Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

Tarımda yeni bir kırılmanın eşiğinde

Bu durum kırsal göç gibi daha önce yaşanmış süreçlerden tamamen farklıdır. Hatta 2000-2005 döneminde IMF/DB programının ilk sarsıcı etkileriyle çiftçi ve işlenen alan hacmindeki hızlı daralma sürecinden de farklıdır. Artık daha kalıcı bir “toprağı / tarımsal faaliyeti terk etme” eşiğine gelinmiş görünmektedir.

Yayın Tarihi: 09.12.2025 , 00:15 Güncelleme Tarihi: 09.12.2025 , 11:56

Türkiye tarımı 2000 yılında IMF-DB programına teslim olduktan sonra çeyrek yüzyıl geçti. Uluslararası girdi ve gıda tekelleri ve onların yerli işbirlikçileri muratlarına ermiş olabilirler; ama geride bıraktıkları enkazın belini doğrultabilmesi artık günümüz piyasa koşullarında pek mümkün görünmüyor. Elbette bu teslimiyetin baş siyasi sorumluları iktidarda kaldığı sürece de bir çıkış yolu ufukta gözükmüyor. Bu yazıda tarımın/tarımsal üreticinin tarihsel bir süreç sonunda bugün içine girdiği kritik varoluş eşiğinin kısaca ele alınmasına çalışılıyor.

Tarımda kapitalist gelişmenin evreleri

Tarımda kapitalist gelişmenin Türkiye’deki ilk evresi Osmanlı döneminde yaşanmıştır. Uzun bir zamana yayılmakla birlikte, bu gelişmenin özellikle 19. yüzyılda belirginleştiğini, 20. yüzyıl başlarına kadar da bu birinci evrenin özelliklerinin hem üretim ilişkileri düzleminde pekiştiğini hem de hukuk düzlemindeki dönüşümlerle devam ettiğini görürüz. Bu evrede, tarımda mülkiyet ve üretim ilişkilerinde hızlı değişimler (çiftlikler ekonomisinin yukarıdan ve içeriden dönüşümü), Tanzimat dönemi (1839-1876) reformları ve özellikle 1858 tarihli Arazi Kanunu, meşruti anayasal rejime geçişin getirdiği yeni üstyapı dönüşümleri, demiryollarının ulaşım sistemine dahil olması, Osmanlı borçlarına karşılık tarım gelirlerinin/vergilerinin ipotek edilmesine götüren süreç (Düyun-u Umumiye ve Tütün rejisi) ve bunların sonuçları öne çıkan başlıklardır.

1920-1950 arasındaki yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş süreci her ne kadar tarımda kapitalizmin gelişmesi bakımından ilk bakışta durağan gibi gözükse de aslında bu dönemi tarımda kapitalizmin gelişme tarihi bakımından ikinci evre olarak değerlendirmek için önemli nedenler vardır. Bir kere feodal hukuk normlarından ve feodal mülkiyet ilişkilerinden kapitalist hukuk normlarına geçiş ve feodal rant sağma düzeneklerinin kaldırılması gibi önemli ve hızlı dönüşümler bu dönemde gerçekleşecektir. Burada her ne kadar üst yapıdaki dönüşümler daha hızlı olsa da mülkiyet dönüşümünde de izleyen evrenin hazırlıklarının başladığını söyleyebiliriz. 1924 Anayasası, Aşarın kaldırılması, 1926 Medeni Kanun’u, çeşitli iskan kanunları, mübadele/muhacirlere toprak dağıtımı, 1937 Anayasa değişikliği, gecikmiş bir toprak reformu düzenlemesi olan 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun etkisiz bir biçimde gündeme girmesi, 1929 Krizinde ve II. Dünya Savaşı yıllarında tarımsal üreticinin büyük kayıpları, Toprak Mahsulleri Vergisi (1944-46) ile aşara geçici dönüşün amaçlananın tersine küçük çiftçiyi vurması, bu koşullarda 1946’da çok partili rejime geçişin bir siyasi deprem yaratması gibi önemli kırılma noktaları 1950 sonrasının sınıfsal dinamiklerini hazırlamıştır.

1950-1980 dönemi, Türkiye tarımında kapitalizmin gelişmesinin üçüncü evresi olarak nitelendirilebilir. Bu dönemde tarıma kapitalizmin girişinin artık üretim altyapısıyla ilgili fiziki unsurları da hayli birikmiştir: Mekanizasyon ile toprak açmaların büyük ve kapitalist çiftçiler lehine önemli mülkiyet dönüşümü sonuçlarının olması, siyasi dönüşümün tarımdaki mülkiyet/üretim ilişkilerinin yeni biçimler almasını kolaylaştırması, sınai girdi kullanımının çeşitlenmesi ve yayılması, tarımsal işletmelerin yer yer yoğunlaşmasına eşlik eden ve doğurganlık patlaması ve miras hukukuyla beslenen genelde bir parçalanma/ufalanma sürecinin tarımdaki kapitalist tahribatın zıt etkileri olarak sahneye çıkması, tarımda mülksüzleşme ve proleterleşmenin daha önce görülmedik düzeylere çıkması, nüfus artışına kırsal göç/hızlı bir kentleşme ve görece hızlanan bir sanayileşmenin eşlik etmesi, kırsal ve tarımsal nüfusun dönem sonunda hızlı bir gerileme sürecine girmesi bu dönemin öne çıkan gelişmelerindendir.

1950-1980 döneminde iç veya dış dinamiklerin belirleyiciliği yer değiştirebilmektedir. 1963 sonrasındaki planlı kalkınmaya dönüş döneminde ithal ikameci bir sanayileşme modeliyle iç dinamiklere ağırlık kazandırmaya çalışılmaktadır. Bu arada siyasetin köylüye dönük popülist politikaları bu döneme de damgasını vuracak ve devlet tarımsal desteklemeler yoluyla tarımın göreli konumunu korumada önemli bir rol üstlenecektir.

Dördüncü evre olarak adlandıracağımız 1980-2000 dönemi, IMF/DB politikalarının 24 Ocak 1980 Kararlarından başlamak üzere önemli dönüştürücü etkenler olarak devreye girdiği dönemdir. Dış dinamiklerin belirleyici etken olarak öne çıktığı bu dönem aslında Türkiye tarımında 21. yüzyıl dönüşümlerinin kuluçka evresi olarak da dikkate alınmalıdır. Esasen bu evrede dünyada da emperyalizmin tahakkümü altında belirlenen “Üçüncü Gıda Rejimi” geçerli olacak, bu bağlamda Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde oluşturulan bir “Tarım Anlaşması” 1995 sonrasında gelişmiş ülkelerin tarım tekellerinin müdahale aracı olarak özellikle çevre ülkelere dayatılmaya çalışılacak, bu Anlaşmaya tepkiler büyüdükçe ikili/çoklu anlaşmalarla ve IMF/DB programlarıyla arka kapıdan devreye sokulacaktır. Türkiye tarımı da 2000 yılından itibaren uluslararası finans kuruluşları tarafından bu çıkmaz sokağa tüm gövdesiyle itilecektir. Gerçi 24 Ocak Kararları yani IMF’nin ilk büyük dönüştürme programıyla birlikte başlattığımız dördüncü evreyi 2000 sonrasındaki altüst oluş dönemiyle birleştirmek mümkündür. Ancak tarım söz konusu olduğunda 2000 programı çok daha radikal olduğu için bir ayırım yapılması anlamsız değildir.

Dünya Bankası gözetiminde tarımın yeniden yapılandırılması

Her ne kadar tüm ayrıntıları 9 Aralık 1999’da IMF’nin dikte ettiği Niyet Mektubu içinde yer alsa da Tarımda Reform Uygulama Programı (TRUP) denilen yapısal dönüştürme programı Dünya Bankası marifetiyle yürütülecektir. Bundan sonrası da zaten IMF/DB gözetiminde (2000-2008 programı altında) tarımda yapısal dönüşümlerin uluslararası gıda ve girdi tekellerinin çıkarları doğrultusunda iyice hızlandırılacağı ve dışa bağımlılığın iyice pekiştirileceği yeni bir çeyrek yüzyıla açılacak veya tarımda kapitalist gelişmenin daha belirgin biçimde dıştan güdümlü olarak belirlendiği bir beşinci evreye geçilmiş olacaktır.

Yapısal dönüşümler bağlamında KİT’lerin özelleştirilmesi dayatması da en çok tarımı ilgilendirecektir. Çünkü tarıma girdi (gübre, yem, ilaç, tohum, damızlık) üreten, kredi desteği veren ve tarımsal desteklemede rol oynayan KİT’lerin ve Tarım Satış Kooperatif Birliklerinin (TSKB) hepsi topun ağzına konulacaktır.

Tarıma ilişkin daha hızlı bir altüst oluş ise, tüm destekleri ikame etmesi öngörülen bir Doğrudan Gelir Desteği’nin (DGD) henüz 2000’de bir pilot uygulamayla başlatılıp 2001’den itibaren de tüm ülkeyi kapsaması olacaktır. DGD modeli, tüm desteklerin tasfiye edilip yerine sisteme kayıtlı çiftçilere geçici bir doğrudan gelir desteği verilmesi anlamına geliyordu. Mülkiyet esaslı olduğu için, birçok çiftçi destekleme dışına itiliyordu. Ayrıca büyük işletme sahipleri kollanmış olduğu için tarımdaki eşitsizlikleri pekiştirici, üst sınırı (200 dönüm ve sonradan 500 dönümü) aşan büyük mülkiyetleri resmen veya hülle yoluyla parçalayıcı etkiler taşıyan bir destekleme modeli dünyada örneği görülmemiş bir hız ve yaygınlıkta Türkiye laboratuvarında uygulanmış oluyordu. Öyle ki, henüz 2002 yılında DGD ödemelerinin toplam destek harcamaları içindeki payı yüzde 69 oranına ulaşmıştı ve bu pay 2003’te rekor düzey olan yüzde 81’e kadar çıkacaktı! Uygulama 2008 yılında sonlandırılacak ama bu arada yürürlükteki destekleme modelinin tahrip edilmesi görevi “başarıyla” tamamlanmış olacaktır. Tarıma böylesine geniş kapsamlı ve hızlı bir müdahale dünyanın hiçbir ülkesine daha önce dayatılamamıştı. (Meksika’da DGD uygulaması çok daha dar kapsamlı olarak uygulanabilmişti).

Uygulanan “destek aşındırıcı” programın en yıkıcı ve kalıcı etkisi ise, tarıma dönük desteklerin köklü bir biçimde daraltılması olacaktır. 2006 yılında AKP’nin IMF gözetiminde çıkardığı Tarım Kanunu, sözde “tarımsal destekler GSYH’nin yüzde 1’inden az olamaz” alt limitini koyarak desteklerin sürmesini güvenceye alır gibiydi ama aslında bunun bir üst limit olduğu kısa sürede anlaşılacaktır. İlk yıllarda bu oranın yarısı civarında bir destek bütçesi ayrılırken, son yıllarda bu destek binde 2 dolaylarına gerileyecektir! Ancak bundan daha anlamlı bir oranlama, tarımsal desteklerin tarımsal katma değer içindeki payıdır. Buradan bakıldığında tarımsal desteklerin tarımsal katma değere göre oranı 2020’de yüzde 6,2 gibi zaten çok düşük bir düzeyden, 2021’de yüzde 5,7’ye ve izleyen yıllarda yüzde 3’ler platosuna (2024’te yüzde 3,5’e) gerilediği görülecektir. Oysa bu oran, bize “tarımsal destekleri düşürün” dayatmasında bulunan gelişmiş ülkelerde yüzde 40-50 düzeylerindedir!

Tarımsal üretici böylece AKP döneminde desteklerden önemli ölçüde yoksun bırakılarak bankaların insafına terkedilecek, tarım sektörü girdiler yanında nihai tarımsal ürünler bakımından da net ithalatçı durumuna sokulacaktır. Çiftçi borçları 2025’te 1,2 trilyon liraya dayanacak ve bu da çiftçinin üretim araçlarını yitirdiği bir mülksüzleşme kapanına götürecektir.

Henüz programın erken döneminde, DGD’nin de hızlandırıcı etkisiyle, üç milyonu aşkın tarımsal üretici tarımdan kopmuştu. Bugün çiftçilerin yaş ortalamasının 57’yi aşması, tarım-dışı ücretli işler peşinde koşan çiftçi çocuklarını tarımda tutmanın iyice zorlaşması, tarımda çalışanların/ kırsalda yaşayanların sosyal güvenlik ve kamu hizmetlerine erişim koşullarının bir türlü yeterli düzeylere gelememesi, üreticinin maliyetlerini bile karşılayamayan piyasa koşullarında üretime zorlanması, tarım ve çiftçi açısından tam bir geleceksizlik senaryosudur.

Aynı çerçevede 2001’den itibaren 3 milyon hektarı (30 milyon dönümü) aşan miktarda bir tarımsal alanın -gene DGD uygulamasının arzulanan sonuçlarından biri olarak- üretim dışında bırakılması ve mevcut “girdi maliyetleri > üreticinin eline geçen fiyatlar” dengesizliği ortamında bu sorunun giderek büyüyecek olması gibi nedenlerle işlenen tarımsal toprakların bugünkü düzeyini bile korumak zorlaşacaktır.

