Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

'Eşkıya dünyaya hükümdar olur'

ABD durdurulamaz bir güç değildir. Daha önce gücünün zirvesindeyken durdurulabildi. Küçük ülkeler bile direnerek işgalciyi kovalayabildi. Şimdi bunun tekrar başarılması gerekiyor.

Yayın Tarihi: 05.01.2026 , 23:31 Güncelleme Tarihi: 06.01.2026 , 11:56

Trump yemin ettikten hemen sonra 28 Ocak 2025 tarihli soL Haber’de yayınlanan yazımın başlığı “Dünya ve Türkiye artık daha güvensiz” idi. O yazıdan bir paragrafı kısaltarak aktarayım:

“ABD’nin yeni faşist-emperyalist yönetici kadroları, Batı kampında yükselebilecek itirazların kendi eylemlerini durdurabilecek güce ulaşamayacağını hesap ediyor olmalılar. Herhangi bir kural ve etik değerle sınırlandırılmadığında kendi güçlerinin 'karşı konulamaz' olduğunun yeniden ve abartarak 'bilincine varıyorlar'! Yoksa Grönland, Panama, Meksika hatta Kanada konusundaki yayılmacı emellerini bu kadar fütursuzca ortaya dökebilirler miydi? Danimarka Başbakanı'nın İskandinav ülkelerinin başbakanlarını evinde başbaşa bir yemekte ağırlaması, sosyal medyada magazin tarafıyla gündem oldu. Oysa bu alışılmadık buluşmada Grönland konusunda ABD’nin satın alma (ve referandum) atağı karşısındaki çaresizliklerini paylaşmaktan başka bir sonuca varamadılar. AB’nin bile kendilerine sıkı bir destek çıkacağından emin olamadan!”

Kaygılarında ne kadar haklı oldukları küçük bir hesapla gösterilebilir: Grönland’a çökmek için acaba ne kadar para gerekli olabilir? ABD eyaleti olmak veya olmamak diye bir referandum yapılırsa, orada yaşayan toplam 58 bin kişinin istisnasız her birine seçim rüşveti olarak beşer milyon dolar verseniz, toplamı 290 milyar dolar eder. Bunun on katı olsa ne fark eder ki?

Venezuela saldırısı

ABD emperyalizminin Latin Amerika’daki yayılmacı, işgalci, darbeci, kaynaklara çökücü siyaseti dillere destandır. Ama 3 Ocak 2026 tarihindeki Venezuela operasyonu, devamının da geleceği öngörüsüyle, yeni bir eşik aşımı anlamına geliyor. ABD’nin bağıra bağıra gelen bu saldırısının bu kadar kolay yapılabilmesinin ardında, askeri-teknik kapasite farkından ziyade, iki siyasi neden öne çıkmış görünüyor: İçerden önemli destek alınmış olması (ihanet kotası hep çalışır) ve dışarda tüm dünyanın (Çin ve Rusya dahil) sütliman hale getirilmesi.

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi ABD’nin şimdiki önceliğinin Batı Küre, yani Amerika kıtası olduğunu gösteriyor gibi. Kolombiya da ülkedeki siyasi gelişmelere (seçim sonuçlarına) bağlı olarak öncelikli hedef olabilecek. ABD Orta/Güney Amerika’da askeri yollardan veya ekonomik ambargolar ve siyasi baskılar üzerinden güç kullanmaya daha şiddetle sarılacak gözüküyor. Birinci amaç da buydu zaten: Arka bahçeden başlayarak tüm dünya ülkelerine ABD’nin rakipsiz askeri güç olduğunu ve çıkarları için sadece kendi kurallarını tanıyacağını göstermek!

İkinci olarak, Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika’nın ekonomik kaynaklarına doğrudan çökmek, hatta bölgenin bağımsız devletlerini ABD eyaletlerine dönüştürme yöntemlerine başvurmak! Kuşkusuz bu tavır, 1945 sonrasının uluslararası hukukunu ve ABD iç hukukunu külliyen reddetmeyi de içeriyor. Gerçi kurallar ilk defa çiğnenmiyor ama senaryonun izleyen bölümleri de bizzat ABD tarafından ifşa edildiğine göre tablo çok daha karanlık gözüküyor.

Üçüncü amaç, Latin Amerika’da ekonomik nüfuzunu arttıran Çin etkisini kırmak, Rusya’yı da edilgenleştirmektir. Çin’in hammadde kaynaklarına kolayca ulaşmasına set çekmektir. Dördüncüsü ise, Küba’nın Venezuela’dan sağladığı petrol akışını keserek, yani ambargoyu sıkılaştırarak, Küba’yı iyice soluksuz bırakmaktır.

Beşincisi, Venezuela’da yaptığı gövde gösterisiyle ABD daha önce ilan ettiği hedeflerini de güçlendirmek derdinde. Bu hedefler Kanada dahil Amerika kıtası ülkelerinden Avrupa’nın ve dünyanın en büyük adası Grönland’a kadar uzanıyor. Grönland işgaline AB ve diğer Avrupa ülkelerinden yükselecek tepkileri şimdiden sindirmenin de hesabını yapıyor. ABD’nin AB’ye çürümüş bir coğrafya gözlüğüyle bakması, “pek demokrat” AB liderlerinin Venezuela saldırısına çıt çıkaramayacak noktaya geriletilmeleri de oluşmakta olan yeni dünya düzeninin parametrelerindendir. G-7 üyesi Kanada’nın (askeri olmayan yoldan olsa dahi) ilhak hedefi kapsamına alınabilmesi ise cüretin büyüklüğünü gösteriyor.

Tabii altıncısı, Amerika iç kamuoyunda düşen desteğini arttırmak ve Kasım’daki Temsilciler Meclisi (435 milletvekili) seçimi ile kısmi Senato (35 senatör) seçimini ve eşanlı olarak yapılacak yerel ve eyalet seçimlerini kazanmak gibi kaygıları da Trump yönetimini dış şiddete ve kolay galibiyetlere müptela ediyor. Aynı şey hukuken zor durumda olan faşist Netanyahu için de geçerli. Bu tür sermaye iktidarları, büyük bir askeri güç üzerine de oturuyorlarsa, bölgeleri ve dünya halkları için ilave tehditler oluşturuyor.

ABD’nin yeni paylaşım stratejisi

ABD sermayesi yeni bir dünya düzeni kurmak istiyor. Yeni bir paylaşım istiyor. ABD’nin Rusya ve Çin’in toplam büyüklüğüne kıyasla çok dar görünen coğrafyasını alabildiğine genişletmek istiyor. ABD yüzölçümü (9,5 milyon km²) Çin’inki kadar. Ama Rusya’nın 17 milyon km²’si rakipsiz. Dolayısıyla dünya siyasi coğrafyasının yeniden çizilmek istendiği bir dönemin arifesinde olunduğu söylenebilir. Örneğin Kanada ve Grönland’ın ABD eyaleti yapılması demek, sadece yüzölçümü temelinde (yani ekonomik kaynakları hiç hesaba katmadan) ABD’ye 12 milyon km² ilave alan katmak demek. Bu da ABD’yi dünyanın en geniş ülkesi konumuna getirir. Bu nedenle 19.yüzyılın Monroe Doktrini’nin bugünün ABD siyasetini açıklamakta yetersiz kalır, onun çok ötesine giden hedefler güdülüyor. Bunlar salt ekonomik hedeflere de indirgenemez.  ABD hâkim sınıfı dünya hegemonya mücadelesinde gerileyişini durdurmak ve yeni bir seviyeye yükselmek istiyor. Daha geniş coğrafyalara doğrudan hükmetmek sadece ekonomik gücü pekiştirmez, siyasi güce de kolayca tahvil edilebilir. ABD sermayesinin uzun erimde peşinde olduğu hedef bu gibi gözüküyor.

Çünkü işler kızıştı: 2008 sonrasındaki üçüncü küreselleşme dalgasının adım adım gerilediği, neoliberal birikim rejiminin tıkandığı, ABD’nin ve kapitalist dünyanın yükselen Çin “tehdidine” karşı koymakta zorlandığı bir dönemden bahsediyoruz. Çin ekonomisi, “satın alma gücü paritesine” göre ABD’nin ekonomik büyüklüğünü çoktan aşmış durumda. Satın alma gücü paritesine başvurmadan dahi Çin’in yakın zamanda ABD’ninkinden daha büyük bir ulusal hasılaya ulaşacağı neredeyse kesin. Teknolojik kapasitesi de birçok sektörde ya zirvede ya da başa güreşiyor. Bu artık 21.yüzyılın dünyası; ABD’nin ekonomi alanında rakipsiz güç olduğu 20.yüzyıl dünyasıyla kıyas kabul etmez.

Ama şu var ki ABD hâlâ dünyanın açık ara en önemli silahlı gücüne sahip. Zaten mesele de bu. ABD gerileyen ekonomik gücünü askeri güçle telafiye/pekiştirmeye kalkıştıkça dünya barış yüzü göremeyecek. Çin’in yükselişini durdurmak için, onun askeri güç olarak kendisiyle eşitlenmesine izin vermemek için saldırganlaşmaya devam edecek. Cumhuriyetçi-Demokrat farkı olmaksızın. Trump’lı veya Trump’sız.  Ama şu an ABD’nin yapmak istediği, silahlı bir kapışmaya başvurmak ziyade rakiplerini sindirmek ve karşısında oluşan ittifakları bozmak. Bu bağlamda:

Birinci hedef, Rusya’yı Çin’den koparmaya çalışmaktır; şimdilik olmadı ama ısrar edilecektir.  Rusya’ya Ukrayna “kıyağı” boşuna yapılmıyor. İkinci hedef, Kuzey Buz Denizi (Arktik Okyanus, 14 milyon km²) üzerinde ABD lehine geniş bir “münhasır ekonomik alan” oluşturmaktır. İklim değişimiyle birlikte navigasyona tüm mevsimlerde açık hale gelmeye başlayan ve su altı kaynakları da iştah kabartan bu denize sınır komşusu olan dört ülke var (birkaç adası bulunan Norveç’i saymazsak): Rusya, Amerika (Alaska), Kanada ve Danimarka (Grönland). Eğer Kanada ve Grönland aradan çıkarılırsa geriye iki ülke kalacaktır: Rusya ve ABD. Böylece ABD’nin ekonomik gücü artarken, Çin’in Arktik denizinde söz sahibi olması önlenebilecektir. Rusya şimdilik ABD’nin Arktik emellerine pek karşı çıkmayacağı izlenimi veriyor olsa da durum değişebilir veya karşılıklı ödünleşme üzerinden denge aranabilir.  Elbette, Grönland’a çökme projesine karşı Avrupa’dan yükselebilecek tepkilere Rusya’nın da dahil olması istenmeyecektir.

Sonuç: Özdeyişler de geçersizleşebilir

Bu yazının başlığının ardındaki özdeyişe dönelim. “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” özdeyişi, emperyalizm çağında genel geçer bir doğruya işaret edemiyor. Tarihte kapitalizm öncesinde dahi tersine örnekleri var. (Gerçi bir başka açıdan, sömürücü sınıfların iktidar halleri/taht kavgaları meşrulaştırılmış eşkıyalığın genel geçer durumudur). Bugüne gelirsek, birçok ülkede eşkıyadan tek farkları takım elbise/kravattan ibaret olan siyasetçiler iktidarda oturabiliyor veya emperyalizm aracılığıyla iktidara getirilebiliyor. Fazla uzağa bakmanıza da gerek yok.

Bu koşullarda şiarımız değişmiyor: Venezuela darbesini kınamaya bile cesaret edemeyen, hatta açıkça veya örtük olarak destekleyen, Maduro’yu Esad’ı koydukları “baskıcı diktatör” kabına koyarak gayri-meşru sayan Batı ülkeleri yanına Türkiye’nin de zımnen katılmış olması bir utanç vesiledir. Bu durumda Türkiye’nin ABD zorbalığından korkan bir ülke durumundan kurtulmasını sağlamak birinci önceliğimizse, bunun için dışa bağımlı siyasi iktidar türevlerinden ivedilikle kurtulmamız da önceliğin önceliği oluyor.

Dünya çapında anti-emperyalist bir cephe oluşturmak da kuşkusuz eşanlı olarak yürütülecek bir mücadele başlığı olmak zorunda. ABD durdurulamaz bir güç değildir. Daha önce gücünün zirvesindeyken durdurulabildi. Küçük ülkeler bile direnerek işgalciyi kovalayabildi. Şimdi bunun tekrar başarılması gerekiyor. Hem de dünya çapında.

Oğuz Oyan 'ın Son Yazıları