Nevzat Evrim Önal
Kişilik seyrelmesi
Yayın Tarihi: 22.09.2025 , 23:56 Güncelleme Tarihi: 23.09.2025 , 11:47
Yüzüklerin Efendisi’ndeki olağanüstü sahnelerden birinde, Bilbo Baggins büyücü Gandalf’a şunları söyler: “Kendimi incelmiş hissediyorum, gerilip uzatılmış gibi, büyük bir dilim ekmeğe sürülmüş azıcık tereyağı gibi.” Güç Yüzüğünü taşıdığı için yaşlanmamaktadır, ölümlülük sınırından kurtulmuştur. Ne var ki, sanki her gün hayatın güzelliklerini yaşıyor değil de 80-90 yılı doldurması gereken varoluşu sonsuzluğa doğru uzadıkça seyrelip sığlaşıyor, geriye sadece bunu sağlayan habis yüzükle kurduğu hastalıklı ilişki kalıyor gibidir.
Sınırların yokluğunun kişilik üzerindeki etkisi… Bu hafta bunu tartışacağız. Sizden ricam, yukarıdaki metaforu, yaşlanma bağlamıyla sınırlı olmayan biçimde aklınızda tutmanız.
Başlayalım…
***
Liberal ideoloji, bireyi, maddi olmayan, kişiliğinden ibaret soyut bir varlık olarak görür ve birey gelişirken ona, birinci maddesinde koca koca puntolarla “Bedenin dahil tüm varoluş sana mutluluk ve haz vermek için var, dilediğin gibi yaşamakta özgürsün” yazan bir kontrat imzalatmaya çalışır.
Bu vaat maddesinin altında çok daha küçük puntolarla yazılmış kimi koşullar vardır. Bunların ilki ve kapitalist düzen var olduğu müddetçe asla değişmeyecek olanı ise “paran, yani gücün yettiği müddetçe”dir. Ama asıl önemli olan bireyin özgürlüğü ve mutluluğunun “sınırsızlık” üzerinden tanımlanmasıdır. Resmi söylemde, meşruiyeti korumak için “başkasına zarar vermedikçe”, “kanunları çiğnemediğin müddetçe” gibi koşullar olsa da; kapitalist toplum olgunlaştıkça ve egemen sınıfın zenginliği ile sıradan insanların sahip oldukları arasındaki uçurum büyüdükçe bunların hepsi önemsizleşir. Geriye yalnızca “gücün yettiği müddetçe” koşulu kalır.
Çünkü kapitalist toplum, adı üzerinde, sermaye toplumudur. Bilbo’nun Orta Dünya’sında Güç Yüzüğü neyse, emperyalist kapitalizmin hüküm sürdüğü bizim gerçek dünyamızda para formundaki sermaye odur. Zaten eserin orijinal dilindeki tamlama “Ring of Power”dır. Bunu Türkçeye “İktidar Yüzüğü” ya da “Egemenlik Yüzüğü” olarak da çevirebilirsiniz.
Maddi eşitsizliğe dayalı bu toplumda herkese parası kadar özgür olacağı vaat edilir ama bu da büyük ölçüde bir aldatmacadır. Zira sermaye ve egemenlik çok sınırlı bir azınlığın elinde toplanır ve bu azınlığın özgürlüğü geri kalan çoğunluğun özgürlüğü açısından ek bir sınıra dönüşür. Ama liberalizm tabii ki bunu söylemez, çünkü o egemen sınıfın temel ideolojisidir ve amacı, egemen sınıfın çıkarlarını herkesin çıkarları gibi göstermektir.1
Madde sınırlıdır ama sermaye birikimi sonsuz olmalıdır. Bu çelişkinin, insanların yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması yerine zenginlerin zenginliklerinin büyümesi gibi, aklı başında her insanı öfkelendirecek sonuçlarının meşrulaştırılması için ise insanın toplumsallığı olumsuzlanmalı, sürekli olarak toplumun bireyin özgürlüklerini sınırlayan bir öcü olduğu anlatılmalıdır.
Bu görevi üstlenen liberalizm, dolayısıyla, antisosyal bir ideolojidir.
