Nevzat Evrim Önal
Muhalefetsiz olmaz mı?
Yayın Tarihi: 08.09.2025 , 23:56 Güncelleme Tarihi: 09.09.2025 , 00:09
Dilerseniz tartışmaya, soruyu farklı bir biçimde formüle ederek başlayalım: “Sermaye düzeni açısından çok partili demokrasi bir zorunluluk mudur?”
Kanımca bu sorunun cevabı “genel olarak evet, olağanüstü dönemlerde hayır” ve müsaadenizle bu hafta bunu açmaya çalışacağım. Zira sermaye düzeninin siyaseti bu çerçevede ele alındığında, Türkiye’de son günlerde, son yedi-sekiz ayda, hatta son yirmi üç yılda yaşananlar demokrasi-totalitarizm ikiliğinin ötesinde kavranabilir hale gelir ve Türkiye’nin ilericileri olarak bugün buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Sadede gelmeden önce uzunca bir çözümleme sunmam gerekecek, peşinen sabrınıza sığınıyorum…
***
Konuyu açmak için, başlangıçtakinin yanına bir soru daha ekleyelim: “Sermaye düzeninde çok partili siyasetin mantığı nedir?”
Son sorunun cevabının, “Çünkü insanlık tarihsel gelişiminin bir noktasında demokrasi erdemine erişti, bunu içselleştirdi ve şimdi de bu kazanımından vazgeçmez” olduğunu zannedenler ziyadesiyle yanılıyor. İçinde yaşadığımız toplumun temelinde olan sınıfsal eşitsizlikleri sorgulamayıp bunları veri alan, toplumu yoksuluyla varsılıyla bir “bireyler yığını” olarak gören ve her bireyin iradesini bir oy yoluyla bir siyasi aktöre teslim etmesi üzerine kurulu olan günümüz temsili demokrasisi, “demokrasi” fikrinin olsa olsa bir karikatürüdür. Bu karikatür, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul emekçilerin siyasete katılması ve özneleşmesi değil, aksine siyasetin dışında tutulması ve pasifleştirilmesi üzerine kuruludur.
Böyle bir demokrasinin, pasif katılımcıları tarafından vazgeçilmez bir ilke olarak sahiplenilip savunulmasını beklemek saflık, bu olmadığında suçu söz konusu kitlelerde bulmak ise saçmalıktır. İnsan bilinçli bir canlıdır ve öznel biçimde parçası olmadığı şeyleri güçlü biçimde sahiplenmesi çok zordur. Kuşkusuz insanlar, üzerlerinde hiçbir etkiye sahip olmadıkları futbol takımı, pop müzik yıldızı gibi dışsal özneleri fanatikçe sahiplenebilirler ve kuşkusuz kapitalist demokraside siyasi partilerin de seçmen tabanlarının bir bölümü böyle insanlardan oluşur. Ama fark edeceğiniz üzere bu, demokrasinin kavramsal düzeyde sahiplenilmesi değildir, hatta tam tersidir.
Bu nedenle, temsili demokrasinin açık ya da örtük biçimde rafa kaldırıldığı olağanüstü dönemlerde suçu “koyun gibi despotlara oy veren cahil yoksullarda” bulan orta sınıf liberalizmi, ahmakça bir elitizmden başka bir şey değildir. Bu dönemler olsa olsa (Clauzewitz’den ilham alarak) “düzenin rızayı olağanüstü araçlarla sağladığı parantezler” olarak tanımlanabilir.
Dolayısıyla biz az önceki soruya geri dönelim ve incelememize devam edelim.
***
Kapitalist toplumda herhangi bir siyasi rejim, düzeni iki dağıtıcı faktörden korumalıdır. Bunlar sermayedar sınıf ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi ve sermayedar sınıf içindeki rekabettir. Tüm politik, ideolojik ya da kültürel mücadele başlıkları ya bu iki temel mücadelenin dolaylı ifadesidir ya da bu ikisinin dışında özgün bir kaynağa sahip olmakla beraber, ancak bunlardan birine (ya da her ikisine) eklemlenerek gerçekliğini ve sürekliliğini koruyabilir. Zira sınıf mücadelesi ve sermaye rekabeti kapitalist toplumun temelindeki ekonomik işleyişten doğar ve bu toplumsal düzende ekonomik olan, politik, ideolojik ve kültürel olanı son tahlilde belirler.
