Nevzat Evrim Önal
Kırık çömlek
Yayın Tarihi: 01.09.2025 , 23:08 Güncelleme Tarihi: 02.09.2025 , 00:10
Arkeoloji müzelerinde tarih öncesi dönemlere ait irili ufaklı pek çok çanak, çömlek sergilenir. Bunlardan bazıları halen tek parçadır, çoğu ise parçalanmış ve binyıllar sonra arkeologların titiz emeğiyle tekrar bir araya getirilmiştir. Bize işe yaradıkları zamana dair çok önemli fikirler verirler; öte yandan artık işlevlerini yerine getiremez durumdadırlar ve zaten daha işlevli araçlar tarafından aşılmışlardır.
1923’te Kemalist devrimle kurulan ve Türkiye sermayedar sınıfının çıkarları doğrultusunda islamcılar, Türk ve Kürt milliyetçileri ve liberallerden oluşan geniş bir gericiler ittifakı tarafından yıkılan Cumhuriyet, pek çok açıdan böyle bir kırık çömleğe benzetilebilir.
Bugün ülkeyi yöneten gerici iktidardan nefret eden, onun insanlığa düşman politikalarının karşısında durmaya çalışan pek çok iyi niyetli insan, onun yere vurup parçaladığı Cumhuriyet’in kırıklarının başında yas tutuyor ve parçaların toplanıp itinayla birleştirilebileceğini, birbirine yapıştırılabileceğini, böylece kırıldığı yerler belli olsa da eski işlevini yeniden kazanabileceğini umuyor.
Bu maalesef mümkün değil.
Mümkün değil, çünkü Kemalist Cumhuriyet kendi özgün ve tekrarlanamaz tarihsel koşullarında kurulmuştu.
Onu bu denli ilerici yapan iki şey vardı: Bunlardan birincisi, onun, İngiltere ya da Almanya’daki burjuva devrimlerinden farklı olarak, ekonomik açıdan çoktan egemen hale gelmiş zengin kapitalistlerin çıkarlarını siyasi iktidara taşımaktan ziyade; henüz ülkede böyle bir kapitalist sınıfın sadece azgelişmiş öncülleri varken, tarihin gösterdiği ilerleme doğrultusunda yapılmış bir atılım olmasıydı. İkincisi ise, onun insanlık tarihinin ilk sosyalist devleti olan Sovyetler Birliği ile yan yana ve emperyalizme karşı ortaklaşan bir mücadele ile kurulmasıydı.
Cumhuriyetin halka mal olmuş tüm güzelliklerini; cehaletten kırılan bir coğrafyayı aydınlatan radikal laikliğini ve eğitim seferberliğini, para babalarını daha fazla zengin etmektense halkın refahını yükselten devletçi sanayileşme hamlelerini, emperyalist güçlere karşı yükselttiği bağımsızlık bayrağını mümkün kılan, bu iki faktördü. Sermayedar sınıfın azgelişmişliği ve Sovyetler Birliği’ne yakınlık.
Zamanla, sermayedar sınıf semirip zenginleştikçe, ülkenin hâkim siyasi gücü haline de geldi ve onun çıkarları da egemen çıkarlar haline gelip devlet politikalarını belirlemeye başladı. Bu sınıf, egemenliğini koruyabilmek ve semirmeye devam edebilmek için, emekçi halkın aydınlanmamış bilinçsiz bir güruha dönüşmesine, özel sermayenin yüksek kârlılıkla (yani toplumsal refah olanaklarını cebe indirerek) faaliyet gösterebileceği alanlarda devlet işletmelerinin bulunmamasına, ayrıca ekonomik, politik, kültürel ve askeri açıdan emperyalist dünya sistemindeki ittifaklara eklenerek bağımsızlığını yitirmesine ihtiyaç duydu.
Bu kaçınılmazdı.
Türkiye tarihine geriye doğru bakın. “Keşke böyle olmasaydı” diyeceğiniz ne varsa, sermayedar sınıfın çıkarları öyle gerektirdiği için olmuştur. Köy enstitülerinin kapatılması, NATO’ya girilmesi, kontrgerilla terörü, askeri darbeler, kamu varlıklarının haraç mezat özelleştirilmesi, kontrolsüz dış borçlanma, doğanın talan edilmesi, plansız kentleşme, eğitimin niteliksizleşmesi, sağlığın özel sektör eline bırakılması, devletin dinselleşmesi… Halkın zararına olan tüm bu musibetler, salt siyasetçilerin beceriksizliği ya da vatan hainliği, emperyalizm uşaklığı yüzünden değil, Türkiye’nin sermayedar sınıfının çıkarları bunları gerektirdiği için gerçekleştirildi. Sağcı gericiler bürokrasi ve siyasete, sermayedar sınıf onları desteklediği için hâkim oldu. Asıl vatan haini sermayedar sınıftan başkası değildi.
Sermayedar sınıfın çıkarları, Cumhuriyetimizin ilerici değerlerinin reddedilmesini, bunların devlet politikaları üzerindeki etkisinin kaldırılmasını gerektiriyordu. Ne var ki bu değerler, yani halkçılık, laiklik, devletçilik ve bağımsızlık, Cumhuriyetin hayati organlarıydı; bunları kopartıp attığınızda, cumhuriyetin hayatta kalması mümkün değildi.
Bunu biliyorlardı ve bu yüzden cumhuriyeti yukarıda bahsettiğimiz gericiler ittifakına öldürttüler.
***
Türkiye aydınlığa çıkacaksa, bunu isteyenlerin artık yas tutma sürecini tamamlaması ve cinayetin gerçekleştiğini kabul etmesi gerekiyor. Kırılmış çömlek, parçalar birleştirilip, yapıştırılıp tekrar işlevli hale getirilemez; çünkü bu bir ölçüde yapılsa bile, onu kıranlar aynı sebeplerle tekrar kırar. Türkiye’nin, halkın refah içerisinde ve birbirine düşman olmadan, etnik ve mezhep kavgalarına tutuşmadan, “sınıfsız, zümresiz kaynaşmış bir kitle” olarak kardeşçe yaşayabileceği, çağdaş uygarlık seviyesini aşan bir aydınlanma düzeyine erişmiş, tam bağımsız bir ülke olmasının tek yolu, sermayedar sınıfın buna engel olan çıkarlarını baskılayacak ve hiçbir yurttaşın parya, hiçbir yurttaşın da ayrıcalıklı olmayacağı bir halk cumhuriyetinin kurulması.
Ve şunu unutmayalım. Tarih, durmaz. Bu parçalanmışlık hali sonsuza dek sürmeyecek. Ya sonunda ülkemiz dağılacak, ya da yeni bir iktidar konsolide olacak.
Meselemiz, bu yeni iktidarın devrimci mi, karşı devrimci mi olacağı; çünkü eskisini aynen kurmak mümkün değil. Farklı bir nehirde yıkanacağız. Ve devrimci bir iktidar kurmazsak, çoğumuz ülkenin dağılmaması için karşı devrimcilere razı olur. Daha şimdiden buna teslim olan, yurtseverlik adına AKP’nin “yerli ve milli” şovlarına destek veren, onun bizzat kırdığı çömleği birleştiriyor olduğu yalanını yayan bir sürü kullanışlı ahmak var etrafta.
***
Tarihin diyalektiği bize, yeni açılan her tarihsel dönemin geride bıraktığı dönemden kimi parçaları devraldığını, kimilerini ise reddettiğini gösteriyor.
Sermayedar sınıf ve onun gerici temsilcileri, laikliği, bağımsızlığı, yurttaşların eşitliği üzerine kurulu toplum sözleşmesini reddedip; varsıllar ve yoksullar arasındaki hiyerarşinin sadece ekonomik değil hukuki bir nitelik kazandığı, emperyalist dünya sistemi karşısında bağımsızlık değil pazarlıkçı bir bağımlılığın benimsendiği ve tüm bunların ideolojik açıdan meşrulaştırılması için üzerlerine dünyevi aydınlanmayı reddeden İslamcılığın örtüsünün örtüldüğü bir yeni rejim istiyorlar: Bir holdingler, tarikatlar ve aşiretler federasyonu.
Komünistler ise özel mülkiyetin dokunulmazlığını, özel çıkarların toplumsal çıkarlara önceliğini, emperyalist bağdaşmaları ve bunları sürdürme görevi yüzünden topluma yabancılaşmış devleti reddedip; yerine hukuk önünde eşit olan yurttaşların refahtan da eşit pay alacağı, devletin zenginlerin değil bütün yurttaşların devleti, tüm doğal kaynakların ve üretim olanaklarının ise halkın ortak malı olacağı bir yeni rejim istiyor: Bir sosyalist cumhuriyet.
Bu yolların ikisi de kendi içinde tutarlı, ama koşullar bir üçüncü alternatif sunmuyor. Tarihin tekerleği geriye dönmez. Kırık çömlek tekrar aynı biçimde birleştirilip işlev kazanamaz.
Bu yüzden, rica ediyorum kendinize sorun: Bu iki yoldan hangisi arzuladığımız laikliği, aydınlanmayı, ülkemizin bağımsızlığını ve bütünlüğünü sağlar?