Tulum ve takım

30/04/2015 Perşembe
Tulum ve takım

Gözlerini 12 Eylül sonrası Türkiye’ye açmış bizim kuşağın kendinden öncekilere göre örgütlü toplumsal mücadeleye mesafeli olmasına onlarca sebep gösterilebilir; ama bunlardan en etkililerinden biri, belki de en etkilisi, Özal dönemiyle büyük bir dönüşüm geçiren ülkede mücadelenin yeni kuşaklar için çekici kılınamamasıydı. Darbenin sillesini yemiş Türkiye solu güncel ve yaratıcı olmaya çalıştıkça işçi sınıfı vurgusu ve iktidara gelme hedefinden uzaklaşıp liberalleşiyor; bu kavramlara tutunmaya çalıştığında da bunu nostaljik ve arkaik biçimlerde yapıyor, dolayısıyla güncelin insanlarını yakalayamıyordu.

Kimilerine göre sorun siyasetin estetiğindeydi. Türkiye solu başarısızdı çünkü modası geçmiş imgelerle siyaset yapıyor ve afişlerdeki kaslı, tulumlu, baretli ve bıyıklı işçi artık kimseye çekici gelmiyordu.

O afişler beni de hiç cezbetmedi, hala da etmiyor; ama sorunun doğru estetiğin bulunamaması olduğunu iddia edip ha bire şapkadan tavşan çıkartmaya çalışanlar da aynı derecede etkisizler zira siyaseti bir performans sanatından ibaret zannediyorlar. Oysa performans sanatlarında dahi eserin özündeki fikir ve anlatı doğru kurgulanmadığında, biçim ne denli şaşaalı olursa olsun ortaya insanı derinden etkileyen bir deneyim değil, sunulduğu esnada sarsıcı ancak kalıcı izler bırakmayan bir sabun köpüğü çıkar.

Sorun doğru imgelerin bulunamaması değil, Türkiye’de sermaye düzeninin nasıl dönüştüğü, dönüşürken işçi sınıfını da beraberinde nasıl dönüştürdüğünün görülememesiydi. Türkiye esasen kendisi için üreten ve kimseye muhtaç olmadan kendisine yetmeye çalışan bir ülke olmaktan çıkıyor; kendisine yetemeyen, dolayısıyla bol bol ithalat yapıp sürekli borçlanan ama uluslararası piyasalara çok daha entegre, dış ticaret, hizmet ve finans sektörlerinin çok daha geliştiği bir ülkeye dönüşüyordu. Bu yeni yapıda tulumlu, baretli, mavi yakalı işçiler bir yere kaybolmadılar, üretimdeki önemlerini yitirmediler ama patrona asıl kâr sağlayan, sermayenin birikmesine en fazla katkı koyanlar giderek eğitimli, beyaz yakalı işçiler, yani biz olmaya başladık.

Bu gerçeği liberaller solculardan önce fark etti ve hemen düzenin zayıf karnına zırh olacak sinsi yalanı yaymaya giriştiler. Görece yüksek ücretler alan, entelektüel ve rafine zevklere sahip beyaz yakalılar işçi değil “yeni orta sınıf”tı. Doksanlı yılların ortasından itibaren neoliberalizm sıkışmaya, ekonomik krizler tüm dünyayı sarıp ülkeleri birbiri ardına batırmaya başladığında en büyük darbe beyaz yakalılara indi. 2001 kriziyle birlikte ofis ve plaza emekçilerinin beslenme kültürleri bile değişti. Sadece İstanbul’da onlarca Mc Donald’s kapandı ve yüzlerce Simit Sarayı açıldı.

Kapitalizm böyledir, kendisi sıkıştıkça işçileri “benzetir.” Ama solcular yine bir adım geriden geliyordu ve liberallerin yeni yalanları, yeni kavramları yine hazırdı. Artık beyaz yakalılar orta sınıf özelliklerini yitiriyor ve güvencesiz çalışan, sürekli gelecek kaygısı içerisinde yaşayan “prekaryaya” dönüşüyordu.

“Proleter” denmesin de…

Ama “kendi mezar kazıcılarını yaratmak” patron sınıfının fıtratında var. AKP karanlığı patronların 2001 krizinden çıkışıydı ve ekonomi daha da liberalleşsin, sermaye tekrar gani gani birikebilsin diye toplumu kesif bir dinci karanlığa boğdular. Türkiye’yi ekonomide de, uluslararası siyasette de bir taşeron ülke haline getirdiler. Bulaştıkları kanlı, kirli savaşlar topraklarımıza yayıldı, kurdukları üretim sistemi her gün onlarca işçi öldürmeye başladı. Toplum dinselleştikçe “batının ahlaksızlığı” yerini çok daha alçak, çok daha çekilmez olan doğunun ahlaksızlığına bıraktı. Bunlar olurken biz de her geçen gün kendimizi kendi ülkemizde daha fazla yabancı hissetmeye başladık ve sonunda 2013 Haziranı’nda patladık.

Ve tarih, afişlerde görüp bir imge olarak hoşlanmadığımız işçi baretini bambaşka bir sebeple başımıza takıverdi.

Yarın 1 Mayıs. İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü. Ve AKP diktatörlüğü karşısında el ele tutuşsa da birlik olamayan bir kimlikler kolâjı mı, siyasi bir sözü olmayan ama heyecan arayan isyankâr gençler mi, yoksa tulumları ve takımlarıyla, kadınıyla erkeğiyle yan yana gelip kol kola girmiş işçi sınıfı olarak mı çıkacağımıza biz karar vereceğiz.

Hangisini seçersek, ona göre bir sonuç elde edeceğiz.

Yaşasın 1 Mayıs!

[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı