaracakmış gibi gözüken veya kendini böyle avutan muhalefete her sabah yeni gözaltılar/tutuklamalar üzerinden saldırmak, böylece gardını düşürmek onu çaresizlik duygusunun girdabına itmekti. Muhalefeti, içeri alınan insanların haklarını sağlık sorunları üzerinden, tutuksuz yargılanma hakları üzerinden yani bir ricat çizgisinden savunmaya mecbur bırakmaktı. (Onların vicdanlarına seslendikçe, keyiflerine keyif katıldığını umarım herkes anlamaya başlamıştır).
Neoliberal programdan sapmayan iktidar, iç ve dış sermayenin desteğini arkasına almıştır. Ülkenin stratejik çıkarlarını pazarlık masasına koyabildiği sürece, NATO ülkelerinin tam desteğinin de arkasında olacağını görmektedir. Dolayısıyla içeride “demokrasicilik” oyununu göstermelik bir biçimde bile oynamasına gerek kalmamıştır. Öte yandan, 23 yılın yıpranmışlığına rağmen yüzde 30’luk sağlam bir seçmen desteği hâlâ arkasındadır ve bunu seçim dönemi manevralarıyla yükseltme imkânları hep vardır. Ama gene de seçimlerden ve halkın gazabından ürktüğü için, karşısında ciddi bir rakip kalmayana kadar rakiplerini saf dışı bırakmaya devam etme kararlılığındadır. Ta ki gerçek bir seçimden artık söz edilemeyeceği noktaya varana kadar.
Bu gidişatı durdurmanın tek yolu, muhalefetin emekçi kesimlerin sınıfsal tepkilerini örgütleyebilme kapasitesinden geçmektedir. Elbette sermayeye de şirin gözükme sevdasından vazgeçmesi koşuluyla…