Nevzat Evrim Önal
Kişilik sıkışması
Yayın Tarihi: 02.10.2025 , 08:53 Güncelleme Tarihi: 02.10.2025 , 19:46
Geçtiğimiz hafta, içinde yaşadığımız özel mülkiyet toplumunun özündeki eşitsizliğin, ayrıcalıklı olanların kişiliklerini nasıl seyrelttiğini; kuralsızlık ve sorumsuzluğun nasıl insanlıktan çıkmakla sonuçlandığını tartışmıştık.
Peki ya diyalektiğin diğer tarafı? Kurallar, sorumluluklar ve sınırlarla boğulan yoksulların kişiliğine ne oluyor?
Bunu tartışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü daha adil bir dünyayı arzulayan ama nasıl kurulabileceği konusunda fikirlerden ziyade hayalleri olan pek çok insan, bir yanda zengin asalakların nasıl pervasız ve kuralsız yaşadığına, diğer yanda yoksul emekçilerin nasıl ezildiğine ve sefalet çektiğine dair öykülere baktıkça, yoksulların zenginler gibi bu düzenin alçaklığına bulaşmamış, kurtarılması gereken mağdur insanlar olduğuna inanıyor. Ne var ki devamında bu kişiler, bu ulvi duygularla kendilerini iyi hissederken, gündelik hayatta gerçek yoksul insanların lümpenliğine çarpıyor ve (sanki bu insanların kendilerini sefalete mahkûm eden bu alçak düzende 1970’ler Yeşilçam filmlerindeki Münir Özkul karakterleri gibi temiz kalma sorumlulukları varmış gibi) hayal kırıklığına uğruyor. Sonunda da “insanoğlu çiğ süt emmiş” saçmalığına tutunup mizantrop oluyor ve vicdanını sokak hayvanları gibi daha “masum” mağdurlarla sınırlıyor.
Oysa zenginlerin kuralsızlıkları ve pervasızlıkları ile yoksulların ezilmişliği ve sefaleti birbirinden ayrı olgular değil. Bunların arasında diyalektik bir ilişki var ve daha önemlisi, bu iki olgu aynı bütünselliğin parçası. O bütünsellik ise içinde yaşadığımız toplumsal düzenin ta kendisi: Toplumun özel mülkiyetin sınırsız serbestliğine dayalı olması, mülksüzlerin geçinebilmek için emeklerini mülk sahiplerine satma zorunluluğu anlamına geliyor. Ne var ki bu toplumsal düzen (ki adına kapitalizm diyoruz) geliştikçe, bir yanda mülksüzlerin giderek daha büyük bir bölümü bu sömürü ilişkisinin dışında, işsiz güçsüz kalıyor; diğer yanda ise varsıllıkla yoksulluk arasındaki uçurum öyle açılıyor ki, en hayalperestler bile bu iki kıta arasında bir köprü tasavvur edemiyor.
Bir yoksul, aylarca süren işsizliğin ardından araya tanıdıklar koyup yalvar yakar bulduğu bir garsonluk işinde, hizmet ettiği bir masada iki kişilik bir akşam yemeğine bir aylık ücretinin birkaç katı hesap ödendiğini gördüğünde; artık bu eşitsizliğin zenginlik tarafı yoksul için eşeğin önündeki havuç olmaktan çıkar, ruhuna vurulan, kişiliğini ezen bir sopaya dönüşür.
Bunun sonuçlarıyla gerçekçi biçimde yüzleşmeden, herkes için daha iyi bir dünya istemenin naiflik, kurmanın ise imkânsız olduğunu düşünüyorum.
***
Nietzsche’nin çok alıntılanan sözlerinin hemen hepsi zırvadır, ama herhalde en zırvası “beni öldürmeyen her şey güçlendirir”dir. Zira aynı mecazı devam ettirirsek, insanı öldürmeyen pek çok zorluk onu sakatlar, özne olma becerisini kötürümleştirir.
Bir insanın kişiliği sınırlar olmadığında nasıl seyrelip sığlaşıyorsa; cendere gibi sınırlara sıkıştığında da serpilip gelişemez, cüce kalır.
İnsan, içgüdüsel olarak eşitsizlikten ve adaletsizlikten rahatsız olur. Bir ailede iki kardeşten birine çikolata alınıp diğerine “sana yok” dendiğinde çikolata alınmayan, eğer bu eşitsizliğin onun gözünde de meşru bir gerekçesi yoksa, çileden çıkar.
Yoksulların kişiliği her gün buna benzer eşitsizlik ve adaletsizlikleri sineye çekme zorunluluğuyla kuşatılmıştır.
Canının çektiği yemeği başkaları yerken yiyememek, başkaları çocuklarına güzel oyuncaklar alırken alamayıp evlatlarına mahcup olmak, başkaları çakarlı araçlarla emniyet şeridinden geçip giderken tıkanmış trafikte sıkış tıkış bir otobüste zamanında işe yetişmeye çalışıp gecikince müdürden azar işitmek… Bunların tamamı eşitsizliğin, adaletsizliğin şiddetine maruz kalmaktır ve egemen ideoloji bunları ne kadar meşru göstermeye çalışırsa çalışsın, zenginlik ve yoksulluğun “doğal” olmadığını herkes bilir. Yoksul doğmak engelli doğmak gibi bir şey değildir, içinde yaşadığımız toplumun özündeki adaletsizliğin kuşaktan kuşağa miras kalma halidir.
Dahası, yoksulluk ve zenginlik diyalektiği, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin özündeki eşitsizlik ve adaletsizliğin sonucu olduğuna göre, bir yoksulun zenginleşmesinin toplumu daha eşit ve adil yapma garantisi yoktur. Hatta yoksulların zenginleşme öyküleri çoğu zaman başka yoksulların zararına gerçekleştiği için, bir yoksulun “yırtması” pekâlâ toplumdaki eşitsizlik ve adaletsizliği azaltmayıp artırabilir. Böyle bir zenginleşme öyküsünde de, öykünün kahramanı maddi olarak yükseltirken kişilik olarak mutlaka alçalacak, çürüyecektir.
***
Bir alıntıyla devam edelim:
"(…) iktidardaki sınıf fiziksel ve zihinsel açıdan olduğu kadar ahlak açısından da işçileri görmezden gelmekte ve bir kenara atmaktadır. Onlar için el altında tuttuğu tek araç yasalardır; işçiler burjuvazi için tiksindirici hale geldikleri zaman başlarına o yasaları sarar. İşçilere, hayvanın en kalın kafalısı gibi, bir tek eğitim biçimiyle, kamçıyla muamele edilir; ikna ederek değil, ama zor gücüyle boyun eğdirerek. Bu nedenle, işçiler, hayvan gibi muamele edildiklerine göre, gerçekten hayvanlaşırlarsa şaşmamak gerekir; ya da iktidardaki burjuvaziye karşı en sürekli yürek isyanını ve en harlı nefreti içlerinde taşıyarak insanlık bilincini sürdürebilirler. Egemen sınıfa karşı öfkeyle dolup taştıkları sürece insandırlar. Boyunduruk altında sabırla eğildikleri anda hayvanlaşırlar ve boyunduruğu kırma çabalarını bir yana koyarak yaşamı çekilir hale getirmeye çalışırlar.1"
Solculuğu vicdan ve empatiyle sınırlı birini çok irkiltecek olan bu satırlar, işçilerin, yoksulların kurtuluşundan yana olduğu şüphesiz birine, büyük devrim üstadı Engels’e ait. Ben yalnızca aradaki vurguyu ekledim.
Eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu bir düzende, üstelik o düzenin tarihsel gelişmesini tamamlayıp, artık varlığını sürdürmesinin insanlığın değil sadece ve sadece egemen sınıfın çıkarına hale geldiği bir çürüme çağında yaşıyoruz. Böyle çağlarda insan kalmanın tek yolu, çağın kapanması için mücadele etmektir. Bunu yapmayan herkes kendi sınıfının koşullarına uygun biçimde çürür.
Buna her gün yaşayarak tanıklık ediyoruz; kokudan durulmuyor.
Ne var ki, tüm çürüme biçimleri içinde yoksullarınkileri özellikle ahlaksız, erdemsiz ya da tehlikeli bulmak bir tuzu kuru orta sınıf dar kafalılığıdır ve kendi konforunu, ayrıcalıklarını tehdit altında görmekle alakalıdır. Düzen sürekli olarak bu ayrıma oynar, kaybedecek ufak tefek şeyleri olan ve bunlara sıkı sıkıya tutunanları kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlarla korkutur.
Bu korku bir hurafe sayılmaz, yoksulların çürüme biçimleri hiç “nezih” değildir ve sıklıkla şiddet içerir. Burada egemen ideoloji tarafından üstü örtülen şey, yoksulların kesintisiz ve bireysel olarak asla karşı şiddet uygulayamayacakları biçimde şiddete maruz kaldığıdır.
Düzene, onun sistemik şiddetini püskürtebilecek bir karşı şiddet ancak kitlesel devrimci ayaklanma ölçeğinde uygulanabilir. Bu olmadığı müddetçe, ezilen bir yoksulun kendi ezilmişliğini kabullenip pasif biçimde içselleştirmesi de, kendisini ezen düzen yerine (hatta genelde o düzeni sahiplenerek) gücünü yettirebildiği tekil insanlara patlaması da sıkışıp kalmış kişiliğinin deforme olma biçimleridir. Ne var ki bunlardan ikincisi bireysel suç olarak lanetlenir ve birincisi, yani ezik kişiliksizlik makbul bir davranış olarak sunulur.
Adi suçları mazur görecek halimiz yok, ama devrimcilerin işi yoksullara kibar insanlar olmayı, “haklıyken haksız duruma düşmemeyi” öğütlemek olamaz. Yoksulların tek kurtuluşu olan devrim zenginlerin düzeniyle girişilecek bir münazara kazanılarak gerçekleşmeyecek. Eski düzen, yenisinin kurulabilmesi için tarih sahnesinden zorla sökülüp atılacak.
Daha önemlisi ise şu: Yoksulluk ve zenginlik arasındaki, düzenin olağan işleyişinde kötücül ve çürüme yönünde işleyen diyalektik, devrim olurken ayakları üzerine doğrulacak ve bu kez iyicil biçimde işleyecek. Yoksul emekçiler kendilerini esaret altında tutan ve her gün mahrumiyetin şiddetine maruz bırakan zenginler düzenini yıkarken, bu yıkma eyleminin kendisi, o düzenin tek tek her birinin kişiliğinde yarattığı sıkışmayı ve deformasyonu da bir ölçüde sağaltacak bir arınma (dilerseniz bir çeşit katarsis) işlevi görecek.
Marx ve Engels’in dediği gibi, devrim, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için değil, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunludur.2
Devrimcilerin işi bu zorunluluğa hazırlanmak ve bıkmadan, usanmadan içinde yaşadığımız toplumda bireysel kötülük diye bir şey olmadığını, en bireysel görünen suç ve alçaklıkların dahi kök sebebinin bu toplumun temeli olan özel mülkiyet serbestliği olduğunu anlatmak; yoksulların öfkelerini düzenin onların önüne koyduğu sahte hedeflere değil, kendilerini ezen düzenin sahiplerine yönlendirmeleri için mücadele etmektir.