Öcü!

10/09/2015 Perşembe
Öcü!

21. yüzyılla gelen enformasyon bombardımanı eğitimli bireyin en fazla güncel olgular hakkında akıl yürütme becerisine zarar verdi. İnsanlığın bilgi birikiminin neredeyse tümüne ulaşma olanağının cebimizdeki telefona kadar girmesi muhakeme yeteneğimize, hesap makinesinin matematik becerimize yaptığını yaptı: Karşımıza çıkan her sorunda bu kaynağa başvurmamızın yeteceğini zannettik ve ufkumuzu çok kısıtlayan bir özgün fikir üretme tembelliği geliştirdik.

Cahil insanların sorunu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaları ise; bizim sorunumuz da bilginin fikirlerin yerini tutabileceğini zannetmemiz.

Bu sorun güncel toplumsal meseleler karşısında çok daha vahim hale geliyor çünkü onları derinlemesine incelemek ve üzerlerinde düşünmek yerine tarihte yaşanmış başka olgulara benzeterek anlamaya çalışıyor, bunu da “tarih tekerrürden ibarettir” saçmalığıyla meşrulaştırıyoruz. Bunun en canlı örneği Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı ile Hitler ve Nazi Partisi iktidarı arasında kurulan, bu hafta yaşananlarla birlikte artık saçmalığa varmış benzeşim.

Dün Cumhuriyet neredeyse “Uzun Bıçaklar Gecesi” sürmanşetiyle çıkıyordu. Can Dündar Twitter’da paylaşınca birileri “yahu o Nazi Partisi’nin iç hesaplaşmasıydı, doğrusu Kristallnacht” diye düzeltti de rezaletin kıyısından dönüldü (keşke dönülmeseydi). Benzetmeler bununla da kalmadı: Kırşehir’de yakılan, bir Komünist Parti üyesine ait kitabevi “Naziler de kitap yakardı, sonra insan yaktılar” twitlerine konu oldu. Bunlar, son günlerde revaçta olan “Hitler 30 Ocak 1933’te 1 oy farkla başbakan oldu” yalanına eklendi. Hep birlikte yaşanmakta olana dair korkumuzu tarihteki en büyük öcüyle birleştirip katladık; aklımız dumura uğradı, kalbimiz sıkıştı ve paralize olduk.

Bu paniğe bir son vermek gerekiyor.

Erdoğan ile Hitler ve AKP ile Nazi Partisi arasındaki tek benzerlik, ülkelerinin patron sınıfının kangren olmuş ekonomik sorunlarına, bu sınıfın tam desteğini alarak radikal ve popülist çözümler getirmiş olmalarıdır. Buna ek olarak şahsi açıdan her ikisi de lümpen, şoven ve antikomünisttir. Benzerlik bu kadardır ve daha ötesi yoktur.

Oysa farklılıklar pek fazla…

Alman burjuvazisi, dünyanın en büyük sermaye birikimlerinden birine ve Almanya kurulduğundan itibaren coğrafi sınırlarının çok ötesinde iddialara sahip, emperyalist bir burjuvazidir. Bu iddialar uğruna 1. Dünya Savaşı’nı çıkartıp yenilmiş, Versay Antlaşması’na mahkûm olmuş, ardından Büyük Buhran ile iyice sıkışmış ve girdiği cendereden çıkmadan sermaye biriktirmeye devam edemeyecek hale gelmişti. Türkiye burjuvazisinin sınır ötesi iddiası en fazla Putin’e viyadük müteahhitliği yapmaktan ibaret. En “üretici” olanı ürettiği arabanın motorunu Almanya’dan, gömleğin kumaşını Çin’den getirir. Türkiye’deki bankaların sermayesinin ve borsanın yarıdan fazlası yabancıların elindedir.

1933’te Almanya, sosyalist devrimin eşiğindeydi. Almanya Komünist Partisi üçüncü partiydi; oyların yüzde 17’sini ve parlamentodaki 584 sandalyenin 100’ünü almıştı. Hitler tam da bu yüzden iktidara geldiği gibi katliamlarla başlamıştı: Koltukta 13 yıl oturup ilk kez seçim kaybettikten ve iktidardan düşmeye başladıktan sonra kendini kurtarmak için değil; yükseliş ivmesine yaslanarak halen sallantıda olan yerini sağlamlaştırmak için.

Avrupa Yahudileri yüzlerce yıldır dinci ve ırkçı baskılara çilekeş biçimde katlanan, kültürel açıdan izole, örgütsüz, silahsız bir azınlıktı. Türkiye ve Orta Doğu’da Kürtler azınlık da, izole de, örgütsüz de, silahsız da değiller. Bölgesel bir güçler ve bütün emperyalist ülkelerle bağımsız ilişkiler içerisindeler.

Hitler’in kalabalık ve kolaylıkla şiddet uygulayan bir sokak desteği vardı. Salı gecesi yaşananların benzetildiği Kristallnacht’ta on binlerce kişilik linç güruhları sokağa çıkmış, yüzden fazla Yahudi öldürülmüş, 30 bini tutuklanıp toplama kamplarına gönderilmişti. Birkaç gecedir sokağa çıkanlara nezaret eden polis talanı kontrollü yapmalarını sağlamanın yanı sıra işler ters giderse sopa yemelerini engellemek için de görevlendirilmişe benziyor.    

Nazi rejimi, Cermen entelijansiyasından ciddi bir destek bulmuştu. Modern felsefenin en önemli isimlerinden Heidegger, herkesin bayıla bayıla dinlediği Carmina Burana’nın bestecisi Orff Naziydi. O korkunç kitap yakma törenleri üniversite bahçelerinde, hoca ve öğrenciler tarafından düzenleniyordu. Bizimkiler sahip oldukları liberal ve fethullahçı desteği 2013’ten bu yana tamamen yitirdi; ellerinde (yazmaya elim gitmiyor ama) sanatçı namına Uğur Işılak, bilim insanı namına Burhan Kuzu falan kaldı.

“Bize bir şey olmaz” demeye çalışmıyorum. Aksine, çok kan döküldü ve çok daha fazlası dökülebilir. Ama bizi tarihin sayfalarından çekip çıkarttıkları öcülerle korkutanlar daha dün AKP yükselirken “Yetmez Ama Evet” diye etrafta geziyor, yaşanan rezillikleri “ama asker vesayetini bitirdiler” gibi yavelerle meşrulaştırıyorlardı. Şimdi karşımızda apaçık düşmekte olan bir güç var ama ne hikmetse bu güç hakkında ısrarla tarihteki en korkunç rejimin yükselme dönemine dair benzetmeler yapılıyor.

Bir tuhaflık yok mu bu işte?

[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı