Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Utanç üzerine...

Bu dünyayı utanç falan kurtarmayacak. İçinde yaşadığımız sömürü düzeninin ahlakı da sömürüyü meşrulaştırmak, bencilliği kutsamak zorundadır ve tam olarak bunu yapmaktadır.

Yayın Tarihi: 21.07.2025 , 23:41 Güncelleme Tarihi: 22.07.2025 , 12:00

Bu hafta bir anıyla başlamak istiyorum.

Bugün artık pek esamesi okunmuyor ama Ertuğrul Özkök, benim gençliğimde Türkiye basınının en önemli isimlerindendi. Sermaye sınıfının başlıca gazetesi olan Hürriyet’in başyazarıydı ve emekçi halka düşmanlık etmeyi, zengin patron sınıfını yıkayıp yağlamayı meslek edinmiş, Türkiye’nin “okumuş karanlığı”nın en önemli kalemşorlarından biriydi.

İşte bu adamın unutamadığım bir yazısı var, tarihi 4 Ocak 2007. Bu yazıda Özkök, çevreyolunda minibüsten inip karşıya geçen bir kadına çarpıp öldüren bir BMW sahibini savunuyor; bu örnekten yola çıkarak gündelik hayatta zenginlerin haklı olduğu zamanlarda hakkını arayamadığından, halkın gözünde otomatik olarak haksız konuma düştüğünden yakınıyordu. 1

Zenginsever Özkök sözcülüğünü yaptığı kan emici sınıf açısından haklıydı. Bu ülke AKP’nin elinde tüm erdemlerini yitirip çürümeden önce zengin olmak, bilhassa da bunu göstere göstere yaşamak ayıptı. Hani AKP’liler “eski Türkiye şöyleydi, böyleydi” diye ahkam kesip küçümsüyorlar ya; eski Türkiye’de zenginler, insanlar deprem enkazı altında can çekişirken yurt dışında yaptıkları arsız kutlamaların2 ya da ölümcül bir salgın hastalık yüzünden evlerine hapsolmuşken yalılarının rıhtımından kondisyon bisikleti çevirme fotoğraflarını3 Instagram’a salamazdı.

Yirmi üç yıllık AKP iktidarının neye hizmet ettiğinin belki de en açık (ve diyalektik) göstergesi bu: Eski Türkiye’de zenginler zenginliklerini göstermekten utanırdı, şimdi yoksullar yoksulluklarını saklamaya çalışıyor.

Bu arada, yoksulluk öyle derinleşti, zenginlik ise öyle büyüdü ki, ikisi de çuvala sığmıyor.

Aklımızda tutalım, buraya döneceğiz. Şimdi konumuza gelebiliriz...

***

Utanç insanın en güçlü duygularından biri, öte yandan geçtiğimiz haftalarda ele aldığımız öfke ve korkudan çok daha toplumsal bir öze sahip. Zira utanç, ancak başka insanlara karşı hissedilir; yalnız insanın utancı yoktur.

Liberal düşünce, bireyle toplumu birbirinin karşısına koyduğu ve yarattığı bu suni karşıtlık üzerinden toplum düşmanı olduğu için utanç duygusuna da savaş açmış durumdadır. Liberalizmin kurucu babalarından Nietzsche, ahlakı “bireyin sürü içgüdüsü”4 sıfatıyla aşağılar ve liberal düşünce de genel, yani toplumsal ahlakı, tamamen ortadan kaldırılmasa da olabildiğince seyreltilmesi gereken bir şey olarak görür. Bu düşünceye göre insanın yapabileceklerinin sınırları salt hukuk kurallarıyla belirlenmeli ve birey de topluma karşı yalnızca bu çerçevede sorumlu olmalıdır. Örneğin zor durumdaki bir insana yardım etmek bir hukuki zorunluluk değilse, kamusal alanda yaralanmış ve çaresizce yerde yatan bir insanın yanından kafasını çevirip geçen birisi sadece suçsuz değildir, aynı zamanda ayıplanmamalıdır.

Oysa bu düşünce büyük bir çelişkiyle maluldür: Ne kadar toplum düşmanı olursa olsun liberalizm de toplumsal bir sistemdir ve herhangi bir toplumsal sistem, ne “ahlak” ve “erdem” kategorilerini toptan ortadan kaldırabilir, ne de bunları salt hukuka indirgeyebilir. Zaten liberalizmin de kendi ahlakı vardır; örneğin liberal düşünceye göre öncelikle kendi bireysel çıkarını gözetmeyen kişiler enayi, zor durumda kaldığında toplumun kendisine yardım etmesi gerektiğini düşünen kişiler beleşçi ve asalaktır.

Genel ahlaka karşı açtığı savaşta liberalizmin en önemli üçkağıtlarından biri, genel ahlakı cinsellik başlığına indirgemek ve bilhassa kadın cinselliği üzerinde baskı kuran bağnazlığı örnek göstererek bir korkuluğa dönüştürmek; bu musibetten kurtulmanın yolunun ise genel ahlak kategorisini reddetmek olduğunu savunmaktır.

Oysa ahlak, toplumsal düzeni değil, toplumsal düzen, ahlakı yaratır. İçinde yaşadığımız toplumsal düzenin ahlakındaki tüm yabancılaşmış, gayrı insani öğeler, toplumun temelindeki yabancılaşma üreten maddi ilişkilerden (yani toplumun emek sömürüsüne dayalı olmasından) neşet eder. Bunlardan kurtulmak için ihtiyacımız olan şey ahlaksızlık (yani toplumsuzluk) değildir; bu ancak insanlığın ürettiği toplumsal zenginlikten aslan payı almasına rağmen insanlığa karşı hiçbir sorumluluğa sahip olmadan yaşamak isteyen sömürücülerin hayali olabilir. İhtiyacımız, maddi eşitliğe ve bu eşitlikten yükselecek özgürlüğe dayalı yeni bir toplumsal düzen ve o toplumsal düzenin insancıl ahlakıdır.

Son kitabımın yayınlanmasından bu yana en sık karşılaştığım sorulardan biri “sosyalist toplumda insanların bencillik yapması nasıl önlenecek?” Cevabı basit. Bugün içinde yaşadığımız sömürü toplumunun ahlakında bazen üstü kapalı biçimde çoğunlukla da açıkça alkışlanan ve doğru bulunan, ayrıca toplumun maddi işleyişi tarafından ödüllendirilen bencil davranışlar sosyalist toplumun maddi işleyişi tarafından ödüllendirilmeyecek, belki bazı durumlarda hukuken cezalandırılacak, ama daha önemlisi, her durumda ahlaken ayıplanacak, utanılacak davranışlar olacak.

Buradan devamla, daha mayınlı bir alana girebiliriz… 

***

Tarkovskiy’in Solaris filminin sonuna doğru, ana karakter Kris Kelvin “dünyayı utanç kurtaracak” der. Sosyal medyada bağlamında ve bağlamı dışında çok tekrarlanan bir alıntıdır.

Çok tekrarlanmaktadır, çünkü insancıl insan günümüz dünyasında her gün vicdanını yaralayan ve onu insanlığından utandıran, çok korkunç şeylere şahit olmaktadır.

Ne var ki, şunu sormak zorundayız: Bu korkunç şeyler, yapanlar utanmadığı için mi oluyor? Örneğin açlıktan ölmekte olan biçare Filistinlileri gıda yardımı dağıtılacak söylentisiyle bir noktaya çağırıp sonra bombalayarak kadın çocuk demeden katleden İsrail askerleri, bunu utanç duygularını yitirdikleri için mi yapabiliyor?

Burada hayli derin iki çelişki var. Birincisi, farkındaysanız bu düşünce, bu dünyadaki kötülüklerin ortadan kalkması için o kötülüklerin faili olan egemenlerin utanıp, insafa gelip kötülük yapmayı bırakmalarını beklemek anlamına geliyor. Daha önemli olan ikincisi ise şu: Bu düşünceyle hayıflanan insancıl birey, aynı anda örtülü bir biçimde, şahit olduğu kötülüklerin tamamen kendisine dışsal olduğunu, bu kötülüklerin ona üzülmekten başka bir ahlaki sorumluluk yüklemediğini varsaymış oluyor.

Oysa içinde yaşadığımız toplumsal düzen tüm dünyayı kuşatmıştır ve maddi olarak kimseyi dışarıda bırakmamaktadır. Kapitalist emperyalizmin dünyasında insanlar, toplumsallaşmış üretim süreçlerine daha önceki hiçbir toplumda olmadıkları kadar bağımlı biçimde yaşamaktadır. Kimse kendi evini yapmaz, kendi eşyalarını üretmez, kendi gıdasını yetiştirmez; her insan üretimin kendi başına hiçbir anlam ifade etmeyen bir parçasını (o da fiilen çalışıyorsa) gerçekleştirir. Bireyin egemen düzen tarafından psikolojik anlamda tarihte hiç olmadığı kadar yalnızlaştırılabilmesini mümkün kılan, maddi yaşantının bu denli toplumsallaşmış olmasıdır ve bu devasa bir çelişkidir ancak tutarsız değildir, kendi içerisinde mantıklıdır.

Bu yüzden her insan, kendisini ne denli yalnız ve bağlantısız hissediyor olursa olsun, maddi varoluşunu sürdürmesini sağlayan toplumsallaşmış üretim süreçlerinin sonuçlarından sorumludur ve “eylemsizlik” kimseyi bu sorumluluktan kurtarmaz; zira yaşamanın kendisi alınıp verilen her nefeste toplumsal bir eylemdir. Eğer birey, vicdanını yaralayan kötülüklerin ortadan kalkmasını istiyorsa, onları ortadan kaldırmak için karşı eyleme geçmelidir. 