Siyasi rejim, koşullar çerçevesinde rızayı zor kullanarak veya müzakere yoluyla inşa eder ve bu iki mücadeleyi düzen sınırları içinde tutmaya çalışır.
Çok partili demokrasinin varlığı, mantığı ve işleyişi ancak bu üst belirleyen çerçevesinde anlaşılabilir. Eğer toplumsal mücadele içinde olan tarafların çıkarları farklı düzen partilerinde ifadesini bulabiliyor ve bu partiler arasındaki siyasi rekabet çerçevesinde, iktidar-muhalefet çekişmeleri ve koalisyon hükümetleri yoluyla uzlaştırılabiliyorsa, düzenin sürdürülmesi açısından da çok partili demokrasi en uygun yoldur. Öte yandan eğer herhangi bir mücadele başlığı düzenin içinde tutulamayacak şiddette veya nitelikteyse, bu başlığın düzenin bütünü tarafından baskılanması, dolayısıyla düzen siyasetinde kendisine bir adres bulamaması gerekir.
***
Türkiye’nin son yirmi üç yılına damga vuran temel siyasi kriz başlığı, 1923’te kurulan Cumhuriyetin yıkılması ve yerine onun laiklik, bağımsızlık, devletçilik gibi ilerici değerlerinden tamamen arındırılmış yeni bir gerici rejimin kurulmasıdır. Bu karşı devrimin ana siyasi aktörü AKP olmakla beraber, düzen siyasetinin tüm aktörleri sürece bir yerinden dahil olmuş ve katkı koymuştur; zira süreç sermaye sınıfının tamamı tarafından sahiplenilmiş, dolayısıyla herhangi bir düzen aktörü tarafından gerçekten, yani durdurma/geri döndürme amacıyla muhalefet edilemeyecek bir nitelik kazanmıştır. AKP’nin büyük siyasi ve ideolojik başarısı, hayli uzun bir zamana yayılan rejim değişikliği sürecini sermayedar sınıfın tüm fraksiyonlarının çıkarlarını aynı anda ilerletecek biçimde yönetebilmiş olmasıdır.
Sermayedar sınıfın bilhassa TÜSİAD’da kümelenmiş olan en tekelleşmiş bölmesinin giderek belirgin hale gelen emperyal hevesleri ve bu hevesleri gerçekleştirebilmek için hem güçlü hem de pervasız bir yürütmeye duyduğu ihtiyaç süreci destekleyen ikinci bir önemli faktör olmuştur. Cumhuriyetin en temel kuruluş değerlerinden biri olan “yurtta sulh cihanda sulh” prensibini “pısırıklık” olarak reddeden AKP, kendisinden önceki siyasi aktörlerin asla cesaret edemediği hamlelerle Türkiye’nin sermayedar sınıfına uluslararası rekabette fırsatlar yaratmış ve gerektiğinde bu hamlelerin (Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi gibi) olumsuz sonuçlarının siyasi bedelini üstlenmiştir. Bugün gelinen noktada, son yirmi yıl zarfında benzersiz derecede mayınlı ve öngörülmez hale gelen uluslararası rekabet ortamında AKP, Türkiye’nin sermayedar sınıfı açısından alternatifsizdir.
Karşı devrimin sermayedar sınıfın tüm bölmeleri tarafından desteklendiği Türkiye’de emekçi halk ise 12 Eylül askeri darbesinden bu yana siyasette sürekli zayıflamış, ayrıca tüm karşı devrim süreci boyunca cumhuriyetin ilerici değerlerini itibarsızlaştırmak amacıyla yürütülen İslamcı ve liberal ideolojik saldırılara maruz kalmıştı. Kafa karışıklığının tek sebebi bu saldırılar değildi: Cumhuriyetçi geçinen kimi entelektüellerin Cumhuriyeti savunma iddiasıyla yaptığı halk düşmanlığı, bugün DEM Parti ve Abdullah Öcalan tarafından temsil edilen siyasi hattın Cumhuriyetle hesaplaşmayı baştan itibaren AKP ile pazarlık zemini olarak görmesi, solun bilhassa bu siyasi hattın yedeğinde olan kesimlerinin Cumhuriyet değerlerini karalayan liberal koroya katılması gibi bir dizi faktör nedeniyle, emekçi halkın AKP tarafından yürütülen karşı devrim sürecine ideolojik açıdan tutarlı, ne istediğini bilen ve örgütlü bir tepki vermesi mümkün olmadı.
Yazının başından bu yana çizdiğimiz çerçeveden anlaşılacağı üzere bu tepki ancak düzen dışı, yani devrimci bir nitelik kazanırsa etkili olabilir; bir devrimle sonuçlanmasa dahi sermayedar sınıfı karşı devrimden caydırabilirdi. Bu olamadığı ölçüde tepki düzenin sınırları içinde kaldı ve emekçi halkın karşı devrimi kabullenmeyen bölmesi siyasette büyük ölçüde CHP tarafından temsil edilir hale geldi.
CHP ise o tepkiyi sönümlendirmek, düzen için bir tehdit olmaktan çıkartmak için elinden gelen her manipülasyonu, her siyasi manevrayı yaptı.
***
Buraya kadar çizdiğimiz çerçeveden, bugüne dair şu sonuçlar çıkar:
- Operasyon CHP’nin mevcut yönetimine çekilmektedir ama hedefte toplumun karşı devrimi kabullenmeyen kesimi vardır.
- Bu toplumsal kesim, bir yanda karşı devrimin ne denli gerici bir operasyon olduğu artık bütün boyutlarıyla ortaya çıktığı, diğer yanda ise son yıllarda emekçi halk yoksullaşırken sermayedar sınıfa benzersiz bir pervasızlıkla kaynak aktarıldığı için çok büyümüştür. Bu kitle dağıtılmadığı müddetçe karşı devrimi tamamlamak için atılması gereken Anayasa referandumu gibi adımların başarılı olabilmesi çok zordur.
- CHP’ye çekilmekte olan ve parti yönetimine çöküp onu karşı devrime (daha da) hizalamayı hedefleyen operasyonun amacı bu toplumsal kesime düzen içerisinde adres bırakmamaktır. Görünüşe göre bu sahipsiz kalma halinin dağılmayla sonuçlanacağı umulmaktadır.
- CHP, bu operasyonu göğüsleyip göğüsleyemeyeceğinden ya da operasyonun hangi uzlaşma noktasında duracağından bağımsız olarak, karşı devrimi durdurmaya yönelik bir tepkinin adresi olamaz. Olamaz, çünkü karşı devrim artık düzenin ta kendisidir, ona “muhalefet” edilemez.
- Öte yandan karşı devrim Cumhuriyeti yıkarken sahip olduğu ivmeyi kaybetmiştir ve yeni rejiminin kuruluşunda teklemektedir. İktidarın atmaya çalıştığı adımların büyüklüğü, karşı devrimin hızlandığını değil, arkadan itilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu süreç devrimci bir mücadeleyle yenilgiye uğratılıp püskürtülebilir.
- Böyle bir mücadele, ancak ufku karşı devrimi durdurmak ile sınırlı kalmadığı durumda başarıyla ulaşabilir, zira 1923’te kurulmuş olan Cumhuriyet tüm kurumlarıyla yıkılmış ve ilkeleri devletten dışlanmış durumdadır. Kendisini yeni rejimin kuruluşunu durdurmakla sınırlayacak bir müdahale, ülke rejimsiz kalamayacağı için, başarısızlığa mahkumdur.
- Karşı devrim ancak devrimci bir rejim, yeni bir halk cumhuriyeti kurularak püskürtülebilir. Türkiye’de bugün bunu yapabilecek tek güç ise cumhuriyetçilerin devrimci birliğidir.