Gökdelenler sırtımızda yükselir

18/12/2014 Perşembe
Gökdelenler sırtımızda yükselir

Bana sorarsanız, gökdelenler çirkin olması kaçınılmaz yapılar değiller. Onları temsil ettikleri zenginliğin adaletsizliği, çürümüşlüğü çirkin kılıyor. Hem nalına hem mıhına vuruyor, hem emlak rantı için hem de görgüsüz bir güç gösterisi olarak yükseliyorlar. Yüksek oldukları için değil, haris, dışlayıcı bir zenginliğin ürünü oldukları için insana yabancılar ve yuttukları insanı da hemcinslerine ve yaşadığı kente yabancılaştırıyorlar.

Her biri egemenlerin, ezilenler üzerindeki hükmünün, sömürünün sembolü; birer Orthanc, birer Barad-Dûr özentisi. Çirkinliklerinin kaynağı bu.

Bu ülkede yazılmış en iyi distopyanın adının Gökdelen olması bu sebeple tesadüf değil. Daha ilginç ve önemli olan ise şu: Tahsin Yücel’in bu olağanüstü romanı son yılların kontrolden çıkmış keyfi iktidarı ve onun açtığı yolda yürüyen görgüsüz müteahhit zenginliğini öylesine iyi betimliyor ki; bilimkurgudan ziyade bir klasik edebiyat eseri niteliğinde.

Yok başka distopya, yaşıyoruz işte.

Ama fark etmediğimiz bir şey var: Şairin “derya içre olup deryayı bilmeyen balık” benzetmesinde bahsettiği tuhaflık bu. Bugün içinde yaşadığımız distopyanın mimarı badem bıyıklı barbarlar çetesi olabilir; ama çeliğini, çimentosunu biz sağladık. Bunları fiilen fabrikada üretmek değil kastım; gökdelenler dikecek, ormanlar kesip otobanlar yapacak, polis ordusu donatacak parayı kazanmalarını bizler sağladık.

İnsan ister istemez kişisel bakma eğilimine giriyor ve “ben miyim zincirlerimin sebebi?” sorusunu soruyor, ama mesele emek-sermaye ilişkisi olduğunda “ben” diye bir şey yok. Hepimiz geçinmek için çalışıyoruz ve ürettiğimiz değerin sadece bir kısmını ücret olarak alıyor, kalanını sermayesini biriktirsin diye patrona teslim ediyoruz. Gökdelen inşaatlarında çalışmıyoruz belki ama o gökdelenlerdeki ofislerde patronumuz kâr etsin diye hayatımızı, saatlerimizi satıyoruz. Her kuruş kâr da bize daha fazla zincir olarak geri dönüyor.

Sömürünün biçiminde yaşanan bir değişiklik bu. Patron toplamda daha az ücret vermek için işi hep daha fazla makine, daha az emekle yaptırmaya çalışıyor. Sadece mavi yakalılar değil; ATM’ler yaygınlaştıkça banka emekçileri, sesli yanıt sistemleri oluşturuldukça çağrı merkezi çalışanları işini kaybediyor. Hepimiz makinelerle, yazılımlarla yarış halindeyiz. Onların yapabileceği becerilerimiz para etmiyor çünkü. Daha fazla eğitim, kurs, sertifika… Bu yüzden son yıllarda beğendiğimiz filmlerde en sık rastlanan temalardan biri teknoloji düşmanlığı. İki yüz yıl öncesinin makinekırıcıları gibiyiz, sevgilimizle yıldönümümüzü kutlarken telefonumuz çaldığında ve arayan patronumuzsa aklımıza patronumuzu değil telefonu kırmak geliyor. Şimdilik…

İşçiyiz, ama bize işçinin hep tulumlu, bıyıklı, kafasını değil kaslarını çalıştırarak para kazanan insan olduğu söylendiği için bunu fark etmiyoruz. Çünkü aklımızın erdiği kadarıyla işçi yapar, ortaya ürün çıkartır ve ürün kullanıcısına bir fayda sağlar. Çoğumuz işimizde bunu, en azından bu açıklıkla yapmıyoruz. Oysa sermaye düzeninde mesele bu değildir. Sermaye düzeninde işçinin yaptığı işin üretkenliği, sermaye birikimine olan katkısıdır. Bu bağlamda taşeron tekstil atölyelerine tanesi 10 liraya ürettirilen bir kazağa sadece marka sayesinde vitrinde 100 liralık fiyat etiketi takılabiliyorsa, bunu sağlayan reklam ajansındaki emekçilerin becerileridir. Kazak aynı kazaktır ama aradaki yüzde bin fiyat farkı sadece bir kazıklama meselesi değil, sermaye düzeni açısından değerin ta kendisidir.

Zaten kapitalizm, on liraya ürettirdiği kazağı yüz liraya satma becerisi kazanmasaydı, ortalık bu kadar gökdelen dolmazdı. O gökdelenler sadece inşaat işçilerinin değil hepimizin, bütün emekçilerin sırtında yükseliyor. Kimimiz inşaatında iş cinayetine kurban gidiyor, kimimiz ofislerinde haftada 70 saat çalışıp depresyona giriyor, kendisini camdan atıyor.

Bu iki insanın çıkarlarını karşı karşıya koyanlar, gökdelenlerin sahiplerine hizmet ediyorlar. Bize düşense, Pisa Kulesi gibi eğrilmiş bu düzeni ellerimizin üstünde tutmayı bırakmak, hep beraber vuracağımız ve onu devirecek tekmeyi örgütlemektir.

[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı