Nevzat Evrim Önal
Yetişkinlere hayali arkadaşlar
Yayın Tarihi: 26.11.2025 , 23:00 Güncelleme Tarihi: 27.11.2025 , 00:00
Pek çok insan çocukluğunda kendisine konuşacağı, oynayacağı bir hayali arkadaş yaratır. Bu arkadaş bazen bedensizdir, sadece çocuğun kafasının içindedir. Bazense çocuk kendisine güven hissi veren bir oyuncağı ya da başka bir objeyi kişileştirir (mesela benimkisi bir Fred Çakmaktaş bebeğiydi). Bu, çocuğun gelişiminde tamamen normal, sağlıklı bir süreçtir ve ev ortamında oynayacağı, yaşı kendisine yakın bir kardeşi olmayan çocuklarda belirgin biçimde daha sık görülür. Çocuk hayali arkadaşıyla sosyalleşme ve empati kurma deneyleri yapar, yetişkinler arasındaki ilişkileri taklit eder; ayrıca ondan taleplerde bulunur, onay alır, kaygılarını hafifletmek için ona başvurur.
Hayali arkadaşın çocuk açısından en önemli özelliklerinden biri kontrolün kendisinde olmasıdır. Gerçek insanlardan farklı olarak hayali arkadaş her zaman çocuğun ihtiyaçlarına yanıt vermeye hazırdır; onu reddetmez, kırıcı davranmaz, sözünü kesmez ve hep öngörülebilir biçimde davranır.
Dolayısıyla hayali arkadaş çocuk gelişimi açısından faydalı olmakla birlikte, onunla kurulan ilişki gerçek insanlarla kurulan ilişkiden farklıdır, çünkü aslında yalnız bir insanın kendi kendisiyle kurduğu bir ilişkidir.
Bunları akılda tutalım ve devam edelim…
***
Yapay zekâ tartışmaları konusunda çekilmiş en iyi filmlerden birinin Aşk (Her) olduğunu düşünüyorum. 2013’te çekilen film 2025’te geçiyordu ve yapay zekâ ile aşk yaşayan (ya da yaşadığını zanneden) bir insanla ilgiliydi. Kuşkusuz bu konuda çekilmiş ilk film değildi, ama tartışmayı yürütme biçim ve derinliği açısından çarpıcıydı.
Filmin senaryo isabetliliği ise tartışılmaz. 2025’e geldik ve internet “sanal sevgili” uygulamalarıyla dolu. Bu uygulamaların tamamının reklamlarında, cinsel tatmin pazarlamalarının yanı sıra benzer vaat cümleleri kullanılıyor: “Her istediğinizde sizinle sohbet eder”, “sizi asla strese sokmaz, yalnızca konfor sunar”, “idealinizdeki sevgili neyse o olur.”
Aklı başında herhangi bir insan bunun karşısında en azından irkilir ve bir şeylerin yanlış gidiyor olduğunu sezer. Ne var ki, iş eleştirmeye geldiğinde sorun muhtemelen “ahlaksız teklif”in kendisinde bulunacak, yaygın pornografinin ya da teknolojiyi kötüye kullanan şirketlerin toplumu çürüttüğü, insanların kişiliklerini ve ilişkilerini yozlaştırdığı iddia edilecektir.
Bu önermenin en azından sığlığına itiraz etmek durumundayım ve tartışmayı buradan sürdüreceğim. Zira, içinde yaşadığımız uygarlığın günümüzde geldiği noktada sezdiğimiz, hissettiğimiz ya da kabak gibi ortada durduğu için gözümüze batan (hatta ruh sağlığımızı koruyabilmek için gözümüzü kapattığımız) hiçbir tuhaflığın kök sebebi bireylerin psikolojisi değil. Bireyin psikolojisi, içinde yaşadığı toplumsal koşulların gölgesinde, büyük ölçüde bu koşullara verilen tepkilerle şekilleniyor ve o toplumsal koşulları da tek tek başka bireyler değil toplumun maddi işleyişi, yani kapitalist üretim ilişkileri belirliyor.