Dahası, bu karşı eylem de eylemsizlik olamaz. Milyarlarca müşterisi olan çok uluslu tekeller birkaç bin vicdanlı yurttaşın boykotuyla cezalandırılamaz. İpten kazıktan kurtulmuş despot siyasetçilere bireysel “duran adam” performanslarıyla had bildirilemez. Soykırımlar gözyaşlarıyla durdurulamaz.

Vicdansız eylemler ne denli şiddetliyse, onları durduracak karşı eylem de o denli şiddetli olmalıdır. 

İnsanlık tarihinde idealist ahlakın en önemli timsallerinden biri olan, “çürütülemez, satın alınamaz” lakaplı Maximilien Robespierre giyotini savunurken “devrimin devleti, özgürlüğün tiranlık üzerinde kurduğu despotluktur” demişti.5 Haklıydı, zira yüzlerce yıl boyunca yaşanmış esaret ve sömürünün 16. Louis ile Marie Antoinette’te sembolleşmiş karanlığı, salt bu iki sembolün başı sepete düştüğünde değil, ancak geçmişin geri gelmesini isteyenler yenilip tepelendiğinde aydınlanabilirdi.

O aydınlanma yarım kaldı. Krallar ve rahiplerin eski karanlığı ile burjuvazinin özel mülkiyeti uzlaşıp, çok daha geniş, tüm dünyayı kuşatan yeni bir esaret ve sömürü düzeni kurdu. Adına kapitalizm denen bu düzen kendi ideolojisi olan liberalizmi ve kendi bencil, çıkarcı ahlakını egemen kıldı.

Vicdanımızı ancak dışında yaşayamayacağımız bu esaret düzenine karşı mücadele ederek ve nihayetinde onu yıkarak özgürleştirebiliriz.

***

Başa dönüyorum…

Ertuğrul Özkök’ün hayıflandığı, sıradan insanın sağduyusunda zengine karşı hissedilen ahlaki güvensizliğin temelinde; zenginlikle yoksulluk arasındaki diyalektiğin sezgisel bir düzeyde kavranması yatıyordu. Ekim Devrimi ile yan yana, onun açtığı alanda kurulmuş ve Sovyet sosyalizmiyle birlikte büyüyüp gelişmiş eski Türkiye’de bu hissiyat çok güçlüydü. Sıradan emekçi insan zengine güvenilmeyeceğini, o zengin olduğu için kendisinin yoksul olduğunu ve onun bireysel servet ve konforlarını asla kimseyle paylaşmayacağını biliyordu.

Önce Sovyetler Birliği yenildi, ardından tüm dünyada onun bıraktığı izleri silmeye giriştiler. Bu izler sadece işçi sınıfının kıdem tazminatı, hafta sonu tatili, sosyal sigorta gibi hukuksal kazanımları değildi. Toplumsal ahlaka göre zenginliğin utanılacak, arsızca sergilenmemesi gereken bir şey olması da bir kazanımdı. Tüm bunlar hiç utanmadan “ben zenginleri severim” diyebilen Turgut Özal gibi insan düşmanı alçaklar tarafından silindi süpürüldü.

Ertuğrul Özkök’ün arzuladığı toplumsal ahlak kuruldu. Günümüzün dünyasında zenginler zenginliklerinden değil yoksullar yoksulluklarından utanıyor ve toplumun büyük çoğunluğu arsız zenginlere benzemeye, onlar gibi yaşamaya çalışıyor. Egemen sınıfın sadece düşünceleri değil ahlakı da egemen oldu.

Bu dünyayı utanç falan kurtarmayacak. Utanç toplumsal ahlakın, o da toplumun maddi düzenin bir sonucudur. İçinde yaşadığımız sömürü düzeninin ahlakı da sömürüyü meşrulaştırmak, bencilliği kutsamak zorundadır ve tam olarak bunu yapmaktadır. Böylesine yabancılaşmış bir düzende, kökenleri basbayağı insan biyolojisinde olan empati duygusu ve ondan üreyen vicdan, toplumsal ahlak tarafından mutlaka cami avlusuna terk edilir.

Son büyük filozof Sartre “varoluş sorumluluktur” diyordu ve haklıydı. İnsanlık sayesinde varız ve ona karşı sorumluyuz. Ya ele ele verip, bu sömürü düzenini yıkıp, eşitliğe dayalı bir düzen ve vicdana ters olmayan bir toplumsal ahlak kuracağız; ya da sonunda yıkılan şehirlere, katledilen çocuklara, çöpten yemek arayan insanlara ağlamaktan usanıp, biz de kendi vicdanımızı cami avlusuna terk edeceğiz. 
 

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları