Oğuz Oyan
Vasatlık her yerde
Yayın Tarihi: 11.11.2025 , 00:09 Güncelleme Tarihi: 11.11.2025 , 00:10
İktidarda 23. yılını dolduran bir siyasal İslamcı hareketin varlığı altında, vasatlığın (veya dilerseniz vasat-altılığın) bunca yayılmış olması şaşırtıcı olmamalı. Siyaseti, toplumu, eğitimi, tüm kurumları aşağıya çeken, Cumhuriyet yıkıcılığında sınır tanımayan bir siyasetin çeyrek yüzyıla yaklaşan bir iktidar pratiğinin, vasatlığa demir attığını söylemek bile belki de ona iltifat sayılır. Esasen “iltifat” sıfatı da boşlukta kalır. Çünkü sermaye egemenliğini emek ve cumhuriyet düşmanlığı üzerinden yeniden kurmaya ahdetmiş bir gerici sınıf hareketinin “vasat” gibi sıfatlarla betimlenmesi bile baştan sorunludur.
Ancak buradaki meselemiz salt AKP’yle ve onun ilan edilmiş/edilmemiş Cumhur ortaklarıyla sınırlı değil. Meclis muhalefetini de tümüyle içine alan bir vasatlık durumuyla karşı karşıyayız. Bunun salt ideolojik duruş, siyasi tutarlılık, ilkeli hatta kişilikli olup olmama olayından ibaret olmadığı herhalde anlaşılmıştır. Bunlar elbette var ve hayal kırıklıkları da daha çok bu özellikler üzerinden oluşuyor.
Ama bunları aşan ölçeklerde bir birikimsizlik sorunu da var. Bu her alana yansıyor. En basitinden akademi dünyasında bile Türkçe yazım hatalarından bir türlü kurtulamayıştan 2017 Anayasa değişikliğinin anlamını bir türlü kavrayamayan aydınlara kadar giden bir “bilinemezlik” yelpazesi var. Soldan değerlendirme yapan gazeteciler arasında örneğin, “AKP iktidarı uzmanları öylesine özensiz bir anayasa değişikliği yapmışlar ki, ‘bakanlar kurulu’ ibaresini bile Anayasa metnine koymayı unutmuşlar; zaten Burhan Kuzu gibilerden ne beklenebilirdi ki?” yorumunu yapabilenler bulunuyor. Üstelik Anayasa değişikliğiyle ilgili yasanın TBMM’den geçmesinden (Ocak 2017) neredeyse 9 yıl sonra, onca yazıya/analize/somut olgulara rağmen bu “görüşü” ısrarla tekrarlayarak! Böylece sözüm ona AKP’nin vasatlığını vurgulayarak siyasal eleştiri yapmak istenirken daha büyük bir vasatlığın içine düştüğünü fark edememek!
2017 anayasasının “bakanlar kurulu ve hükümet” kavramlarını tamamen dışarıda bırakan bir başkancı sistem getirdiğini 9 yıl sonra hâlâ görememek nasıl bir şeydir? Anayasa değişikliğinin temeli zaten TBMM’ye hesap vermeyen tek kişilik bir yürütme organı yaratmak iken bunu kavrayamamak neye tekabül ediyor? Üstelik 7 Temmuz 2018’de çıkarılan 700 sayılı KHK ile mevzuatın tümünde “Bakanlar Kurulu” yerine “Cumhurbaşkanlığı” ibaresinin geçirilmesinin üzerinden bile 7 yılı aşkın zaman geçmiş durumdayken! Karar alma yetkisine sahip bir Bakanlar Kurulu yoksa, elbette ortada bir hükümet de yoktur. Dolayısıyla, arada bir atama-bakanların Cumhurbaşkanı başkanlığında istişari toplantılar yapmasına bakarak bunu “bakanlar kurulu” modelinin devamı olarak algılayanlarda da bir kavrayış sorunu olduğu açıktır. Buna “kabine toplantısı” denilmesi bile bir ifrattır.
Aslında Selçuklu-Osmanlı dönemi de hesaba katılırsa bin yıllık bir geleneği olan “hükümet sisteminin” kaldırılmasıyla doğan boşluğun iktidarda olanlar da farkında olduğu için, yasa metinlerinde yer almayan ve hukuki bir karşılığı olmayan bir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ifadesini ilk günlerden tedavüle sürmüşlerdi. Bunun alıcısının hâlâ alabildiğine yaygın olması ibretlik bir durumdur. Sonuçta ortada bir “hükümet” yokken bir “hükümet sisteminin” var oluşuna toplumu ikna edebilmesi, bu iktidarın ideolojik hegemonyasının göstergesi değil midir? (Ben bunun yerine “Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi” ifadesini kullanıyorum. Ama ortada bir sistem veya yönetim modeli dahi bulunmadığını düşünenlerdenseniz elbette başka bir ifade de seçebilirsiniz. “Başkancı veya Cumhurbaşkancı sistem” de bir alternatif olabilir).
Peki, sınıflar arası mücadele?
Aslında vasatlık, sınıflar arası mücadeleye de egemen. Burjuvazi, kendi sınıf çıkarlarının en fazla bilincinde olan sınıf ve bu doğrultuda iktidarı yönlendirme olanak ve becerileri son derece gelişkin. Kuşkusuz ülke ekonomisi ve siyasetini, toplumsal dinamikleri ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleme ve tahlil etmede de rakipsiz sayılabilir. Bu konulardaki potansiyel rakibi olan işçi sınıfını her bilinç sıçraması döneminde dış destekli askeri faşist darbelerle ezerek veya gene dış destekli dinci-faşist kuşatmayla denetimi altında tutarak yoluna rakipsiz devam etmeyi becerdiği de kuşkusuz dikkate alınmalı. Buna rağmen bu burjuvazinin vasatlığı da ibretliktir. Bu burjuvazinin, kısa vadeli aşırı kâr hırslarının uzun vadeli çıkarlarıyla ne denli örtüştüğünün muhasebesini yapabilecek durumda bile olamaması, onun ufuksuzluğunun da bir göstergesidir. Eğer birazcık ufku olsaydı, bu burjuvazi Cumhuriyeti savunma çizgisini bu kadar erkenden (henüz 1940’larda) terk eder miydi? Kendi sermaye birikimi lehine çalışan bir planlama anlayışından daha 1970’lerin sonlarında vazgeçip, IMF/DB programlarından medet umar duruma gelir miydi? İç pazarı savunma kavgasından bu kadar uzak düşer miydi? Dış dinamiklerin belirleyiciliğine bu kadar kolay teslim olur muydu?
Ulusal bayram veya anma günlerinde, örneğin dünkü 10 Kasım’da ölümünün 87. yılında Atatürk’ü anmayı en görkemli reklam filmleri veya gazete ilanlarıyla becerenler, aynı zamanda Atatürk ve cumhuriyet ideolojisinin altını oymak için her şeyi yapan bir iktidarın kök salmasında da birinci derecede sorumluluğu olanlardır. Bunlar, bu iktidar döneminde yaratılan dikensiz gül bahçesinde (grevleri/toplumsal tepkileri dizginlenmiş sömürü düzeninde) ve başta KİT’ler olmak üzere tüm toplumsal/kamusal varlığın yağmalanmasında aslan payını alanlardır. Bir bölümünün son zamanlarda hukuk ve mülkiyet güvenliği kaygıları olması dışında, AKP döneminde sermayenin büyük çoğunluğu en fazla semiren/semirtilen kesimler arasında yer almıştır. Buna, sermayedarlaşan siyasetçilerle oluşan geniş işbirlikleri de eklenebilir.
İşçi sınıfı açısından bakılırsa, orada da vasatlık egemendir ama bu kavramın içinde kalarak açıklanamayacak sınıfsal teslimiyetler vardır. Sınıfsal mücadeleden özenle kaçınıp sermaye iktidarının “sağduyusuna” veya “vicdanına” seslenen bir sendikal harekete kadar giden bir teslimiyet sürecidir bu. İktidar yandaşlığı veya iktidar korkusu o kadar yayılmıştır ki, sendikal kesim ulusal anmalarda genellikle sermaye temsilcileri kadar bile ses vermezler. Büyüyen işsizlik ve geçim sıkıntıları, aile boyutunda geleceğe güvensizliğin artması ve iktidarın değişmezliği inancının tepeden dayatılması, emekçi sınıfların başkaldırıdan ziyade iktidara/sermayeye biat konumuna savrulmasına yol açabilmektedir. Burada siyasi örgütlenme acil bir ihtiyaç olarak gündemdedir. İşçi sınıfını tarikat-cemaat-iktidar cenderelerinden kurtarılması sosyalist emek hareketlerinin birinci önceliği olmak durumundadır.
Emekçi sınıfların beyaz yakalı kesiminde ve mesleki kitle örgütlenmelerinde ise tam tersine dünyayı doğru okuyabilen bir birikim var ve bunun azımsanmaması gerekir. Buradaki asıl mesele, dünya görüşü gelişmiş emekçi sınıf kesimlerinin CHP tarzı bir muhalefet anlayışının sınırları içine hapsedilmemesi olmaktadır. Çünkü bırakalım sosyalist mücadeleyi, Cumhuriyet mücadelesi bile bundan böyle radikal bir laiklik/aydınlanma mücadelesi göze alınmadan, NATO’ya ve emperyalizme karşı olunmadan, sermayeye karşı emeğin hakları köklü biçimde savunulmadan başarılamaz durumdadır. Cumhuriyet, devrimci temellerde yeniden inşa edilmek durumundadır.