Halkların dramı

31/07/2018 Salı
Halkların dramı

Temmuz ayında Türkiye’de ve Yunanistan’da büyük facialara tanık olundu. 8 Temmuz’da Çorlu’da meydana gelen tren kazasında 24 kişi yaşamını yitirirken, Temmuz’un son haftasında Atina yakınlarında çıkan orman yangınında şimdiden 91 kişinin yaşamını yitirdiği ve 25 kaybın da bunlara eklenmesiyle ölü sayısının 110’u aşacağı tahmin edilmekte. Yaralılar ve sakat kalacaklar hesaba katılmasa dahi çok ağır bir bilanço bu. (Ayrıca yakınlarda yitirdiğimiz bağımsız sinemanın en büyük ustalarından Theo Angelopoulos’un eviyle birlikte arşivinin de kül olması, kültürel bir kayıp olarak sinema tarihine geçmiş durumda).

Azgelişmişliğin bedeli mi? Bir bakıma evet, faciaların önlenebilir veya hafifletilebilir olmalarından hareket edildiğinde bu önerme belirli bir açıklayıcılık payına sahip.

En genel çerçeveye neoliberal ilişkiler düzenini oturtup buradan da bakılabilir. Gerçi gelişmiş kapitalist ülkelerde insan hayatını bu kadar ucuzlatan ihmaller, yetersizlikler daha az görüldüğü için, bunu ilk etkenle birlikte değerlendirmek gerekir: Dünyadaki neoliberal birikim tarzının çevre ülkelerindeki tezahürleridir söz konusu olan.

Peki daha fazla ayrıntıya, ülkelerin özgül özelliklerine bakıldığında?

Yunanistan için herkesin aklına ilk gelen, 2010 yılından itibaren bu ülkenin AB’nin “alacaklı” merkez ülkelerinin (triumviranın diğer iki unsurunu, AB Merkez Bankası ile IMF’yi de eklemeyi unutmadan) mali disiplin sopası altında kendi bütçesini dahi yapamaz duruma getirildiği olabilir. Ama bunun her şeyi açıklayacağını sanmak kestirmecilik ve kolaycılık olurdu. 

Yunanistan hükümetinin harcamalarına konulan kısıtlar arasında özellikle yangın söndürme araçlarının/ uçaklarının bulunduğuna inanmamız isteniyorsa, gerçekler bununla uyuşmuyor. Yunanistan itfaiye teşkilatından yapılan açıklamalar, yangın söndürme uçaklarının çok eski ve sayıca yetersiz, karadan müdahalede kullanılan itfaiye araçlarının ise 35 yıllık yaşlı bir filoya ait olduğunu gösteriyor. Yani Yunan ekonomik krizinin çok öncesinden gelen bir ihmaller/ yetersizlikler/ yanlış öncelikler/ yolsuzluklar/ umursamazlıklar zinciri var. Bu sorunların birikmesinde mevcut Hükümetin olduğu kadar geçmiş Yunan Hükümetlerinin tümünün payı var. 

Özellikle de kamu harcamalarında yanlış öncelikler bağlamında hükümetleri aşan bir devamlılık söz konusu. Bu harcamalardan sadece birini, savunma harcamalarını dikkate aldığınızda bile bu gerçeklik açıkça gözünüze çarpıyor: Yunanistan, savunma harcamalarının milli gelire oranı bakımından yüzde 2,1 ile AB’nin en yüksek oranına sahip. (Trump’ın NATO ülkelerine önerdiği yüzde 2 oranını sadece Yunanistan karşılıyor!). Kriz döneminde bile bu durum değişmiş değil. Avrupa’nın en milliyetçi ülkelerinden biri olmanın da bir bedeli bu.

Peki Yunanistan’ın bu denli aşırı bir silahlanma yarışı içinde olmasını haklı çıkaracak gerekçeleri mi var? Kesinlikle yok. Bir kere Yunanistan AB ve NATO şemsiyesi altında. İkincisi, Türkiye ile (7/10 oranını koruma saplantısıyla) ekonomisini çok zorlayan bir silahlanma yarışına girmesi için kendini tehdit altında hissetmesi gerek, ama bunun da maddi zemini yok. Ege Denizi ve adacıkları konusunda daha saldırgan ve uzlaşmaz bir konumda olan taraf Yunanistan; Kıbrıs konusunda da keza öyle. Kıbrıs’ın karasularındaki hidrokarbon yataklarının tümünü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile birlikte ve çok uluslu şirketleri, ABD, İsrail, Mısır ortaklığını kullanarak ele geçirme çabalarında da edilgen bir konumda hiç değil. Barışı tercih etmek yerine yayılmacı/ “hep banacı” bir politikayı tercih edince, önceliğiniz haliyle aşırı bir silahlanma olmakta.

Türkiye açısından savunma harcamaları milli gelirine oranla daha düşük olmasına rağmen, mutlak rakam olarak kesinlikle düşük düzeylerde değil. Yanlış Suriye politikalarının TSK’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesiyle sonuçlanması da bu harcamaları yukarı çekmiş durumda. Gerçi Türkiye daha zor bir coğrafyada, çok daha fazla ülkeyle sınırdaş, bunların üçü de Ortadoğu ülkesi. Ama gene de, daha akılcı bir dış politikayla daha kısıtlı bir savunma bütçesiyle yetinebilirdi. 

Türkiye özelinde daha büyük sorun, kamunun her alandan çekilmesiyle sonuçlanan aşırı piyasacı/ özelleştirmeci ve yolsuzluklara çok açık ve giderek daha denetimsiz kılınan bir kapkaç zihniyetinin hâkim olmasıdır. TCDD özelleştirmeden nasibini yalnızca kısmen almışsa da, demiryolu hatlarının bakım/denetim personelini azaltmak, bakım ve onarımda ihmaller, hatların yapımında/ onarımında düşük standartlar, mühendislik parametrelerinin dikkate alınmaması, siyasilerin mesafeleri en kısa sürede kat etme takıntısı, kazaların sorumlularından hesap sorulması yerine taltif edilmeleri gibi nedenlerle her türlü kazaya açık bir yapı oluşmuştur. Ankara-İstanbul YHT Pamukova kazası bunun ilk işaretiydi. Ders alınmadı. Çorlu tren kazası da sonuncusu olmayacak görünüyor. 

Sonuçlar halkların dramına dönüşüyor. Ama bu dramlar kesinlikle bir kader değil. İnsana, çevreye, barışa birinci önceliği veren kamucu ve toplumcu bir düzen, bir ütopya değil. Bugünden yarına kurulabilecek kadar bize yakın. Yeter ki dönüştürücü gücümüzün farkına varalım.

 

 

ÖNCEKİ YAZILARI