Bunun konumuzu ilgilendiren kısmı ise şu: İçinde yaşadığımız toplumsal düzen, sistematik olarak bireyin toplumsallaşma yollarını kapatır ve onu kendi yalnızlığına hapseder. Bunu durup dururken bireye zarar vermek için değil, kendi güvenliğini ve çıkarlarını sağlamak için yapar. Zira insanlar ne kadar toplumsallaşmış, birbirleriyle dayanışma içerisinde bir hayat sürüyorlarsa kendilerine yönelen emek sömürüsü ya da devlet baskısı gibi olumsuzluklara karşı da o kadar örgütlü hareket ederler. Bugün bize “modernizmin yarattığı distopya” diye sunulan, işçi sınıfının gün doğarken kitleler halinde fabrikalara aktığı ve mesai başlama sirenleriyle işbaşı yaptığı dönemlerde, salt bu ortak yaşam ritmi yüzünden bile örgütlü emek mücadelesi daha “olağan” bir şeydi. Kapitalizm bu belayı defetmek için sanayi üretimini parçaladı, bu parçaların kritik olanlarında çalışan işçileri görece yüksek ücretlerle orta sınıflaştırdı, geri kalanları ise kent merkezlerinden mümkün olduğunca uzağa (bazı örneklerde ta Çin’e) taşıdı. Bugün sermaye zenginliğinin yoğunlaştığı kent merkezlerinde sadece plazalardaki beyaz yakalı işçiler ve hizmet işçileri çalışıyor. Bu çalışma biçimlerinde emekçiler ya çalışma ritmi yoğun ve dağınık olduğu için bir araya gelemiyor ya da prim, terfi vb. bireysel kazanç havuçlarıyla birbirleriyle rekabete zorlanıyor.
Çalışma hayatının yalnızlaştırıcı pratikleri tabii ki kendisiyle sınırlı kalmıyor; hayatın tamamına yayılıp, dönüştürüyor. Kent merkezlerinde yaşam pahalı olduğu için buralarda çalışan emekçiler kentin çevresine dağılmış biçimde yaşıyor ve her gün işe giderken uykulu, dönerken yorgun halde uzun yolculuklar yapıyor. Sadece işte değil iş dışında da bir araya gelip sosyalleşmek zorlaşıyor. Çocuklar büyüdüklerinde görece yüksek gelirli bir mesleğe sahip olabilmek için sandalyeye oturduklarına ayakları yere değdiği andan itibaren yarışmaya, sınavlara hazırlanmaya başlıyor. Aile kuşaktan kuşağa bir arada yaşayan ve dayanışan, daha kabileyi andıran bir yapı olmaktan çıkıp iki insanın birlikteliği biçimini alıyor. Bunun devamı olarak çocuk o kolektif yapıya katkı koyacak sonraki kuşak değil “yuvadan uçup” kendi hayatını kurana kadar destek olunacak görece dışsal bir bireye dönüşüyor. Çocuk yetiştirmek de giderek pahalı hale geldiği için aileler daha az, sıklıkla tek çocuk yapıyor.1
Sonuç olarak insanlar doğdukları andan itibaren çok daha yalnız hayatlar yaşıyor.
***
Düzenin ideologları bozuk plak gibi kapitalizmin “insan doğasına” en uygun üretim biçimi olduğunu iddia ediyor. Bunu genel anlamda tartışmak yazı sınırlarımızı aşar ancak size kolaylıkla şunu söyleyebilirim: İnsan zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyaç duyar ama yapayalnız yaşamak, hayatta kalmak için tek başına mücadele etmek insanın içgüdülerine tamamen aykırıdır.
Bize yalnızlığımızı sevmemizi, bencil olmamızı öğütleyenler bunu birey olarak bizlerin değil içinde yaşadığımız düzenin çıkarlarını korumak için yapıyor.
Kapitalizm insanların yalnızlaşmasına sadece örgütlü mücadelenin zorlaşması için değil aynı zamanda toplam tüketimin artması için ihtiyaç duyar; çünkü insanlar bir arada yaşarken, her birinin yalnız yaşıyor olduğu duruma göre toplamda daha az harcama yapar. Yalnızlaşma birey başına tüketimi artırır ve en büyük sorunu üretememek değil ürettiklerini satamamak olan düzen için bu çok faydalıdır.2
Bu yalnızlaşma sadece maddi ihtiyaçları artırmıyor; sosyalleşmeyi zorlaştırdığı ölçüde, insanları bu ihtiyacı da meta tüketimiyle ikame etmek zorunda bırakıyor. Arkadaşlarımızla sinemaya gitmiyor, onun yerine evimizde Netflix izliyoruz ve onlarca bölüm seyrettiğimiz dizi karakterlerine arkadaşça yakınlık duyuyoruz. Eşyalarımıza isimler takıyor, huylar atfediyoruz. Satın alma kararlarımızı birbirimize danışarak değil “influencer” izleyerek veriyoruz. (Anti)sosyal medya yazışmaları, tüm çarpıklığıyla sosyal iletişimin hâkim biçimi haline geliyor.
Ve sonunda bazılarımız yapay zekâ ile sohbet etmeye başlıyor. “Her istediğinde yanıt verecek”, “asla hayır demeyecek” sanal sevgili ediniyor.