***
Ne var ki, insanların kişiliği esasen yaşadıkları hayat deneyimiyle oluşup gelişir ve bu deneyim zorunlu olarak toplumsaldır. Kişinin kendisini toplumdan bağımsız olma anlamında otonom görmesiyle kişiliğinin toplumsal deneyimlerle gelişmek zorunda olması arasında büyük bir çelişki potansiyeli vardır. Zira bu ikisinin bir arada sürebilmesi için, bireyin toplumu, yani insanlığın ona mevcut maddi yaşam koşullarını sağlayan örgütlenmesini, içindeki tüm insanlarla birlikte esasen düşman olarak görmesi gerekir.
Farkındaysanız bu “Siz hepiniz, Eşref tek” haletiruhiyesi, eğer egemen sınıfa mensupsanız çıkarlarınız açısından gayet uygundur ve dolayısıyla pek çelişkili değildir; çünkü sizin açınızdan emekçi halk sömürdüğünüz bir sefiller yığını, sizinle aynı sınıfa mensup olanlar ise rakibinizdir. Sizin dünyanızda bir grup insan arasında olumlu bir ilişki ancak diğer tüm insanlara düşmanlık üzerinden kurulabilir, adına da tipik olarak şirket denir.
Öte yandan, Güç Yüzüğü’ne sahip değilseniz bu haletiruhiyeye girdiğinizde korkunç bir çelişki içine düşersiniz zira kendinizi düşmanlarla dolu bir dünyada yapayalnız, üstelik düşmanlarınızla açık çatışmaya dayalı olmayan ilişkiler kurmaya muhtaç bir halde görmeye başlarsınız. Böylelikle, sömürü düzeninde çıkarları için ancak birbirleriyle dayanışarak mücadele edebilecek olan yoksullar, tek başına güçlerinin yetmeyeceği patronlarına değil güçlerinin yeteceği başka yoksullara düşman kesilir.
Sınırların, içeriklerinden bağımsız özgürlüğü kısıtlayan şeyler olduğu, en güzel hayatın en “sınırsızca” yaşanan hayat olduğu propagandası, içinde yaşadığımız çağın bir çürüme çağı olduğunun en açık göstergelerinden biridir. Egemen sınıf bu propagandayı medya ve diğer ideoloji kanallarından yapmanın yanı sıra, sefasını sürdüğü ayrıcalıkları kendisi dışındaki tüm sınıfların gözüne sokarak da sürdürüyor ve tüm topluma pervasızca yaşanan bu mütecaviz ayrıcalıklardan nefret etmesi değil bunlara imrenmesi, mümkün olduğunca öykünmesi gerektiği öğütleniyor. Sonuç? Çevre yolunda trafikte arabasının içinde ömür törpüsü gibi iki saat geçirerek işine ancak ulaşabilen beyaz yakalı birim direktörü, emniyet şeridinden geçip gidiveren milyonlarca liralık çakarlı patron arabasının arkasından sövüyor ama peşine takılamıyor, sonra yaya geçidine geldiğinde bekleyen yayaya yol vermiyor, yol vermediği yaya da otobüse bineceği zaman sıraya girmek yerine insanları itekleyip önlerine geçiyor. Gücü gücü yetene…
***
Oysa güzel, nitelikli ve insancıl olan daima sınırlara sahiptir.
Güzel bir resim size, karşısında durup bütününe bakabileceğiniz bir çerçeve içerisinde bir kompozisyon sunar. Güzel bir senfoni gelişigüzel dizilen sonsuz sayıda nota değildir; enstrümanların seslerini insanın dikkatini koruyabileceği bir sürede, bir form ve armoni çerçevesinde dizer, belirli duygular uyandırır ve bu duyguları güçlendirerek bir finale taşır. Güzel bir roman, tiyatro oyunu ya da film, olayların ve tartışılan meselelerin çözüme bağlandığı bir sona ulaşır.2
Güzellik, nitelik ve insancıllık, sınırsızlığın bencil serbestliği ve rehavetiyle değil, sınırların aşılmasına ya da aşılamayan sınırlar içinde derinleşmeye yönelik çabayla ortaya çıkar. Bunun önkoşulu da sınırların yok sayılması değil, kavranmasıdır. Söz konusu olan birey ve toplum ise, kavranması gereken ilk sınır, bireyin varoluşunun toplumsal olduğu, dolayısıyla eylemlerinin de sosyal olması gerektiğidir. Sosyalizmin temelindeki fikirlerden biri budur.
Kapitalizm ise bunun tam tersini yapmaktadır. Eşitsizliği, dolayısıyla adaletsizliği giderek artırmak, güçlü olanın zayıfın yaşamına tecavüzünü olağanlaştırmak zorunda olan kapitalizm, bu yüzden güzelliğin, niteliğin, insancıl olanın da düşmanıdır. İçinde yaşadığımız çağın biraz olsun insanlıktan nasibini almış herkes için çekilmez olmasının sebebi budur.
***
Özgürlüğün sınırsızlık olarak tanımlanması bireye, Güç Yüzüğü’nün Bilbo’ya yaptığını yapmaktadır. Birey, mevcut sınırları kavrayarak, o sınırların içinde derinleşerek ya da o sınırları aşarak gelişmek yerine sürekli o sınırları ihlal etmeye çalışmakta, bunu başarsa da başaramasa da gelişmemektedir. Aksine, başkalarını ite ite kendi sınırlarını genişleten bireyin kişiliği o sınırlar genişledikçe “büyük bir dilim ekmeğe sürülmüş azıcık tereyağı” gibi seyrelmekte, sığlaşmaktadır.
İçinde yaşadığımız toplumda egemenliği elinde bulunduran sermayedarların alayının Organize İşler filminde Cem Yılmaz’ın oynadığı karakter gibi sığ, hırbo tipler olması, birazcık zorlandıkları anda yüzlerinde eğreti duran uygarlık maskesinin hemen düşmesi sınırsızlıklarının sonucudur. Onlara özenenlerin ise maddi yaşam olanakları değil yalnızca kişilikleri onlara benzemektedir.
Kapitalizm zenginlerin sınırsızlığına ve yoksulların esaretine dayandığı için, onun bu sistemik niteliğini kavrayamayan (ve zengin de olmayan) bireyde her türlü sınır ve kurala karşı nefret uyandırması da doğaldır. Ama bu, Sanayi Devrimi sırasında kendilerini makinelerin değil makinelerin sahibi olan patronun sömürdüğünü anlamayan işçilerin makine kırıcılığı gibi bir ilkelliktir. Madde sınırlıdır, dolayısıyla verili bir anda insanlığın toplam özgürlüğünün de sınırları vardır. Adaletli olan özgürlüğün de zorunlulukların da eşit paylaşılmasıdır. Bunun için ise herkese eşit biçimde uygulanan kurallara dayalı bir toplumsal düzen kurulmalıdır.
Emperyalist kapitalizmin, hep birlikte içinde yaşadığımız ve tepemize çökmek üzere olan çürümüş uygarlığından çıkış, ancak insanlar arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırılacak ve maddi olanakları, yani özgürlüğün gerçek kaynaklarını eşit paylaştıracak yeni bir uygarlık kurulmasıyla mümkün.
Sosyalizm bu uygarlığın, yani, eğer bir geleceğimiz olacaksa mümkün olan tek geleceğimizin adıdır.
Önümüzdeki haftadan itibaren artık Salı değil Perşembeleri yazacağım. 2 Ekim’de, yenilenmiş soL’da buluşmak dileğiyle…
- 1
Kuşkusuz kapitalizmin işleyişinin zorunlu sonucu olan bazı daralma dönemlerinde emekçi halktan tutumlu olması, fedakâr olması beklenebilir ama bunlar istisnadır. Böylesi kriz dönemlerinde dahi genelde, toplumun alım gücü hiç umursanmadan “Alın, verin, ekonomiye can verin” sloganı atılır.
- 2
Geçerken not ediyorum: Kapitalizmin sanata yaptığı en büyük kötülüklerden biri her eserin en azından kısmen sonuçsuz kalarak izleyiciyi bir sonraki esere davet etmesidir. Ne var ki, eser meta, izleyici de müşteri olduğunda bu kaçınılmazdır. İzleyici izledikçe yeni sezonlar çekilen, izlemediğinde sezonun yarısında hiçbir yere bağlanmadan bitiriliveren diziler buna en iyi örnektir. Kapitalizm sanatı sınırsızlığa doğru seyrelterek yok etmektedir.