İşlenmeyen arazilere el koyma düzenlemesi

2025 yılında başlatılan bir uygulamayla 2 yıldır ekilmeyen tarım alanlarının mülkiyet sahibinin rızası aranmaksızın kiraya verilmesi gibi bir Osmanlı feodal Ortaçağ pratiğine dönüş hamlesi ise hem bir çaresizliğe hem de büyük kapitalist işletmeciliğin teşvikine bahane üretme aklına denk düşmektedir. AKP iktidarı 2005 tarihli 5403 sayılı “Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu”nun 8K Maddesine 23/3/2023’te ek fıkralar eklemişti; 22 Ağustos 2024 tarihli “İşlenmeyen Tarım Arazilerinin Tarımsal Amaçlı Kiraya Verilmesine İlişkin Yönetmelik” yoluyla bu düzenlemenin uygulamaya geçirilmek istenmektedir. Bu konuda daha önce ayrıntılı olarak 27 Ağustos 2024 tarihli soL Haber’de yazmıştım. Aynı konu, Korkut Boratav anısına düzenlenen sempozyumda 6 Aralık 2025'te benim yönettiğim oturumda Selma Değirmenci ve Fuat Ercan hocaların iyi hazırlanmış ortak bildirisiyle de tartışmaya açıldı. Orada söylediklerimi de buraya nakledeyim.

Üretimden kaçışın çok çeşitli ekonomik-toplumsal-hukuksal-demografik nedenlerinin olduğu bir ortamda palyatif önlemlerle tarımda arz açığına çare bulunamaz. Sorunu yaratanlardan soruna çözüm bulması da beklenemez. İktidar kanadı, toprağın parçalanmasına götüren demografik ve hukuksal (miras hukuku) sorunlara çözüm üretemezken, arazi toplulaştırılması uygulaması da kaplumbağa hızıyla ilerlerken, soruna savunmasız tarımsal mülkiyet sahipleri üzerinden kolaycı çözüm üretmeye çalışmak çare olmaz. Kaldı ki düzenlemenin keyfiliklere açık hükümleriyle AKP tarzı rant ve yandaş sermaye/yabancı sermaye kollama önceliklerinin devrede olma olasılığı yeni sorunlar yaratacaktır.

Daha önemlisi şudur: İktidar çevreleri, tarımın/tarımsal üretimin terk edilmesinde ikinci bir patlama yaşanmakta olduğunun ve bunun girdi ve ürün piyasalarının oligopol/oligopson koşullarında çifte kıskaca alınan çiftçiyi -küçük/orta/büyük çiftçi farkı dahi olmaksızın- iyice tükenişe götürdüğünün farkında olmalıdır. Tarımsal üretimdeki gerileme (2025 üçüncü çeyrekte -12,7 düzeyinde!) sadece geçici iklim koşullarının sonucu sayılamaz. Bunun önü alınmazsa -ki böyle bir niyet yoktur- kırdaki/tarımdaki boşalma bugüne kadar olduğundan çok daha vahim boyutlara ve hızlara varabilecektir. Bu, yeni bir kırılmanın eşiğinde olduğumuzun da göstergesidir.

Bu durum kırsal göç gibi daha önce yaşanmış süreçlerden tamamen farklıdır. Hatta 2000-2005 döneminde IMF/DB programının ilk sarsıcı etkileriyle çiftçi ve işlenen alan hacmindeki hızlı daralma sürecinden de farklıdır. Artık daha kalıcı bir “toprağı / tarımsal faaliyeti terk etme” eşiğine gelinmiş görünmektedir. Siyasi iktidarın ve dış akıl hocalarının bu durumu çok umursadıkları söylenemez. Hatta büyük sermayenin tarıma girişini kolaylaştırıcı olması bakımından hayırhah görüldüğü bile söylenebilir. Gerçi bunun çok ciddi bir emek gücü eksikliğiyle birlikte nasıl çalışacağı sorulabilir ama Ortadoğu’dan alınan göçlerle ve aşırı mekanizasyonla bunun üstesinden gelinebileceği varsayılıyorsa eğer, bunun da çıkmaz sokak olacağı yakında fark edilecektir.

Oğuz Oyan 'ın Son Yazıları