Kuşkusuz bu sürecin nesnel bir tarafı var, ama sadece bir “işlerin olacağına varması” durumu yaşandığını zannetmeyin. Netflix CEO’su “en büyük rakibimiz diğer platformlar değil uyku” diyordu.3 Yapay zekanın sıradan kullanıcı ara yüzü de kendiliğinden “chatbot” olmadı, öyle tasarlandı.
***
Psikolojide yetişkin insanların stres altında yetişkin olmayan davranışlarda bulunmasına regresyon deniyor. İnsanlar başa çıkamadıkları durumlar karşısında geçmişe, çoğunlukla çocukluklarına dönme eğilimi gösteriyor. Bu durum geçiciyse ve eldeki meseleyle baş etmek için güç toplamaya yarıyorsa sağlıklı, süresiz bir kaçışa dönüşüyorsa sağlıksız olarak tanımlanıyor.
İçinde yaşadığımız düzen bizi yalnızlaştırdıkça ve birbirimize yabancılaştırdıkça, sağlıksız bir regresyona zorluyor. İnsanlardan kaçıp eşyalara sığınıyor, onları hayali arkadaşlara dönüştürüyoruz.
Her kuşağın kendisinden sonra gelen kuşağı bir türlü olgunlaşmamakla, çocuk kalmakla, sorumsuzlukla suçlamasının sebebi bu. Kapitalizm olgunlaştıkça, sermaye hayatımızı daha fazla işgal ediyor ve sağlıklı insan ilişkilerine daha az yer kalıyor.
Açık konuşmak gerekirse, ellime merdiven dayamış ve hala bayıla bayıla bilgisayar oyunu oynayan biri olarak şunu söylemek isterim: Bu durumdan sadece yakınan ve suçu gençlerde bulan yaşıtlarıma en az gençler kadar uyuz oluyorum. O gençler “biz bu dünyaya doğduk, bu hale gelirken siz armut mu topluyordunuz?” diye sorduğunda verilecek bir cevap yok.
Öte yandan kuşaklar birbirine “tencere dibin kara, seninki benden kara” dedikçe, tencereyi de çaydanlığı da kim ateşte bıraktı sorusu yanlış yanıtlanıyor. Toplumu bireyler değil sermaye egemenliği, piyasa diktatörlüğü bu hale getirdi. Ve buradan bir takım ideal devrimci bireyler gelip bizi kurtardığında değil, kendi ayaklarımızın üzerine doğrulup o egemenliği yıktığımızda kurtulacağız.
Büyük kurtuluşlar çelişkilerin sönümlenmesi değil patlamasıyla gelir. Düzen bizi çocukluğumuza mı itiyor? Öyleyse hatırlayalım: Çocuklar sadece korkak, bencil ve sorumsuz değildir; aynı zamanda çok daha kolay arkadaş olur, birlikte olağanüstü dünyalar hayal eder ve haksızlığa çok daha çabuk isyan ederler.
Ekim Devrimi gerçekleştiğinde Lenin benimle aynı yaştaydı ama lakabı “ihtiyar”dı. Devrimin yetmiş üçüncü gününde tek başına bahçeye çıkıp dans etmeye başladı. Yoldaşları “eyvah bizim ihtiyar sonunda delirdi” dediler; yanına gittiklerinde “Paris Komünü yetmiş iki gün sürmüştü, onu geçmemizi kutluyorum” dedi.
Devrim çocukluğunu yitirmiş ihtiyarların işi değil, yaşı kaç olursa olsun çocukluk hayallerini kaybetmeyenlerin şenliğidir.
Bizi çocukluğumuza iterek ateşle oynuyorlar.
Gelin, biz de hep beraber çok kalabalık bir oyun oynayalım.
- 1
Yazıyı şişirmemek için girmiyorum ama bu gelişmelerin hiçbiri sermaye düzenine sadece fayda sağlamıyor, aynı zamanda yeni çelişkiler bindiriyor. Örneğin çocuk yapma eğiliminin azalması sonucunda toplumların yaşlanıyor olması uzun erimde düzeni sürdürülemez hale getirecek kadar büyük bir çelişki.
- 2
Dolayısıyla, bugün bize kapitalizmin en büyük başarısı olarak sunulan kişi başına üretim artışı, sadece üretilen değer giderek daha eşitsiz paylaşıldığı için değil, aynı zamanda hayatlar paylaşılmadığı için de aynı ölçüde refah artışı anlamına gelmez ve yanıltıcıdır. Bir arada yaşayan dört kişinin bir çamaşır makinası olmasıyla dört yalnız insanın birer çamaşır makinası olması arasında fayda açısından hiçbir fark yoktur.
- 3
https://www.theguardian.com/technology/2017/apr/18/netflix-competitor-sleep-uber-facebook.